Röportaj Mahçupyan: Erdoğan'ın şu anda bir yıllık kredisi var



ID:15012
Yayınlanma:
30 May 17

Şimdi herkes, tüm muhalefet, iktidar ve ortaklarının sıkışmışlığının farkındalar. Dolayısıyla onun biraz daha görünür olmasını bekleyecekler. Önceden çıkarak iktidarın işini kolaylaştırmak istemeyeceklerdir.

Mahçupyan: Son bir yıl zaten seçim sathı maili; dolayısıyla Erdoğan önümüzdeki bir yıl içinde başarısını kanıtlamak, yani toplumun doğru bulduğu şeyleri yapıp yanlış bulduklarını yapmamak durumunda. Ve ben bunun çok çok zor olduğunu düşünüyorum.
Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu’nun danışmanlığını yapan gazeteci yazar Etyen Mahçupyan, referandum öncesindeki yazılarında, Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisini eleştirmiş ve “Bu tasarı suistimal edilmeye açık bir tek adam düzeni getiriyor” diyerek oyunun ‘Hayır’ olacağını ilan etmişti. Mahçupyan, önerilen yönetim modelinin “AK Parti’ye, muhafazakarlara ve Türkiye’ye orta vadede büyük zarar vereceğini” de söylüyordu…

Tartışmalı referandum geride kaldı ve ‘Türk tipi başkanlık’ adım adım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partiye önce üye sonra genel başkan olmasıyla adım adım uygulamaya geçti. Mahçupyan’a, bu koşullarda Türkiye’de siyasetin yakın gelecekte alabileceği olası görünümler hakkında ne düşündüğünü sorduk. Muhafazakâr siyaseti yakından izleyen ve AKP içindeki dinamikleri tanıyan Mahçupyan, 2019 öncesi Erdoğan’ın önündeki 1 yıllık sürenin çok önemli olduğunu, hoşnutsuz, hatta ‘Hayır’ oyu vermiş muhafazakarların ona bir kredi tanıdığını ama seçimini ‘gidişata’ göre belirleyeceğini söylüyor.

İktidar partisinde son dönemde görülen değişimle ve Erdoğan’ın AKP Kongresi ile birlikte yeniden Genel Başkan olmasıyla başlayalım mı? Siz yazılarınızda iki şey söylüyorsunuz bununla ilgili, birincisi, “Bu Erdoğan’ın serinkanlı bir tercihi değil, bir tür kaderin sürüklediği nokta” diyorsunuz; ikincisi olağanüstü yetkilerle birlikte bütün riskleri de aldığını ve daha riskli bir noktada olduğunu söylüyorsunuz. Bir de “Bildiğimiz anlamda AK Parti sona erdi” yorumları var… Sizce partiyi ve Erdoğan’ı neler bekliyor yakın dönemde?

Evet, bildiğimiz anlamda AK Parti artık orada değil. Çünkü siyasi partiler, süreklilik açısından bir fikriyatla tanımlanabilirler, bir de kurumsal kimlikle tanımlanabilirler. Burada ikisinde de bir kayma görüyoruz. Yani klasik Türkiye’deki muhafazakar siyasetin çizgisinden daha milliyetçi ve devletçi bir çizgiye kayma. Mesela ‘Rabia’nın tüzüğe girmesi… Bunu 2002’de, 2005’te, 2007’de düşünmek bile mümkün değildi. Muhafazakarlar muhtemelen, “Böyle bir AK Parti’ye niye oy verelim” derdi. Bunu (Rabia ile temsil edilen “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak”) tüzüğünüze koyduğunuz zaman şunu demiş oluyorsunuz: Bunun ima ettiği çerçevenin dışında bir fikriyata ben izin vermeyeceğim. Ve bu Türkiye’deki muhafazakar zenginlik açısından itici bir olay. Bu anlamda da AK Parti’nin dayandığı gelenekten bir sapma.

Öte yandan kurumlara bakıyorsunuz, şu anda işleyen bir kurum hemen hemen yok. Bu kadar yetkinin tepede toplandığı ve tepeden aşağıya devşirilerek delege edilebildiği bir sistemde kurumların kendi inisiyatif ve enerjileriyle üretebilecekleri bir şey kalmadı. Tepeden ne istek gelirse ona cevap verecekler ve o doğrultuda davranmak için titizlik edecekler. Bu da bizim bildiğimiz anlamda AK Parti kurumlarının ortadan kalkması demek.

Zemin bu. Bir de bunun üstüne Erdoğan’da müthiş bir yetki yoğunlaşması yaşıyoruz. Bizdeki ataerkil kültürle birlikte düşünüldüğünde bunun tahribatı büyük olacak. İnsanlar sorumluluktan kaçmaya eğilimli olacaklardır. Sorumluluk almak demek risk almak demek, risk de kişinin siyasi hayatının sallanması demek olabilir. Dolayısıyla kadrolar, siyasi kariyerlerini devam ettirmek ve başlarına bir şey gelmemesini sağlamak için herhangi bir risk almamayı tercih edeceklerdir. Bu da birinci olarak yukarıdan bir istek gelmeden bir şey yapmamayı beraberinde getirecek. İkinci olarak, herhangi bir fikre sahip olduklarında önce Erdoğan’a ulaşmaya çalışmayı imal edecek. Ve üç, kendi hemcinsleriyle mümkün olduğu kadar az paylaşmayı getirecek. Bu yapının kamuoyuna yansıyan bir fasadı var, bu fasad kamuoyuna şunu söylüyor: Bu ülkede hiçbir şey Erdoğan onay vermeden olmaz… Dolayısıyla bütün başarı nasıl Erdoğan’a ait oluyorsa tüm başarısızlık da Erdoğan’a ait olacak.

Bu durum Tayyip Erdoğan’ın üzerine ilave bir yük getirecek. Seçime iki yıl var. Son bir yıl zaten seçim sathı maili; dolayısıyla bu bir yıl içinde başarısını kanıtlamak durumunda. Yani bu bir yıl içinde toplumun doğru bulduğu şeyleri yapıp yanlış bulduğu şeyleri yapmamak durumunda ve ben bunun çok çok zor olduğunu düşünüyorum. Bu herhangi bir tek kişi için de zor olurdu zaten. Ama Tayyip Erdoğan için özellikle zor çünkü Erdoğan’ın seçtiği yol doğruları yapmayı zorlaştıran bir yol.

Nedir sizce bu doğrular?

Ekonomide, Kürt politikasında ve Suriye konusunda doğru yolu izlemek… Üç büyük mesele bunlar. Şu anda Türkiye’de ve bunların hiçbirinde ben Erdoğan ve çevresinin doğru bir tutum alabileceğini öngöremiyorum. Çünkü doğru tutumu almak için başkanlığa ihtiyaç yoktu; zaten istiyorsa yapabilirdi. Bu kadar zamandır yapmadığına göre, demek ki başka bir yolu, tutumu denemek istiyor ve deneyecek. Buna da hakkı var. Seçildi ve seçilen kişinin de kendi projesini hayata geçirme hakkı olması gerektiğini düşünüyorum. Tayyip Erdoğan’ın önündeki bu bir yıl o projenin sınanması olacak. Benim tahminim projenin başarılı olamayacağı yönünde. Yanılabilirim tabii, bunu hayat gösterecek. Ama şu açık, daha önce başarılı olmuş bir tutumdan uzaklaşarak deneyecek, bu denemenin nasıl sonuç vereceğini de hep beraber göreceğiz.

15 TEMMUZ SONRASI ‘REKONSTRÜKTE EDİLMİŞ ESKİ REJİM’ ÜRETTİ

Siz “doğru olmayan tutum” dediğiniz bu yönelimin Erdoğan’da ne zaman başladığını düşünüyorsunuz? Sanırım 2015’ten beri dile getiriyorsunuz…

2015 yılının başından itibaren bir eğilim olarak başladı. Bu eğilim neydi: Erdoğan 2015 Haziran seçimleri için sahaya çıktı ve kendi bireysel meselesi olan başkanlık konusunu AK Parti’nin meselesi haline getirerek, o seçimin bir başkanlık seçimi olacağını söyledi. Yani dolayısıyla Haziran’a giderken bu kararı vermişti: Yetkilerin başkanın, yani kendisinin elinde toplanacağı bir sisteme geçmek… Bu arada Kürt meselesinde de bizzat AK Partili Kürtlere bile itici gelen bir tutum izlemişti, hatırlarsak. Ve oyları yüzde 41’e indi. Sonra üç şey oldu. Bir, MHP ve HDP siyaseten saçma pozisyonlar aldılar. Bir tanesi ‘ben kimseyle işbirliği yapmam’ diye tutturdu. Öteki de sokak savaşlarına karşı çıkamadı. O kaotik boşlukta ikinci etken olarak Erdoğan hiç sahaya inmedi. Ve üçüncüsü Ahmet Davutoğlu CHP ile koalisyonu zorladı ve olmadı ama takdir kazandı ve de istikrar arayışı içinde olan toplum tekrar AK Parti’yi seçti. AK Parti o seçimde yüzde 50 civarında oy alınca Tayyip Erdoğan tekrar kendi projesini hayata geçirmeye kalktı. Bu nedir: Davutoğlu’nun tasfiyesidir, Binali Yıldırım’ın gelmesidir ve adım adım farklı bir AK Parti tahayyülünün kendi imkanları çerçevesinde zorlanmasıdır.

Erdoğan zaten tüm yetkileri fiilen kullanıyordu. Ama bir sistem değişikliği olarak Başkanlık projesinin yeniden gündeme gelmesi esasen 15 Temmuz sonrasında olmadı mı?

15 Temmuz’la beraber önünde koca bir bulvar açıldı. 15 Temmuz’la beraber, bu hayalin gerçekleşmesi için hiçbir engel kalmadı neredeyse. Ve çok ilginç bir şey daha oldu. O zamana kadar AK Parti ile cebelleşerek ayakta durmaya çalışan bazı devletçi ve milliyetçi çevreler, bir tür eski ‘establishment’ diyeceğimiz kanat, 15 Temmuz’un başarısız olmasıyla beraber şu idrake geldi: ‘AK Partisiz ve Erdoğansız bir gelecek yok; dolayısıyla bir şekilde iktidara tutunulacaksa bu Erdoğan ile mümkün olabilir… Bunun da yolu Erdoğan’a bir teklifte bulunmaktır. Ona istediğini vermek ve onun da ideolojik olarak daha orta bir noktaya gelmesini sağlamak.’

Nitekim gerçekten de Erdoğan daha milliyetçi-devletçi bir söyleme doğru kaydı. Buna karşılık MHP’nin açık desteğini aldı. (Zaten bu son öneri de MHP’den geldi biliyorsunuz. Yoksa AK Parti’nin ve Erdoğan’ın hayalinde bile yoktu yani, böyle bir ‘Cumhurbaşkanlığı sistemi’ önermek…) Ve de yeni ve kalıcı bir, ‘rekonstrükte edilmiş eski rejim’ çerçevesi üretmekti burada murat edilen. Bu Tayyip Erdoğan’a da, şu andaki çevresine de uygundu.

Tayyip Erdoğan bu yeni pozisyona, ‘eski rejim’ olarak adlandırdığınız çevrelerle işbirliğine, sadece ‘razı’ olmadı, ‘istekli’ de oldu diye anlayabilir miyiz bu son söylediğinizi? Şöyle de bir yaklaşım da var çünkü biliyorsunuz: “15 Temmuz Erdoğan’ı ve devlet kurumlarını çok zayıflattı ve böyle bir ittifaka biraz da mecburdu Erdoğan…”

Şöyle söyleyeyim: 15 Temmuz günü Tayyip Erdoğan çok zayıftı; bir yönüyle baktığımız zaman hâlâ çok zayıf olduğunu söyleyebiliriz, bütün o güce rağmen. Burada da şunu söyleme borcumuz var: 15 Temmuz günü akşamüstü olayları öğrendiği zaman, henüz hazırlık aşamasında, başlamamış bir olayı öğrendi ve 358 generalden hiçbirini arayamadı. Hiçbirine güvenmiyordu. Bu kadar yıldan sonra AK Parti hâlâ o bürokrasiyle ilişki kurabilmiş bir AK Parti değildi. Dolayısıyla hâlâ zayıftı. Şu anda bir şekilde onu telafi eden bir geçiş yaşanıyor. Bir başka açıdan Tayyip Erdoğan’ın çok güçlü olduğunu da söylemek mümkün; çünkü Erdoğan meşru bir lider ve toplum kim olursa olsun meşru liderin arkasında durmak istiyor. Yani toplumsal meşruiyet açısında güçlü, bürokrasiyle karşılaştığında güçsüz bir durumda…

15 Temmuz’dan bu yana geçen sürede bürokrasiye hatta yargıya hakim olma anlamında iktidar epey mesafe kat etmişken, öte yandan da 16 Nisan’dan, Türkiye’ye tamamen farklı iki çerçeveden bakan bölünmüş bir toplum tablosu çıkmışken yine de geçerli mi bu? Erdoğan hâlâ bürokrasi karşısında güçsüz, toplumsal meşruiyet açısından güçlü mü?

Siyasetçiler kendi güçlerini konsolide etmenin peşindedirler ve güç açıkları varsa oraları doldurmak isterler. Ama bunu nasıl doldurduğu sorusu demokratik sorunsalın parçasıdır. Yani bunu demokrasi içinde mi arıyor, demokrasi dışına çıkarak mı arıyor? Adil olmak gerekirse bence şu andaki durum iki uçta da değil. Türkiye bir faşizm değil; Türkiye bir demokrasi de değil. Türkiye çok uzun yıllardan beri olduğu gibi hâlâ deniyor, bir eşik geçmeye çalışıyor. Hiçbir zaman Batılı bir ülke gibi olmadı, hâlâ da değil… Ama hiçbir zaman Ortadoğu’dakiler gibi de olmadı, e hâlâ da değil. Ve şunu da söyleyeyim, hiçbir zaman da olmayacak. Ortadoğu gibi olmayacağı çok kesin, çünkü Türkiye hiçbir otokratın yönetemeyeceği kadar karmaşık ve kaotik. Ve küresel. Böyle bir ülkeyi siz disiplinle, emir vererek, tepeden normlar koyarak falan yönetemezsiniz. Açıkça söylersem gülünç olursunuz.

‘BAŞARISIZLIK HALİNDE BİZZAT EN YAKINLARI ERDOĞAN’A FATURA ÇIKARACAKTIR’

Buna mukabil birdenbire demokrasiye geçmek de çok mümkün değil. Türkiye’nin küresel ortamda birkaç nesil geçirmesi gerekiyor. Şu anda Türkiye’deki normlar, standartlar değişti ama bunların siyasete ve kamusal alana yansımasının mekanizmaları yok. Bu mekanizmaları kurmak için o değişmiş normların sahiplerinin güç sahibi olması gerekiyor. Şu andaki o yeni normlara sahip gençlerin 50 yaşına gelmesi gerekiyor, tabiri caizse. Yani gerçekçi olarak bakarsak Türkiye Tanzimat Dönemi’ni devam ettiriyor; aslında hâlâ dünyaya uymaya, modernliğe bir şekilde adapte olmaya ve bir demokratik eşiği geri dönüşü olmayacak şekilde geçmeye çalışıyor ve hâlâ kıvranıyor. Ama bundan da geri adım atmıyor. Hiçbir siyasi lider de toplumun bu noktadaki duruşunu reddedemez, geçmişte de reddedemedi ve sahip çıkmak zorunda hissetti kendisini. Liderler farklı şeyler yapsalar bile, demokratik kriterlere sahip çıkmak zorunda hissediyorlar; en azından ağızlarından o çıkmak zorunda çünkü toplum buraları geçmiş durumda.

O halde toplum son zamanlarda olanlara onay mı veriyor?

Toplumu ne kadar idare edersiniz? Onun cevabı bence şu: Büyük tehditler varsa demokrasiden sapmalara toplum evet der. 15 Temmuz’da böyle bir tehdit vardı. Peki şu anda var mı? Bana göre yok. Siyasetçi toplumu tehdidin sürdüğüne ikna ederse toplumun açık çeki de sürebilir, bu siyasetçinin maharetine bağlı. Ama siyasetçinin toplumu ikna etme yeteneğinin tıkandığı nokta geldiğinde, o siyasetçinin ya kendini değiştirmek zorunda kalacağını, ya da toplum tarafından değiştirileceğini yani kişi olarak onun gidip başkasının geleceğini düşünüyorum. Toplum yönetilemez hale gelirse, bunun cezasını –hele şu andaki cumhurbaşkanlığı sisteminde– kim yönetiyorsa onun önüne koyarlar. Eğer Tayyip Erdoğan da o noktaya sürüklenir ve problemleri çözmede başarılı olamazsa, toplumu da ikna edemezse, bizzat en güvendiği yakınları o masaya faturayı çıkaracaklardır; çünkü siyasetin doğası bu. Dolayısıyla tekrar şu noktaya geliyoruz. Bu bir sene içerisinde Tayyip Erdoğan önemli bir sınav verecek –tabii Ak Parti de; hükümet ayrı, Meclis grubu ayrı, teşkilatı ayrı… Eğer bu bir sene içinde bir başarı hikâyesi yazabilirlerse toplum öpüp başına koyacak ve Tayyip Erdoğan yönetmeye devam edecek. Ve etsin de zaten…

Nedir bu bir senede elde edilecek başarının kriterleri?

Bunların bir tarafı demokratik normlar, hak ve özgürlükler alanı… İkincisi de ekonomi. Bunlar çok temel. Ekonomi derken, sadece bir ekonomizmden de bahsetmiyoruz. Yaratılmış bir orta sınıf var, o orta sınıfın her şeyiyle ayakta kalmasının sağlanması: Çocuklarının eğitimi, sağlık durumları, ev-bark durumları, istihdamları… Yani bütün o orta sınıfların yaşayabilirliğini sağlayabilmek zorunda. Öte yandan sırf ekonomi yöneterek bu işin olmayacağını da görüyoruz. Toplumda hak-özgürlükler duyarlılığı da artık öyle yok sayılamayacak durumda. Bunun işaretlerinden biri genç oyları. AK Parti genç oylarında birinci parti olmaktan uzaklaşıyor. Çünkü esasen özgürlük alanlarıyla ilgili sıkıntıları var gençlerin.

‘AK PARTİ’NİN EN BAŞARISIZ YILLARI USTALIK DÖNEMİ YILLARIDIR’

Bu noktada 16 Nisan’a da geri dönerek söylersek; iki şey dikkat çekti sonuçlarda: Bir, gençlerin hayır demesi; ikincisi de büyükşehirlerde, hatta bunların Eyüp, Üsküdar gibi muhafazakâr siyasetin güçlü olduğu noktalarında da hayır oylarının gösterdiği performans… Bu durum yakın gelecek için de bir ‘alternatif arayışı’, bir tür ‘tersine eğilim’ olarak görülebilir mi?

Evet, bir hoşnutsuzluk olduğu açık. Bunun sırf ekonomiyle ilgili olduğunu sanmıyorum. Hatta MHP tabanında ekonominin etkisi daha fazla oldu. Ama AK Parti’ye yaklaştıkça, muhafazakâr siyasetin ne olduğu ve Erdoğan’ın ne yapmakta olduğuna ilişkin kaygılar ve düşünceler artıyor. Muhafazakâr camiada, Erdoğan’ın performansının öyle külliyen beğenildiği bir atmosfer yok. Hatta şöyle bir iddia bile yapıldı İslami çevrelerde: Eğer o CHP’li vekilin son dönemeçteki ‘denize dökeriz’ lafı olmasaydı, Hayır çıkardı… Hollanda olayı –ki biraz manipülasyondur– ve CHP’lilerin yanlış demeçleri (bu denize dökme hadisesi ile Kılıçdaroğlu’nun yeniden 15 Temmuz’a dönen konuşması) o kritik eşiğe gelmiş olan insanların yeniden ‘Evet’e dönmesine neden oldu.

Toplam tabloda bir tersine gidiş var mı kısmına gelince: Türkiye gibi sosyolojik değişimi hızlı olan bir ülkede elinizden kaçıp gider yüzde 50 gibi çok büyük bir oran… Onu ne eğitimle tutabilirsiniz, ne dini söylemle, ne milli söylemle… İnsanların küresel ortamdan etkilenme ve öğrenme durumları, ‘iç piyasadan’ öğrenme durumlarının birkaç misli bugün. Dolayısıyla iki sene sonraki seçmeni biz şu anda bilmiyoruz bile. O halde senden beklenen iyi yönetmen. Ve tabii ki yüzde 51 gibi bir oran yönetimi zorlaştıran bir oran. Ama imkansız kılan değil. Şu anda AK Parti başarılı olamaz mı? Bal gibi olur. Tayyip Erdoğan da bal gibi başarılı olabilir. Önünde o imkan duruyor.

Soru şu: AK Parti ve Erdoğan başarıya götürecek yolu seçecek mi? Çünkü onu seçtiği zaman başka maliyetleri var. Ne mesela? Gerçekten partiyi çalıştırman, kurumsal yapısına geri dönmen lazım. Reisçilerden kurtulman lazım, Pelikancılardan kurtulman lazım. Medyanın üzerindeki baskıyı kaldırman lazım. OHAL’in yanlış uygulamalarından geri adım atman lazım. Ve ekonomide de dünyada olmayan faiz teorilerinin peşinden değil aklın peşinden gitmen lazım. Sırf yap-işlet-devret ile köprü yaparak ve maliyetinin bilmem kaç misline yaparak toplumda herhangi bir ilerleme sağlayamayacağını görmen lazım. Popülizmle gidebileceğin bir yer olmadığını görmen lazım.

Şu andaki performansları itibariyle Erdoğan ve hükümet bunları yapabilecek gibi görünüyor mu sizce?

Şu anda görünmüyor bence. Tartıştığımız şey de o. Biz vatandaşız, performansa bakacağız. Son 1-1,5 senelik performans da bir şeyler ima ediyor. Bu 1,5 sene başarısız bir dönemdir. Ak Parti’nin en başarısız yılları ‘ustalık dönemi’ yıllarıdır. Yani öğrenmeden geçirdiği, kendini öğrenmiş saydığı yıllar… Öğrenmeye devam etseydi, başarıya da devam edebilirdi.

‘MUHAFAZAKÂRLAR İLK ŞANSI TAYYİP ERDOĞAN’A VERİYOR’

Peki bu koşullarda ve muhafazakar çevrelerde sizin ‘hoşnutsuzluk’ sözcüğüyle tarif ettiğiniz bir atmosfer söz konusuyken yeni bir arayış, yeni bir çıkış, bir yeni siyaset odağının belirmesi söz konusu mu?

Ben şu anda öyle bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Tarihin getirdiği bir noktadayız biz. Tarihin getirdiği nokta bir ‘geri tepme’dir. Türkiye’yi bir süre daha muhafazakârlar yönetecekler; ama şu adamla ama bu adamla, ama bu partiyle şu partiyle. Ve yüzde 50’lik bir partiyi de kimse hırpalamak istemez. Dolayısıyla ilk şans Tayyip Erdoğan’a verilecektir. Bütün AK Partililer o şansı şu anda ona veriyorlar. Hayır oyu vermiş olanlar bile Tayyip Erdoğan’a bir açık kart veriyor. Erdoğan bunu becerirse yönetmeye devam edecek. Eğer yönetemez ise o zaman AK Parti’nin kendi iç dinamikleri kendi içinde bir çözüm arayacak; ama bu dışarıdan bir çözüm olmayacak.

Erdoğan partinin tek hakimi haline gelmiş ve onu yeniden dizayn ederken, mesela bir sene sonra ‘partinin iç dinamikleri’ dediğiniz mekanizmanın harekete geçme şansı olacak mı?

Eğer içerideki dinamiği engelleme yönünde bir mekanizma çalışırsa…

Şu anda yok mu öyle bir mekanizma?

Şu anda yok, daha dengeli bir durum var. Şu anda içerideki hoşnutsuzluk kendi iradesiyle de dışarı yansımıyor ya da harekete geçmiyor. Çünkü bir performans görmek istiyor. Bence bir yıllık bir kredi var şu anda.

Şöyle de bir yaklaşım var: “Eğer AK Parti’nin içinden bir muhalefet çıkacak idiyse şimdiye dek çıkması gerekiyordu, bu saatten sonra geçmiş olsun, Artık AK Parti bir Erdoğan aparatıdır ve onun içinden bir alternatif çıkamaz…” Ne dersiniz buna?

Bunu söyleyenler CHP geleneği içinden bakıyorlar bence. Muhafazakâr geleneğin böyle bir tutumu yok. Muhafazakâr siyasette, “o insanın önünü kesmeden” alternatif olabilirsin. Yani birisi çıkacaksa muhafazakâr siyasette, ona hiç kimsenin, “Sen Tayyip Erdoğan’ın önünü kestin” diyememesi lazım.

Siz 2019 seçimini konuşmak için erken olduğunu düşünüyorsunuz sanırım?

Şimdi herkes, tüm muhalefet, iktidar ve ortaklarının sıkışmışlığının farkındalar. Dolayısıyla onun biraz daha görünür olmasını bekleyecekler. Önceden çıkarak iktidarın işini kolaylaştırmak istemeyeceklerdir. Bir de tabii şu önemli: Sizin adım atmanız, bir şey yapmanızdan çok, attığınız adıma toplumun ikna olması lazım. Zaten var olan bir muhalefetten söz etmiyoruz. Yeni bir muhalefetten söz ediyoruz. Yeni bir muhalefet iktidarın bıraktığı boşlukları doldurarak çıkacaktır. Karşımızda Anadolu denen bir şey var. Anadolu 500-600 bin gazete satışıyla veya toplam yüzde 10-15 reyting alan haber kanallarıyla yürüyen bir şey değil. Orada başka bir akıl ve sağduyu var ve oradaki çarklar işlemeye başladığı zaman, onun önüne geçmek biraz zordur.

Erdoğan’ın etrafında bazı geleneksel devlet güçleriyle birleşik halde bir yeni statükonun bir tür yeni ‘müesses nizam’ın oluştuğu yönündeki görüşlere ne dersiniz?

Bu bir eğilim. Ama bu eğilimin gerçekleşip gerçekleşmediğini zaman gösterecek. Şu andaki Cumhurbaşkanlığı sistemi gibi bir yetki yoğunlaşması yaratırsanız ve bunu herhangi birine verirseniz, o kişinin önünde daima statükocu bir alternatif de çıkar. Kim olursa olsun o yol var orada. Ama o yola girer mi girmez mi henüz bilmiyoruz. Buradaki problem, AK Parti’nin sıkıştığı nokta bence şu: AK Parti’nin siyasi hiyerarşisindeki daha üst noktalar, son dönemde bu ‘statüko’ dediğiniz eğilimi beğenen ve oraya doğru gidilmesini isteyen insanlarla doluyor. Dolayısıyla bunların itelemesi o yönde olacaktır. Tayyip Erdoğan bunlara direnecek midir, yoksa bunlarla beraber mi yürüyecektir…

‘Reisçi’, ‘Pelikancı’ gibi isimlerle anılan kesimleri kast ediyorsunuz değil mi?

Tabii. Ve de onların etrafındaki oportünist, hem iktisadi hem siyasi olarak kendi kişisel kariyerleri için oportünizmin yollarına taş döşeyen insanlar. Bunların içinde laiki de var İslamcısı da var, Kürdü de var Türkü de var, bürokratı da var işadamı da var, gazetecisi de var…DuvaR