Röportaj Kerbela’nın ardından: İmam Hüseyin’i (a.s) tanımak



ID:20518
Yayınlanma:
04 Eki 17

"Bence Hz. Hüseyin’e düşman olan cephenin üzerinden bakmak lazım. Yani imam Hüseyin tarafından cepheye, olaya bakmakla, imam Hüseyin karşısında saflaşan o cephenin üzerinden bakmak çok farklıdır. Hz Hüseyin cephesinden baktığımız zaman imam Hüseyin bu savaşı “Hüseyin-yezit savaşı” değildir. Hz Hüseyin bu savaşı, siffin’de imam Ali-Muaviye savaşı değildir. Bu savaşların tümü küfür ile şirk savaşıdır. Muhammed ile Ebu Süfyan savaşıdır. Resulullah s.a.v Ebu süfyan’la yaptığı savaş, sıffın’da Ali-Muaviye olarak kendini göstermiştir. Bu savaş Kerbela’da Hüseyin-Yezit olarak kendini göstermiştir. Hz imam-ı zamanın zuhurunda imam mehdi ile Süfyaniler arasında kendini gösterecektir."

Muharrem ayı münasebetiyle tarihin en hazin olayını İslam Âlimi, mütefekkir Hasan Kanaatlı ile konuştuk.

İmam Hüseyin’i Tanımak ve Anlamak

Röportaj: Aydın Altay

İmam Hüseyin’i tanımak ve anlamak için, onun kişiliğinden ve hayat mücadelesinden bahseder misiniz?

Bismillahrrahmanirrahim

Allah’ın selamı ve salatı şehitlerin serveri Hüseyn’e ve onunla birlikte her şeyini hakkı ihkak etmek için feda eden yardımcılarına olsun. O günden bu güne onların yolunu ihya etmeye çalışan, onların davasını bu güne taşıyan, davasını sürdüren izcilerine, fedakâr savunucularına olsun.

İmam Hüseyni herkes, kendi dini inancıyla, takip etmiş olduğu yoluyla dillendirmiş oluyor. Bundan dolayı Müslümanım diyen, kılavuzu peygamber olan, Kuran ahlakıyla ahlaklanan bir Müslümanın bu inancı üzerine imamı dillendirmesi tabi ki farklıdır. Ben âcizane şu görüşe sahibim: “Hz. Hüseyni tanımak ve de kişiliğini anlamak için o tarafa bu tarafa bakmaya ve tarihin derinliklerine inmeye gerek yoktur. Hz. Hüseyin’i tanımanın yolu iki şeyi tanıyıp anlamaktan geçer. Onlardan biri Hz. Resulullah efendimiz (sav),dir, diğeri ise Kuran'dır. Yani Resullulah’ı tanımayan bir insanın imamı tanıması, Kuranı anlamayan bir insanın imamı anlaması mümkün değildir. Kişisel kimliğinden ziyade Hüseyin’in şahsi kimliği bizler için önemlidir. Yani o, Ali’nin oğludur, Fatıma-tüz-Zehra‘nın yavrusudur,  Hasan-ı Müçteba’nın kardeşidir. Bu kimlikler kendine ait kimliklerdir. Biz Müslümanlara ait olan ve dikkatimizi üzerine çekmesi gereken en önemli kimlik boyutu, hedefsel kimliğidir, şahsiyetsel kimliğidir, davasal kimliğidir. Biz bu boyutlardan bakarsak bence daha isabetli bir tespit yapmış oluruz. 

Hz. Resululllah’ı tanımadan Hüseyni tanımak mümkün değildir derken, imametin anlaşılmasının, risaleti anlamaya bağlı olduğuna vurgu yapmak istiyorum. Yani bu risalet bir yere kadar insanlığı götürür. Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun, Hz. Peygamber (sav) Allahtan almış olduğu vahyi ile toplumu bir yere kadar taşır. Fakat bizim inancımıza göre risaletin mütemmimi/tamamlayıcısı imamet olduğu için, Resulullah’ın kaldığı yerden bunu ikame edecek, devam ettirecek olan şey imamettir. Çünkü peygamberlerin hayatını telif eden (yazan) ve yirmi yedi peygamberin yaşamını tarih kitaplarından, siret kaynaklarından takip eden biri olarak arz etmek istiyorum ki, hiç bir peygamberden sonra, peygamberin vefatıyla birlikte onun getirmiş olduğu dava, yüklenmiş olduğu görev sona ermemiştir. Her peygamberin mutlaka vasileri olmuştur. Vasîden vasîye, intikal ede ede diğer peygamberin gelişiyle vesayet de son bulmuştur. Nerde kala ki kıyamete kadar devam edecek olan bir dinin, peygamber tarafından vâsisiz bırakılıp gitmesi mümkün değildir! Evet, birçok hükümler, yani farz ve sünnetlerin açıklamaları Allah ve resulü tarafından yapıldı ama fakat toplumsal meselelerle ilgili, siyasal meselelerle ilgili, ekonomik meselelerle ilgili, toplumsal ahlak konularıyla ilgili birçok meseleler, Resulullah’ın ömrü sınırlı olduğu ve müşrikler tarafından bunun açıklanmasına yeterli müsaade edilmediği için sonuçlandırılmadan öyle kaldı. Diyeceksiniz ki Allah’ın resulü bir sürü talebe yetiştirdi, bu meselelerle ilgili uzmanlar yetiştirdi, İnsanları bilgilendirdi. Ben de derim ki, buyurun bu yetiştirdiği, bilgilendirdiği insanlara bir bakalım. Kendileri itiraf ediyorlar hataya düştüklerini, anlayamadıklarını, bütün ayetlerin sebeb-i nüzulünü/iniş nedenlerini izah edemediklerini, ya da ayetin nüzulünde orada olamadıkları veya ömürlerinin yeterli gelmemesinden dolayı (yaşlarının küçük olması hasebiyle) bütün vakitlerini ona harcayamadıklarını. Dolayısıyla Bütün parmaklar onun vasisini gösteriyor. Yani zahirde kabul edilmese dahi, birinci halife, ikinci halife, üçüncü halifenin bütün sıkıştıkları anda, cevap bulamadıkları konularda İmam Ali’ye müracaat etmeleri, resmiyette kabul görmeyen vesayetin vicdanlarda, akıllarda, gönüllerde kabul edildiğinin en önemli göstergesi değil midir? Bunun için arz ettim Risâlet’i tanımadan, hazreti peygamberi tanımadan, Hz. Hüseyin’i tanımak ve onun imametini anlamak ve tanımak mümkün değildir. Dolayısıyla, her peygamberden sonra onun getirmiş olduğu kitabı ve nübüvveti sonuçlandıracak mutlaka vasileri olmuştur ve vesayetsiz hiçbir zaman dilimi söz konusu olmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber dönemlerinde de bu böyle olmuştur.

   Yine” imam Hüseyin’i anlamak için Kuran’ı anlamak gerekir” dedim. Ben hep kendime şunu sormuşumdur; Acaba, Kuran’ı kerim’in, pratikte soyut olan Kuran’ı kerim’in realitede de bir karşılığı var mıdır, yok mudur? Buna dikkat etmemiz lazım. Desek ki bir tek karşılığı Allah’ın resulüdür (Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun) Resulullah, tek başına Kuran’ı yaşayan Kuran’ın insan versiyonudur, Resulullah’tan sonra bunun pratik karşılığı yoktur, bunu dersek, o zaman Kuran ve Allah’ın, Resulünü eksik bıraktığını kabul etmemiz gerekir. Yani Resulullah’ın bu kadar mücadelesinin, cehdinin, cihadının karşılıksız kaldığını kabul etmiş oluruz. Artı, eksik kalan Müslümanları makul karşılamamız gerekir. Çünkü bu Kuran, etki ve tesirini bir tek Resulullah’ta göstermiş oluyor! Kuran, Resulullah’ın çevresinde, akrabasında, eşinde, kucağında büyüttüğü insanlarda karşılık bulamamış sayılıyor! Eğer onların nezdinde Kuran motamot bir karşılık bulamamışsa, ondan sonraki asırlar içerisinde yaşayan insanlarda da tam karşılık bulamamış olur ve bu da olağandır deyip öyle kabullenmemiz gerekir. Oysaki Allah Resulü (sav) Gadir-i Hum denen o bölgede bunun böyle olmadığını, bunun gerçeğini, Ali’yi hilafete naspetmekle (atamakla), onun vasiliğini ilan etmekle açıklıyor.  Sakaleyn hadisine baktığımız zaman şöyle dediğine şahit oluyoruz; “ Size Allah’ın iki ağır emanetini bırakıyorum. Bunların biri diğerinden asla ayrılmazlar”. Yani Kuran’ın Ehl-i beytinden ayrılmaz olduğunu, Ehl-i beytinin de asla Kuran’dan ayrılamaz olduğunu vurguladığını görüyoruz. “İkisine de sımsıkı sarıldığınız takdirde asla delalete düşmezsiniz”,diye buyuruyor. Buna şahitlik yapan Kuran’nın eksiksiz, kusursuz, karşılığının yüzde yüz insan versiyonu olan Ehl-i beytinden bahsediyor. O halde biz bütün kalbimizle Resulullah’ın dışında Kuran’ın yüzde yüz karşılığının Ehl-i beyt olduğuna iman etmekten başka çaremiz yoktur. Aksi takdirde Resulullah’ı tekzip etmiş oluruz. Dolayısıyla imam Hüseyin’i kişisel boyutuyla değil, davasal boyutuyla tanımanın iki yolunun olduğunu kabulleniyorum. Birincisi Kuran’ı anlamak, ikincisi ise Resulullah’ı tanımaktır. Allah, Kuran’da bütün ümmetleri imamlarıyla birlikte çağıracağız diyor. Yani Rasulullah kendi döneminin imamıydı. O kendi dönemindeki insanları davet etti. Peki, ondan sonraki dönemlerin imamları olmayacak mıdır? Ondan sonraki dönemlerde insanları kim hakikate davet edecek? İnsanlığı hakka davet eden imam ve mürşit-i kâmillerin, âlimlerin olması lazım, kâmil (eksiksiz) irşatta bulunan insanların olması lazım. Kamil mürşitlerin Kuran’ı bütün yönleriyle bilmesi gerekiyor.  Maddi- manevi bütün meselelerde önce kendisini kemâlata erdirecek, mükemmellik kazanacak, kendisi kâmil olduktan sonra da ümmetin kemâline, kemâlatına sahip çıkacaktır. Meşhur bir söz var ya; “Kendisi salih olmayan bir insanın Müslih olması, diğerlerini ıslaha götürmesi mümkün değildir” diye. Evet,  kendisi eksik olan birinin, insanları kusursuz bir şekilde kemâlata sevk etmesi mümkün müdür? Değildi elbet. Dolayısıyla bakıyoruz Resulullah’tan sonra on iki tane imam ortalama iki yüz elli üç sene kadar bu zaman dilimi içerisinde Kuran’ı bütün boyutlarıyla eksiksiz bir şekilde hem yaşamışlar, yaşamın içine katmışlar, hem de etrafına, çevresine anlatmışlar, kusursuz ve eksiksiz bir şekilde tefsir ve izah etmişlerdir. Onun için imam Hüseyin’i tanımak Kuran’ı ve risâleti tanımaya bağlıdır.

İmam Hüseyin’in Yüklenmiş Olduğu Misyon Neydi?

Şimdi ben bir şeyin altını çizmek istiyorum. Bu meseleleri, özelikle Kerbela olayını, Hz. Hüseyin’in hadisesini imam Hüseyin üzerinden değerlendirmek yeterli olmuyor. Bence bu meseleye, Hz.Hüseyin’e düşman olan cephenin üzerinden bakmak lazım. Yani imam Hüseyin tarafından cepheye, olaya bakmakla, imam Hüseyin karşısında saflaşan o cephenin üzerinden olaya bakmak çok farklıdır. Hz. Hüseyin cephesinden baktığımız zaman imam Hüseyin’in bu savaşı; “Hüseyin-Yezit savaşı” değildir. Hz Hüseyin’in bu savaşı, Siffin’de imam Ali-Muaviye savaşı değildir, aslında bu savaşların tümü, küfür ile şirk savaşıdır. Muhammed ile Ebu Süfyan savaşıdır. Resulullah’ın (sav) Ebu Süfyan ile yaptığı savaş, Sıffın’da Ali-Muaviye olarak kendini göstermiştir. Kerbela’da Hüseyin-Yezit olarak kendini göstermiştir. Hz. İmam-ı zamanın zuhurunda, Mehdi ile Süfyaniler arasındaki savaş olarak kendini gösterecektir. Evet, bu savaşların zaman dilimleri farklı olabilir, mekânları farklı olabilir, isimleri farklı olabilir ama Hz. Hüseyin’in karşısındaki cephenin üzerinden Kerbela olayına baktığımızda, imam Hüseyin’in kesik başı getirilip Yezit mel’unun önüne konulduğu zaman orada çok önemli ve niyetini bütünüyle ortaya koyan, onların maskesini çıkaran iki cümle vardır; Yezit melun  bir yerde diyor ki; “Şimdi Bedr’in intikamını aldık.”  Nedir bunun anlamı? Bedir’de savaşanlar kimlerdi? Hazreti peygamber ile yanındaki müminler, karşısında ise Ebu Süfyan ve Mekke’nin müşrikleri bulunuyordu. Peki, Yezit’i ilgilendiren boyutu neydi? Onu ilgilendiren boyutu dayısı ölmüştür, iki tane amcası öldürülmüştür ve onun akrabalarından bir sürü kişi Müslümanların, sahbelerin kılıcından geçirilmiştir. Şirk- İslam savaşında Yezit’in “şimdi Bedr’in intikamı aldık” demesi, müşrik dedesinin ve akrabalarının intikamını aldığını söylüyor. İkinci cümlesi ise tamamen şirktir! Bu cümleyi şiirsel bir dille; “Şimdi Bedir’de ölenler bu sahneyi görmüş olsalardı, onların intikamını nasıl aldığımı görmüş olsalardı, derlerdi ki; Ey Yezit ellerin ağrımasın, çok güzel bir şey yaptın, derlerdi…” Devamında Yezit, “Haşimiler İslamla saltanata oynadı.”diyor. Şiirinin sonunda veya başka bir paragrafta diyor. “Haşimiler saltanat için İslam’ı kullandı…  Oysaki ne bir haber gelmişti Allah’tan, ne de böyle bir düşünce hâsıl olmuştur.” Bakınız, burada birinci cümlesinde taassubunu ortaya koyuyor. İkinci cümlesinde ise inancını ortaya koyuyor. Onun bu yaklaşımı kâfirliktir. Resulullah’a iman etmemiş, Kuran’a iman etmemiştir. Biz karşı cephenin bu sözünden yola çıkarsak diyebiliriz ki Hüseyin-Yezit savaşı yoktur. Hak ile batıl savaşı vardır. Bu da; “Neden Hüseyin’in bu savaşı ölümsüzleşti ve çok etkileyici oldu. Babası Ali’nin, Ağabeyisi Hasan Müçteba’nın davaları Hüseyin’inki kadar neden tesir etmedi?” sorusunu ortaya koyuyor! Hüseyin ile diğer imamların Farkı şu: Babası Ali, ağabeyisi Hasan akıl ile, mantık ile, ilim ile, ayet ile, sünnet ile, Resulullah’tan intikal eden hadisler ile hak ve batılı ayrıştırma yoluna gittiler. Hz Hüseyin ise bu kadar iç içe girmiş olan hak ile batılın ancak kendi kanıyla ayrıştırılabileceği kanaatine vardığından dolayı, diğer bir tabirle; Kerbela’da hak ile batılın Hüseyin’in kanıyla ayrılmasından dolayı imam Hüseyin’in bu davası ölümsüzleşmiş oldu! Çünkü kanın değeri Allah katında çok çok yücedir. Özelikle bu tür müminlerin, muhlislerin, muttakilerin, evliyaullah’ın kanı Allah katında kutsaldır.  Hz. Zekeriya ile ilgili ayetlere baktığımız zaman, Allah azze ve celle onların kısasını kendi üzerine almıştır. Tabiri caizse, nahak olarak dökülen kanlar, haklarına kavuşana kadar kan ister. Bu sünnetullahtır (Allah’ın değişmez bir yasasıdır). Mutlaka bir zaman diliminde nahak olarak (haksız yere) birinin kanı dökülmüşse, o kan hakkına hukukuna kavuşana kadar mutlaka kan ister. İmam Hüseyin’in kanı da böyledir. Hüseyin’in hakkaniyeti kabul edilene kadar Hüseyin’in kanı kan isteyecektir. Bu arada diliyle, kalemiyle, eliyle suçlu olan her kimse bedel ödemesi gerekir ve ödeyecektir de. İmam Hüseyin cephesinden baktığımız zaman, burada da görüyoruz ki İmam Hüseyin, gerçekten onlarla muamele yaparken, onlarla karşılaşırken, o savaşa teşebbüs ederken, takriben Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Kerbala’ya ve Kerbela’da söylenmiş olan ayetlere baktığımız zaman söylediği yirmi beş tane ayet vardır. İmam, bu yirmi beş ayeti seçerken yine bizim dikkatimizi çok ilginç bir boyuta çekiyor. Dikkatimizi üzerine çektiği şeyler; Hazreti Musa ile ilgili nazil olan onun Medyen şehrinden çıkışı hadisesidir, Firavun ’un korkusundan hareket edişidir, Firavun’a karşı duruşudur, Allah’ın Musa’ya yardım edeceğine dair işaret eden ayetlerdir, Allah’ın Hz. Yahya ve Hz. Zekeriya ile ilgili sözleridir, cihatla ilgili sözlerdir, Allah c.c ile alışverişe girenlere, canlarını- mallarını ortaya koyanlara karşı Allah’ın olan vaatleridir,(Allah müminlerden cennet karşılığında, mallarını canlarını satın almıştır) ayetine işarettir, kâfirlerle ilgili, müşriklerle ilgili cihat ayetlerine işarettir. Bunların tümüne bakıldığında, Hz. Hüseyin cephesinden Yezit ve Kerbela olayına baktığımızda, bunu anlıyoruz ki imam Hüseyin, İslam’ın bitmek üzere olduğundan ve burada Müslümanların üstlenmesi gereken misyonundan bahsediyor. Yani İmam Ali, İmam Hasan ve kendi konumunun doğruluğundan bahsediyor. Nitekim bizim müçtehitlerimiz de buyuruyorlar; eğer din tehlikeye düşerse, canınızı ona siper ediniz. İmam Ali (as) da buyuruyor ki; “Canınız ile dininiz tehlikeye girecekse, canınızı dininize siper ediniz, malınızla canınız tehlikeye girecekse, malınızı canınıza siper ediniz.” İmam Hüseyin cephesinden olaya baktığımız zaman burada bir dinin bitişi, sona erişi, yeniden küfrün hâkimiyet kazanışı, imam Hüseyin’i tereddüt ettirmiş ve harekete geçirmiştir. Din tehlikeye düştüğü takdirde de, Kuran ehli olan, Resulullah’ın sünnetinin ehli olan bir müminin, bir Müslümanın ne yapması gerektiğini, mesuliyetini, yani vazifeyi ortaya koymuştur imam Hüseyin. İmam’ın cephesinden baktığımız zaman Hüseyin’in şahsiyetinde, beraberindeki yetmiş iki insanla birlikte böyle durumlar biz ümmetin önüne çıktığı zaman hangi duruşu sergilememiz gerekiyor, onu gösteriyor. Yezit cephesinden baktığımız zaman küfür ve şirki görüyoruz. İmam Hüseyin cephesinden baktığımız zaman ise vazife ifası görüyoruz…

   Bu vazife ifasında da çok önemli bir nokta arz edeyim şöyle ki; İman eden insanın, Allah ile biatlaşan insanın, Hz. Hüseyin’in muamelesinden görüyoruz ki kendi canı üzerinde, malı üzerinde, çocukları üzerinde dahi tasarruf hakkı yoktur. Hazreti Hüseyin’in bu yaptıklarından anlıyoruz ki, Allah ile biatlaşan müminin kendi canı, kendi malı, kendi evladı üzerinde tasarruf hakkı bulunmamaktadır! Hatta kendisi için, mevkii, makamı, geleceği ve çıkarı için bunu kullandığı takdirde, bunların üzerinde gasp oluşturmuş olur. Bunları gasp etmiş olur. Bunun en bariz örneği şudur; İmam, oğlu Ali Asgar’ı, en küçük yavrusunu meydana götürdüğü zaman ve kurban verdikten sonra diyor ki;  “Allah’ım verecek hiçbir şeyim kalmadı. Bir tek canım kaldı… “ İmam Hüseyin (as) bu hareketiyle bizlere biatin ne olduğunu, Allah ile alışverişin ne olduğunu, iman ettikten sonra bir insanın canı, malı ve evlatları üzerinde bir hakkı olmadığını, eğer böyle bir yolu seçerse gasip olduğunu göstermiştir.

Devam Edecek...