Röportaj Doç. Dr. Fikret Başkaya: AİHM burjuva mahkemesi!



ID:18087
Yayınlanma:
10 Ağu 17

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) açlık grevini sürdüren Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yapılan geçici tedbir talebini reddetmesi üzerine, gözler Strazburg'a çevrilmişken Özgür Üniversite Kurucusu Doç. Dr. Fikret Başkaya ile hukuk, adalet ve AİHM'i konuştuk. Başkaya egemen sınıfların dayattığı hukukun, adaleti engelleme işlevi gördüğünü belirtirken AİHM'in kararını da yorumladı.

“Adaleti burada aramak gerekiyor. Bu çürümüş/konuşmuş komprador rejimi sorun ederek işe başlamak gerekiyor. Bu dünyada neden adaletsizlik var? Neden sosyal eşitsizlikler insan havsalasını zorlayacak boyutlarda? Eğer gerçekten adalet istiyorsan, onu aramamın yerinin neresi olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Zira, mahkemelerde adalet aramak demek, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır.”

Semih Özakça ve Nuriye Gülmen hakkında verdiği kararla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AHİM) ‘adalet’ kavramı tartışılmaya başlandı. Öyle ki Özakça ve Gülmen hakkında verilen karar, hukukçularda ve insan hakları savunucularında şok etkisi yarattı. AİHM’i Özgür Üniversite Kurucusu Fikret Başkaya’ya sorduk.

AİHM ne zaman, nasıl, hangi amaçla kuruldu?

AİHM, 1959 yılında kuruldu. 1950 yılında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen üye devletlerin yurttaşlarına sağlaması gereken haklar ve özgürlüklere dair konvansiyonun bir gereği olarak faaliyete geçti.

Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin vatandaşları, kendi devletleri tarafından konvansiyonda tarif edilen haklarının ihlâl edildiğini ileri sürerek, mahkemeye başvurabiliyorlar. Daha doğrusu kendi devletiyle başı derde giren yurttaşlar mahkemenin kapasını çalıyor. Yalnız bir şartla: Mahkemeye müracaat için, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekiyor.

Şu an itibariyle insan hakları ve özgürlükler bahsinde Türkiye’de iç hukuk by-pass edilmiş durumda, böylesi durumlarda hâlâ iç hukuk yollarını tüketme şartının bir anlamı var mı?

O konuda mahkeme bir şey önermiyor ama mesela Türkiye’nin 1950 Konvansiyonu’nu ihlâl ettiği gerekçesiyle Konsey’den atılmasını talep edebilir mi? Doğrusu bilmiyorum…

AİHM uzun süre Türkiye’de adalet arayanlara umut oldu. İç hukuk yolları tıkanınca insanlar, Adaleti Strazburg’da aramaya başladı. Çoğu kez devleti mahkum ettirdi. Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in son umutlarıydı. AİHM’in verdiği karara Özakça ve Gülmen’in avukatları başta olmak üzere toplumun birçok kesiminden tepki geldi. Nasıl okumak gerekir bu kararı?

Tabii neden söz ettiğini bilmek önemlidir. Netice itibariyle Avrupa Birliği, kapitalist/emperyalist bir blok. Burjuva devletinde hukuk, kitleleri aldatma, oyalama, ehlileştirme işlevine koşulmuştur. Adalet tecelli etsin diye değil! Hukuk kurallarını kim neden koyuyor? Aslında kimin hukukundan söz edilmesi gerekir? Mülk sahibi sınıflar ve onların devleti bir hukuk sistemi dayatıyor ama kendi koyduğu kurallara işine geldiği zaman uyuyor, işine gelmediği zaman da uymuyor. Bunun en yakın örneği Türkiye’de son bir kaç yılda yaşananlar. Aynı kanunlar, aynı savcılar, aynı hakimler, aynı mahkemeler ama önceki kararların tam tersini veriyorlar… Neden? Mülk sahibi sınıfın, “memleketin sahiplerinin”, iktidardakilerin yeni durumda çıkarları onu gerektiriyor da ondan… Dolayısıyla hukuktan söz edildiğinde, “kimin hukuku?” sorusunu sormak gerekir… Eğer AİHM Özakça ve Gülmen için lehte karar verseydi, AKP iktidarı o karara uyar mıydı?

O zaman çok sık dillendirilen “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” söyleminin reel bir karşılığı yok mu?

Bu tür söylemler tam bir safsatadır ve ahmakları aldatma işlevi görüyor. Bir kere hukuku olmayan bir devlet olmaz. Bırakın bu günün toplumlarını, en basit toplumlarda da mutlaka bir hukuk sistemi vardır. Aksi halde işler yürümez… Anayasada “Türkiye bir hukuk devletidir” deniyor. İyi de zaten hukuku olmayan bir devlet olmaz ki… “Hukukun üstünlüğüne” gelince, bununla denmek isteniyor ki, şu an itibariyle sıkıntı var ama ilerde daha iyi olacak! Bu tür söylemler egemen sınıfların birer manipülasyon ve meşrulaştırma aracıdır ve reel bir karşılığı yoktur… Bir şey daha var: Eğer bir kelimenin önüne bir niteleme sıfatı konuyorsa, orada ideolojik bir manipülasyon vardır. Neden devlet denmiyor da “hukuk devleti” deniyor… Gerçek anlamda hukukun olmadığını gizlemek için.. Aynı şey ‘hukukun üstünlüğü’ için de geçerli… Bu hukukun olmadığının iki kere itirafıdır… Mesela “sürdürülebilir kalkınma” deniyor… Gerçekten kalkınma diye bir şey olsaydı, kalkınmanın önüne bir niteleme sıfatı koymaya gerek olur muydu?

Hukuk, adaletin tecelli etmesinin bir aracı değil mi?

Tüm sınıflı toplumlarda hukuk niçin var? Mülk sahibi sınıfların servetini ve zenginliğini korumak ve çoğaltmak için. Çünkü hukuk kurallarını onlar koyuyor, hukuk sistemini onlar dayatıyor. O zaman rahatlıkla hukukun adalete karşı olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, egemen sınıfların dayattığı hukuk, adaleti engelleme işlevi görüyor. Ülkenin tüm zenginliğine dar bir oligarşi el koyuyorken (ki dünyanın her yerinde az-çok bu böyle), sen hangi adaletten söz edeceksin? O zaman hukuk kimin hukuku denmeyecek midir? Bu gün Türkiye’deki sistemin hukukla, adaletle bir ilgisi olduğunu kim söylüyor? Bu adaletsizliğin-hukuksuzluğun yaratıcıları, failleri değil mi? Bence bütün mesele egemen ideolojiyi, “resmi ideolojiyi” sorun edip etmemekle ilgili. Onun için de “köle bilinciyle” hesaplaşmak gerekiyor… Şahsen asıl köleliğin ideolojik mahiyette olduğunu düşünüyorum. İnsanlar beyinlerinden yakalanıp köleleştiriliyorlar ve kölelik, ayakları zincirli olmak değil…

Türk devletinin lobi faaliyeti yaptığını düşünüyor musunuz; düşünüyorsanız adalet arayışında lobi faaliyetlerinin etkisi altında kalan AİHM ne kadar güvenilir?

Öyle bir şeye tevessül ettikleri düşünülebilir ama mahkeme nezdinde bir karşılığı olacağını sanmıyorum. Yine de kesin bir şey söylemek zor…

AHİM evrensel hukuku buruşturup çöp kutusuna atarsa adaleti nerede aramak gerekir?

Adaleti burada aramak gerekiyor. Bu çürümüş/kokuşmuş komprador rejimi sorun ederek işe başlamak gerekiyor. Bu dünyada neden adaletsizlik var? Neden sosyal eşitsizlikler insan havsalasını zorlayacak boyutlarda? Eğer gerçekten adalet istiyorsan, onu aramanın yerinin neresi olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Zira, mahkemelerde adalet aramak demek, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Samimiyetle adalet isteniyorsa, bu insanı aşağılayan, insan haysiyetini yok sayan sistemi hedef olacaksın, Ne ile cebelleştiğini bileceksin. Elbette bunun söylerken, pratik durumda AİHM’e müracaat edilmesin demek istemiyorum. Nasıl bir mahkeme bir karar verdiğinde, karar seni tatmin etmeyince onu bir üst mahkemeye (yargıtaya, danıştaya) taşıyorsan, ondan bir üstü de AİHM. Öyle abartılacak bir şey yok.. O da bir burjuva mahkemesi buradakiler de bir burjuva mahkemesi…

Açlık grevleri, ölüm oruçları mücadele aracı olabilir mi? Başarı şansları var mı?

Açlık grevi, en çaresiz kalındığında ve istisnai olarak başvurulması gereken bir savunma aracı. Ölüm orucu çaresizliğin nihai aşamasında başvurulması gereken bir şey… Az da olsa bir “sonuç alma” potansiyeli olduğu durumda girişilmesi gerekir… Tabii başarı şansı ülkedeki politik konjonktürle, sınıf mücadelesinin seyriyle doğrudan ilgilidir… Muhalif kesimde nasıl yankılandığına ve muhalefetin gücüne, muhalefetin iktidarı zorlama yeteneğine bağlı… Elbette bu, açlık grevinin muhalefeti tetikleme potansiyeli olmadığı anlamına gelmez ama, o da sonuçta bir olasılıktır… Tamamen politik konjonktüre bağlıdır. Tabii bireysel bir karar söz konusu olduğu için, dışarıdan konuşmak zor…