Röportaj Kerbela’nın Ardından, İmam Hüseyin’in (as) Davası Geçmişte mi kaldı?



ID:20768
Yayınlanma:
10 Eki 17

"Yezit melun bir yerde diyor ki; “Şimdi Bedr’in intikamını aldık.” Nedir bunun anlamı? Bedir’de savaşanlar kimlerdi? Hazreti peygamber ile yanındaki müminler, karşısında ise Ebu Süfyan ve Mekke’nin müşrikleri bulunuyordu. Peki, Yezit’i ilgilendiren boyutu neydi? Onu ilgilendiren boyutu dayısı ölmüştür, iki tane amcası öldürülmüştür ve onun akrabalarından bir sürü kişi Müslümanların, sahbelerin kılıcından geçirilmiştir. Şirk- İslam savaşında Yezit’in “şimdi Bedr’in intikamı aldık” demesi, müşrik dedesinin ve akrabalarının intikamını aldığını söylüyor. İkinci cümlesi ise tamamen şirktir! Bu cümleyi şiirsel bir dille; “Şimdi Bedir’de ölenler bu sahneyi görmüş olsalardı, onların intikamını nasıl aldığımı görmüş olsalardı, derlerdi ki; Ey Yezit ellerin ağrımasın, çok güzel bir şey yaptın, derlerdi…”

Mütefekkir Hasan Kanaatlı ile İmam Hüseyin (as) davasını konuştuk. Röportajımızın birinci bölümünde "Kerbela’nın ardından: İmam Hüseyin’i (a.s) tanımak" başlığıyla değerli hocamıza sorularımızı yöneltmiştik. İkinci bölümde ise, İmam Hüseyin'in geçmişten günümüze mesajını konuşacağız.

Kerbela’nın Ardından, İmam Hüseyin’in (as) Davası Geçmişte mi kaldı?

Röportaj: Aydın Altay

   Hocam; matem merasimlerine değinmek istiyorum. Bazı çevrelerce dile getirilen; “O olay geçmişte kalmış, şimdi dillendirmek ümmetin arasında bir ayrıştırmaya neden olur” gibi açıklamalar var. Sizce de bu tarihi olayı taze tutmak İslam dünyasında bir ayrıştırmaya neden oluyor mu?

Şimdi şunu açıkça söyleyeyim: Bütün Müslümanlar, Sünnisiyle, Şiisiyle, Alevisiyle, geçmişteki âlimler, bugünkü müşterek akıllar, tümü Ehl-i beytten yanadırlar. Yani ümmeti ikiye bölsek, tamamına yakını ehli beytin safında yer alırlar. Bir safta Şialar, Sünniler, Aleviler olur, karşısında yer alanlar ise, bir avuç haricilerdir, bu günün tabiriyle Vahhabilerdir. Hatta vahabilerin büyük bir kesimi yine Ehl-i beytin saffında yer alanlardır. Ancak kısmî olarak radikal, dini siyasallaştıran, haricilerin etkisinde kalan, havaric çizgisinde olan az bir zümre Ehl-i Beyt’in karşısındadır. Bu sözümüze dair delillerimiz nedir? Delilimiz şudur: Onlarda (Sünni,Şii ve de Alevilerde) Kuran’da emredilen Ehl-i beyt sevgisi vardır. Ayrıca tümü de  Cami ve ibadet yerlerine Ehl-i Beytin ismini veriyorlar, Kuran’a iman ediyorlar, Ehl-i beyti tertemiz görüyorlar. Ad olarak evlatlarına Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin,Zeynep  gibi isimleri  veriyorlar. Daha doğrusu peygamberin sakalı şerifi diye bir tüyünü, bir kılını asırlardır muhafaza eden, altın sandukalarda saklayan ve aşkla muhabbetle getirip insanlara sunan Ehl-i sünnetin, peygamberlerinin eti etinden, kanı kanından olan torunu Hz. Hüseyin’i kenara atmaları mümkün müdür? Fakat ben burada Ehl-i Sünneti de ikiye bölüyorum. Bir ehli Sünnet vardır, bir de cehli sünnet vardır. Gerçek Ehl-i Sünnet olanlar gerçek Şialardır! Hanefilerdir, Şafiilerdir, Hambelilerdir, Malikilerdir. Bir de cehli sünnet vardır. Bunlar, Emevi sünnet ile nebevi sünneti birbirine karıştırmışlardır. Cehli sünnet, Kerbela’yı çarpıtan, konuyu başka boyutlara taşıyan, Nuh’un vakası, Âdem’in tövbesinin kabul edilmesi, İdris’in göğe çıkması, Musa’nın denizi geçmesi gibi uyduruk şeyler icat edenlerdir. Bunlar bu olayı akraba ziyareti ve aşure tatlısı gibi son derece alakası olmayan şeylerle konuyu saptırmışlardır. Maalesef cehli sünnet olanlar, Emevi sünnetini nebevi sünnetin yerine koymuşlardır. Burada halkın bir suçu yoktur, kalbinde maraz olan mutaassıp ulemanın suçu vardır. Bir de siyasetin suçu vardır. Hadi diyelim ki geçmişte Emevi siyaseti, Abbasi siyaseti vardı, onların korkusu vardı, onların şiddet ve cinayetleri vardı, ama bugün dünyada Emevi yok, Abbasi saltanatı yok, onların kılıcı yok, şiddeti yok, parası yok, dirhemi yok, alacakları haraçları, dağıtacakları hazineleri yok, peki neyin korkusu vardır, kimlerden çekiniyorlar? Yapılanlar kime karşı ve ne için yapılıyor? Muaviye yok ki ödüllendirsin, Yezit yok ki para versin, baskı uygulasın… Sevap boyutu da yok ki diyesin kıyamet gününde bunun karşılığını alırlar. Onlar zannediyorlar ki Muaviye ve Yezit’in Allah katında öyle bir değeri vardır ki, onlara şefaat edeceklerini sanıyorlar, oysaki Allah katında bunların hiçbir değeri yoktur ve kendilerine de hayırları yoktur. Peki, o halde sebep nedir? Sebep kalbi marazlıktır, bu, bir kalp hastalığıdır. Yani bir millete karşı olan kin ve kıskançlığın bir tezahürüdür! Kuran’ı kerimin ifade ettiği üzere, “bir kavme olan öfkeniz sizi adaletten uzaklaştırmasın. Takvaya en yakın olan adalettir, o halde adil olun”. Bir konuya, bir kesime karşı eğer bir düşmanlığınız, bir kininiz varsa, o konu da tarihte olmuşsa, adaleti ve doğruyu tercih etmeniz gerekmez mi? 

Ben burada bir hususun altını daha çizmek istiyorum. Denilebilir ki, peki bu kadar kitap ve kaynaklar var, âlimler var, bunlar niçin halkı uyandırmıyor ve doğruyu kavramalarına vesile olmuyorlar…

 Şu kadarını arz edeyim ki, bir aydın için, bir âlim ve araştırmacı için veriler ne kadar doğru olursa olsun, bilgiler ne kadar doğru sunulursa sunulsun, eğer algıda bir problem varsa, anlayışta bir eğrilik varsa, bir kasıt varsa, o takdirde eğri anlayışın ve de yanlış algının doğru verilerden ve doğru bilgilerden doğru sonuç çıkarması mümkün olamaz! Kimi insanlar o saydığım nedenlerden ötürü asla neticeye gidemezler!

Müslümanlar içerisinde yanlış idrak etme hastalığı vardır. Yoksa kaynaklarda sorun yoktur. Onun için hazreti Hüseyin’in musibetini hatırlamak-hatırlatmak, matemini, yasını tutmanın suçmuş gibi gösterilmesi, bir hataymış gibi sunulması, bir kesimin buna tepki vermesi, Allah korusun ihtilafa vesile olacakmış gibi addedilmesi, bırakalım tarihte kalsın denilmesi, bütün bunların altında yatan iki temel faktör vardır. Biri dediğim gibi kalbinde maraz, kin, nefret ve taassup hastalığıdır, ikincisi ise yanlış algı ve yanlış anlayışlardır! Bir konuyla ilgili veriler doğru verilse bile doğru algılanması mümkün değildir.

    Hocam, biz bunu (Hz. Hüseyin meselesini) tarihe bıraksak ne olur?

Bakınız, sosyologların güzel bir tespiti vardır; Tarih felsefecileri derler ki insan denilen bu yaratık doğal olarak, fıtri olarak kimliğini oluşturmak için, şahsiyetini bulmak için tarihi bilgiye ihtiyacı vardır.  Herkes geçmişini öğrenmeye çalışır. Herkes geçmişine bakarak kimliğini bulur. Bu fıtri, tabii, olağan bir şeydir. Cenabı Allah insan denilen bu varlığı böyle yaratmıştır. Şimdi bir milletin tarihinde eğer duruşuyla, doğruluğuyla, dürüstlüğüyle, adaletiyle, merhametiyle hedefi uğrunda, davası uğrunda, inancı uğrunda, destanıyla yazmış olduğu kahramanlık, göstermiş olduğu sadakat ve vefa ile ilgili birisi vardırsa, o millet mutlaka kendi kimliğini, kendi kişiliğini bu değerler üzerinde tesis edecektir.  Eğer Hz. Hüseyin’i biz tarihte unutursak, kitapların arasına saklarsak, Allah aşkına biri bana diyebilir mi ki, Hüseynin dışında başka alternatifler vardır, başka isimler vardır, Kerbela’ya benzer bu tür hadiseler vardır, olaylar vardır, “biz Hüseyin’i o çağda bırakalım, bu boşluğu, bu isim ve bu olaylarla dolduralım?” Hz. Hüseyin ve Kerbela dışında başka bir örnek gösterebilirler mi? Başka bir alternatif bulabilirler mi?

 Yine tarihten ders almak için, ibret çıkarmak için milletine ihanet edenlerin, makamlarını kötüye kullananların, Allah’a ve resulüne vermiş oldukları sözden dönüş yapanların sonlarının ne olduğunu, ne tür çirkin yüzler sergilediklerini, onların yaptıkları şeylerin kötü şeyler olduğunu bilmemizin bize bir faydası olmasaydı, Kuran bunlardan bahseder miydi?  Kuran’ın nerdeyse üçte biri tarihtir. Niçin üçte biri tarihtir? İnsan geçmişine bakıp ibret alsın ve kimliğini bulsun diye. İnsanlar tarihten müspet veya menfi ibretler alacaklardır!

   Peki, Yezit’i unutturmaya çalışsak, Yezit’ten daha büyük ihanet eden, hain, zalim ve melun birini icat edebilecek miyiz ki o bize ibretlik vesilesi olsun?  Bundan dolayı biz onu unutturmayacağız! “Hatırlamak-hatırlatmak” sünnetullahtır. Sünetullah bize bunu emrediyor.

    Hocam, bir diğer konu da bu gibi merasimlerde ağlama ile ilgilidir. Diyorlar ki, ağlıyorlar, bin dört yüz yıl önce yaşanan bir olay için yas tutuyorlar ve bugüne taşıyorlar.  Peygamber öldü yas tutmuyorlar, halifeler ve sahabeler öldü-öldürüldü ağlamıyorlar, nedir bu Kerbela ve Hüseyin için ağlama?

Bu sözleri söyleyenlerin şunu anlamaları gerekir; Psikolojide Melankoli diye Yaratıcı tarafından insanın fıtratına yerleştirilmiş olan bir duygudan bahsedilir. Melankoli, karşısındakinin acısını paylaşmaktır.  Bu durumsa, varlıklar içerisinde bir tek insana aittir. İnsanlar dışında hiçbir varlık karşısındakinin acısını paylaşamaz ve bu bir erdemliktir. Karşıdakinin acısını taşımak, bir daha böyle bir acıya engel olmak içindir. Düşünün Amerika’da milyonlarca Kızılderili’yi kimlikleriyle birlikte asimile ettiler. Biz bu zulmün karşısında acı duyuyoruz ve hala o zulüm, asimile konusu, insan hakları mahkemesinde bir suç olarak kabul görülüyor. Kaldı ki bizim peygamberimizin evlatları böyle bir acıya maruz kalacak ve biz bu acıyı taze tutmayacağız da ne yapacağız?  Dolayısıyla Şia’nın böyle bir acıyı taze tutması ve çağlara taşıması son derece yerinde bir eylemdir. O günü anmak ve anlamak için ağlamak ve de yas tutmak merasimlerinin başkaları tarafından çarptırılması hakkaniyete aykırıdır. Bu acıyı hissetmek onun davasını sürdürmeye yöneliktir. Nitekim bugün bu yolu izzetli bir duruşla sergileyenler vardır. Lübnan’da Hizbullah, İran ve diğer bölgelerdeki Müslümanlar Hüseyni bir duruşla çağın Yezitlerine nice yenilgiler tattırmışlardır. İnsan hakları için, mazlumlar için, dökülen gözyaşları için kıyam eden Hüseyiniler, böyle bir kültürle insanlık âlemi için gözyaşı döküyorlar ve mazlumların umudu haline gelmişlerdir. Gerektiğinde onlar için bütün varlıklarını feda etmeye hazır olduklarını da ortaya koymuşlardır. Allah da onlara yardım ediyor. Şimdi biz bu ağlayanları mı suçlamalıyız? Melankoli dediğimiz bu duygudan yoksun olanları, robotlaşmış olanları, hissiyatlarını, hassasiyetlerini kaybedenleri mi suçlamalıyız? Yani biz o ağlamayanları, o acıyı taşıyamayanları karşımıza alıp sormalıyız; sen ne yaptın da Allah’ın sana bahşettiği bu duyguları bastırıp yok ediyorsun ve insanlık için gözyaşı dökmüyorsun? Ne yaptınız da insanlığınızı yok ettiniz?

Hocam, İmam Hüseyin ve Kerbela olayını ele alırken,  aynı acıların bugün tüm İslam coğrafyasında yaşandığını görüyoruz. Bugün o tarihi olayı günümüze uyarladığımızda nasıl bir Hüseyin ve mücadele alanları olacaktır?

Şimdi Hüseyin olmak, illa Ali’nin oğlu, Fatıma’nın yavrusu, Peygamberin torunu olmayı gerektirmiyor. Allah’a hamdolsun İslam âleminde birçok yerde davasına sahip çıkan isimler olmuştur. Olmaya da devam edecektir. Bence Hüseyin’i olan insanın, mutlaka Yezidi de vardır. Yezidi ve Yezit zihniyetini tanımadan önce Hüseyin’i tanımak lazım ve Hüseyni olmak lazım, eğer dünya hayatında bir davan varsa ve de güzelliği, çirkinliği birbirinden ayıracak duyguya sahipsen tabi. Sonra Yezit ve Yezitliği tanıyabilirsin. İşte o zaman onlarla mücadele edebilirsin. Eğer bunu zamanımıza tatbik etmek istiyorsak Kerbela’yı çok iyi okumamız lazım. İmam Hüseyin’i çok iyi anlamamız lazım. Günümüzde İmam Hüseyin’i bize her yönüyle tanıtan ve öğreten bir isim ise, ideolojik anlamda ve kıyamıyla örneklik sergilemiş biri olan, (Allah ruhunu şad eylesin) İran İslam inkılabını gerçekleştiren İmam Humeyni olmuştur. Çünkü Humeyni’nin üstlenmiş olduğu misyon, koyduğu mücadele ile ortadadır! Allah’ın Resulüne karşı Ebu Süfyan, İmam Ali’ye karşı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, İmam Hüseyin’in karşısında Muaviye’nin oğlu Yezit vardı. İmam Humeyni’ye karşı ise çağın Yezitleri olan batılı emperyalistlerdir, Siyonistler ve diğer kukla Krallık rejimleridir.

Peki, imamların ve peygamberlerin davaları neyin üzerine kurulmuştu? Peygamberler davalarını Hakkın- hakkaniyetin üzerine kurmuşlardır. Hak ve hakkaniyet üzerine davasını tesis eden kılavuzun korkması, çekinmesi, endişeye kapılması, umutsuzluğa düşmesi mümkün değildir. Tek başına kalsalar da Nebiler nübüvveti, imamlar da imameti korku üzerine tesis etmezler. Musa’ya (as) baktığımızda tekti. Yanında bir tek kardeşi Harun vardı, önünde ise koskoca Firavun vardı, saltanat vardı, ordular vardı,  ama bunlar nübüvvetini, Risâlet’ini korku üzerine tesis etmedikleri için, Allah’a dayandıkları için dünyanın en büyük gücü Allah’ın gücü karşısında bir karınca kadar bile olamadı. İmam Hüseyin’in (as) durumuna baktığımızda da aynı şeyleri görebiliyoruz. Resulullah’ın durumu da böyleydi. Mekke’de iken büyük bir gücün karşısına dikilmişti. Ama onun yanında sadece bir Hatice vardı, bir Ali vardı, karşısında ise koca bir ordu ve güç vardı. Kerbela’da ise İmam’ın karşısında on binler varken, o yetmiş iki kişiyle sırtını rabbine dayıyordu. Dönüp baktığımızda bunlar davalarını hakkın ve hakkaniyetin üzerine kurduklarını görüyoruz.  Ve Yezit bence bir kişinin ve bir kabilenin adı değildir. İmam Ali Sıffîn’da Muaviye karşı savaşmıyordu, batılın karşısında savaşıyordu. Kerbela’da İmam Hüseyin Yezit’in karşısında savaşmıyordu, hak ve batıl mücadelesinde hakkı yıkmak isteyen zihniyetlere karşı savaşıyordu. Onlar bu zihniyetle savaşıyorlardı.

   Bence biz Müslümanların her şeyden önce yeryüzünde korku saltanatını, haram ve zulme dayalı bir hâkimiyet karşısında hakkı inşa etmenin önemini fark etmemiz gerekiyor. Bizler ancak mazlumların hakkını gasp edenlere, haktan uzak ve tamamen küfür ve şirk üzere olan bir sistem ve zihniyete karşı mücadele ettiğimizde Hüseyin’i anlamış olacağız ve kesinlikle böyle bir duruşa ihtiyaç vardır.

    Bence bu zamanın Yezit’i Amerika’dır, İsrail’dir, batılı emperyalistleridir ve onların uzantılarıdır. Zamanımızın Hüseyinleri ise, Allah ömrünü bereketli kılsın velayeti fakih makamında bulunan şahıstır. Onun yolunda ve ona bağlı olan Seyyid Hasan Nasrallah’tır, Irak’ta birkaç isimlerdir. İslam dünyasında nerede olursa olsun velayete bağlı âlim ve müminlerdir. Hüseyni olduktan sonra onun Yezidi de olacaktır. Bunlar olduktan sonra siz istemeseniz de onlar sizi zorla savaşa sokacaklardır.

Hocam; Günümüzün gençleri ve bazı kesimler tarafından ne yazık ki idrak edilmeyen bir olaydır Kerbela. Yüz yıllardır canlı tutulan ve merasimlerle anılan Kerbela faciası ve İmam’ın tevhid mücadelesi bir “efsane” olarak algılanıyor. Dolayısıyla gençliğin burada çok ciddi bir sorunu var. Olaya bu açıdan baktığımızda genç nesillere tavsiyeniz nelerdir?

Kuran-ı Kerim’e baktığımızda efsanelerle uğraşmanın, şeytanilerin işi olduğunu görüyoruz. Bir insanın hayallerle uğraşıp, hakikatleri görmezden gelmesi, kendi iç dünyasında bir karakter oluşturması onu Kurani bir yaşamdan uzaklaştırır. Dünya hayal evi değildir, sınav dünyasıdır ve hakikatlerin evidir. Her peygamberin ümmetine sorulacaktır! Musa’nın ümmetine senin Firavunun kim? Hazreti Muhammed’in ümmetine senin Ebu Süfya’nın kim. Peygamberlerin yolunda gidenlere de sorulacak. İmam Ali’nin yolunda gidenlere senin Muaviyen kim? İmam Hüseyin’in takipçilerine senin Yezit’in kim? Diye sorulacaktır. Her Musa’nın bir Firavunu vardır. Her Muhammed’in bir Ebu Süfyan’ı olacak. Özelikle Hakkı üstün tutmak için her şeyini Allah’a adayan İmam Hüseyin’in hesabı bizlere sorulacaktır. Bulunduğumuz çağlarda sizin Yezidiniz kim diye sorulacak. Hangi bedeller ödedin diye hesaba çekilecek. Mümin olan bir insanın hayallerden uzak durması ve hakikatle yüzleşmesi gerekir. Dünyada, her zaman dilimi içerisinde doğru ile eğriliğin sahnelendiğini görmek mümkündür. Böyle olmazsa dünya evi sınav dünyası olmazdı. Onların yaptığı şey Allah’ın rızasına uygun olan şeylerdi. Allah, zalimlerin zulmünden razı değildir. Yezit’in yaptıklarından razı değildir, küfründen, şirkinden, saltanatından, zinasından, hıyanetinden, cinayetlerinden razı değildir. Allah’ın razı olmadığı bu tablo karşısında sessiz kalanlardan da Allah razı olmaz. Hazreti Hüseyin’in uygulamış olduğu adaletinden, merhametinden, ibadetinden, sergilemiş olduğu şecaatinden, bilgisinden ve kıyamından Allah razıydı. Biz buna dikkat etmeliyiz… Resulullah’ın üzerinden Allah c.c bize müşrikleri tanıttı. İmam Ali üzerinden bizler münafıkları tanıdık. İmam Hüseyin üzerinden münafıklarla birlikte zalimleri tanıdık. Her zaman diliminde hak ve batıl mücadelesini görmekteyiz. İmam Caferi Sadık’ın (as) dediği gibi, “Her yer Kerbela, her gün aşura” sözü bugün dünyanın her yerinde devam eden zulüm ve gözyaşları ile buna tanıklık ediyoruz. İnsanlara zulmediliyor, hakları gasp ediliyor ve her türlü acı sergileniyor.

Dolayısıyla “Her yer Kerbela ve her gün Aşura’dır.” Bu nedenlerle gençlere tavsiyem Kerbela kıyamını iyi okusunlar, araştırsınlar. Kerbela mektebini mutlaka okumalılar.  Efsanelerle hakikat bulunmaz, hakkın yanında, haklının yanında olmalarını tavsiye ediyorum. Allah’ın rahmeti, hidayeti bulanların üzerine olsun.  

Bitti

Birinci bölümü okumak için TIKLAYIN!

http://www.7sabah.com.tr/haber/20518/kerbelanin-ardindan-imam-huseyini-s-tanimak/