Düşünce ve Alıntı Yazılar İdlib ve El Kaide: Türkiye’nin namazda gözü yok ki ezânda kulağı olsun!



ID:20837
Yayınlanma:
11 Eki 17

TSK’nin İdlib’de çatışmasızlığı denetleme kapsamında Rusya ile koordinasyon içerisinde başlattığı harekât, kapsamı ve hedefleri bakımından belirsizliklerle malul. Ankara tarafından gelen açıklamaların hiçbirinde Nusra Cephesi’nin karşıya alınacağı söylenmiyor. Oysa Astana mutabakatında, El Kaide ile “ılımlıların” ayrıştırılması önemli bir gündem maddesiydi.

İki akşam önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), İdlib’e yönelik beklenen harekâtın başladığını ilân ettiler.

TSK açıklamasında harekâtın hedefleri şöyle sıralandı: ateşkes rejiminin etkinliğinin artırılması, çatışmaların sona erdirilmesi, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması, yerlerinden edilenlerin evlerine dönüşü için uygun şartların sağlanması ve ihtilafın barışçıl yollarla çözülmesi için uygun koşulların oluşturulmasına destek sağlamak.

TSK’nın açıklamasına bakılırsa, bu hedeflerin sağlanabilmesi için, TSK unsurları “gözlem noktaları tesis etmek üzere 08 Ekim 2017 tarihinden itibaren keşif faaliyetlerine başladı.”

Yani resmî açıklamalara bakılırsa, TSK’nın İdlib’deki faaliyetleri “muharip güç” kapsamında değil, ateşkes rejimini denetlemekten ve süreci garanti altına almaktan ibaret. İlk açıklamalarda, 500 Türk askerinin çatışmasızlığı gözlemlemek için İdlib’in kuzeybatısına konuşlanacağı, daha aşağıda İran-Suriye varlığının olacağı ve arada da Rusya’nın bulunacağı söyleniyordu.

Ancak bu açıklamalar, tablonun bütününü açıklamaktan hayli uzak.

RUSYA’DAN ABD’YE SALVOLAR

Rusya, daha önce dilini ısırarak söylediği “ABD, El Kaide ve IŞİD’e yardım ediyor” suçlamasını bir süredir yüksek sesle propaganda etmeye başladı.

Rus diplomasisi, Obama döneminde, en hafif ifadeyle “Esad’ı devirmek için ABD Nusra Cephesi’ne göz yumuyor” diyordu. Şimdiyse, IŞİD ve Kaide hakkında söylenenler yenilir yutulur şeyler değil.

Yazının kapsamı Deyrezzor ve IŞİD’le savaşı dışarıda bırakıyor; ancak Rusya’nın ABD’ye yönelik suçlamalarının Deyrezzor ile de bağlantısı bulunuyor.

Suriye ordusu ve müttefiklerinin Deyrezzor kuşatmasını kırması, Fırat’ın doğu yakasına geçmesi ve Irak-Suriye-Ürdün sınır üçgeninde yaşananlar, Şam ve dostlarının zafere bir adım daha yaklaştığını gösteriyordu.

Ancak tam bu sırada ne olduysa oldu ve ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Rakka operasyonunun orta yerinde Deyrezzor hamlesine başladı.

SDG’nin Deyrezzor’da IŞİD’le ne kadar savaştığı başka bir yazının konusu. Bununla birlikte, IŞİD elinde ne var ne yoksa Deyrezzor ve Humus hattında Suriye ordusuna fırlatmaya başladı.

IŞİD saldırılarının yanı sıra, Kuzey Hama’da da El Kaide (yeni adıyla Heyet Tahrir’uş Şam - HTŞ) ve müttefikleri Suriye ordusuna büyük bir saldırı başlattı.

Rusya, Hama saldırısı için ilk kez bu kadar doğrudan bir biçimde adres gösterdi: HTŞ ve müttefikleri, direkt olarak Amerikan istihbaratının yönlendirmesiyle, Suriye ordusunu oyalamak için Hama’da saldırıya geçmişti.

Bu, Astana mutabakatındaki dört çatışmasızlık bölgesinden birisi olan Hama’da ateşkes rejiminin bozulması anlamına geliyordu. ABD, Astana’daki garantör ülkelerden olmadığına göre, mesaj sadece Washington’a yönelik miydi?

Burada kalması mümkün görünmüyor. Zira Rusya’nın Hama’ya cevabı, yoğun bir hava bombardımanı oldu. Moskova’nın Astana’dan bir beklentisi de, “ılımlılarla” El Kaide’nin ayrılması olduğuna göre, ortada bir tuhaflık olduğu görülüyor. Buna aşağıda geleceğiz.

Hama kırsalındaki saldırıların hangi lojistik destekle yapılabildiğini anlamak için haritaya bakmak yeter. Hama’nın kuzey kırsalı ile İdlib’in güneyi arasındaki geçişkenlik, yanı sıra HTŞ’nin gücünü her ne hikmetse İdlib'in güneyine doğru kaydırması, bizi İdlib operasyonundaki şüphelere götürüyor.

HTŞ İLE TSK ARASINDA ANLAŞMA İDDİASI: HEDEF AFRİN Mİ?

Tüm bu gelişmelerin üstüne, TSK’nın İdlib’e keşif birliklerini HTŞ eskortunda sokması soru işaretlerini artırdı.

Türk askerlerine HTŞ militanları eşlik ediyor

Soru işaretlerini güçlü bir biçimde dile getiren kişi, “muhaliflere” yakın olduğu bilinen gazeteci Hassan Hassan oldu. Hassan, Türk ordusunun HTŞ ile koordinasyon halinde Batı Halep’teki Dar el-İzze’ye üç kontrol noktası kurduğunu ileri sürdü.

Gazeteci Musa el-Ömer’e konuşan üst düzey bir HTŞ yetkilisi de, TSK’nın “şimdilik” bu üç kontrol noktası dışında herhangi bir noktayı kontrol etmeyeceğini söyledi.

Musa el-Ömer, HTŞ yetkilisine Türkiye ile bir çatışma bekleyip beklemediklerini de sordu. HTŞ’linin cevabı şu: “Hayır. Şimdiye kadar işler iyi gitti, Türkiye pozisyonunu değiştirmediği müddetçe.”

HTŞ’nin müttefiklerinden Nureddin Zenki grubunun bir komutanı da, TSK’nın HTŞ eskortunda Afrin’in güneyindeki Deyr Sim’e doğru gittiğini söyledi.

Syria Deeply'ye konuşan "muhalefet" yanlısı Charles Lister da, HTŞ ile Türkiye'nin, Atme'den Dar el-İzze ve Anadan'a uzanan hatta TSK'nın bir tampon bölge oluşturması konusunda anlaştığını ileri sürdü. Lister, HTŞ ile Türkiye arasında "üç ya da dört" görüşmenin yapıldığını da sözlerine ekledi.

HTŞ ve müttefiklerinin yaptığı açıklamalarda da, Türkiye yerine “Rusya ile işbirliği yapanlar” hedef alındı. Bu, TSK’nın birlikte faaliyet yürüttüğü Fırat Kalkanı grubu oluyor.

Fırat Kalkanı mensubu ÖSO’cularınsa, TSK’nın doğrudan müdahalesi olmadan, El Kaide karşısında hiçbir şansı bulunmuyor. Dahası, ÖSO’cuların HTŞ ile savaşmak istediğine dair de hiçbir işaret görülmüyor. Bir “cephe” olarak tasarlanan HTŞ’de, Nusra’nın yanı sıra Nureddin Zenki (Temmuz ayında ayrıldı), Ceyş’ül Sünne, Ensareddin Cephesi ve Liva el-Hak da yer alıyor.

Bu durumda, TSK’nın HTŞ ile -bazı iddialar dışarıda tutulursa- çatışmadan Afrin’in güneyine ve Halep’in batısına konuşlanması, TSK’nın İdlib’de çatışmasızlık rejimini YPG’yi Afrin’de çevrelemek için kullanıp kullanmadığı sorularını akla getiriyor. Türkiye, her ne kadar El Kaide ve uzantılarını “terör örgütü” saysa da, görünen o ki, HTŞ’yi “ulusal güvenlik tehdidi” olarak görmüyor.

TSK’nın Halep'in batısında konuşlandığı bölgenin, hem Hatay’a sızmayı engelleme, hem de Halep’ten başlayıp Zehra ve Nubbul’dan Afrin’e uzanan ikmal hattına yönelik olası bir saldırıyı başlatma şansına sahip olduğu görülüyor.


TSK'nın kontrol noktası oluşturduğu bölge. Dar el-İzze, Atme-Dana ve Anadan arasında stratejik bir noktada bulunuyor. Burası, Afrin'e yönelik olası bir operasyon için de önemli bir kalkış noktası görevi görebilir.

Bu noktada, HTŞ’nin gücünü İdlib’in güneyine aktarması da anlam kazanıyor. TSK ile büyük çapta bir çatışma ihtimali görmeyen El Kaide, olası Hama saldırıları için “emre hazır” bir biçimde yığınak yapıyor.

Üstelik HTŞ tarafı, Türkiye ile temas kurduğu gerçeğini de inkâr etmiyor. Geçen ay üst düzey bir Kaide yetkilisi, yalnızca Türkiye’nin adını vererek, örgütünün “başkasının ajanı olmaksızın” yabancı ülkelerle ilişki kurmak için temaslara başladığını doğrulamıştı.

Dahası, “muhalif” bir kaynak, Zaman al-Wasl, HTŞ ile TSK arasında İdlib’deki kontrol noktalarının devri için müzakere yapıldığını, ancak bu görüşmelerin olumsuz sonuçlandığını da iddia etti.

Er-Rai gazetesinin Ortadoğu şefi Elijah J. Magnier de, TSK’nın güvendiği güçlerin askeri yetersizliği ve IŞİD’le savaş örneğinde TSK’nın da yeterli gücü gösterememesi nedeniyle, Ankara’nın İdlib’de El Kaide ile topyekûn bir savaşa yanaşmayacağını yazdı. Magnier’e göre Ankara’nın beklentisi, ya HTŞ’nin kendi isteğiyle İdlib’den çıkması, ya da başka bir form altında İdlib’i kontrol etmeye devam etmesi.

İddiaların ne kadarı doğru, ne kadar yanlış, tamamen kestirmek mümkün değil. Ancak bütün bunların, TSK açıklamasında geçen “Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları bölgedeki görevlerini Astana sürecinde garantör ülkelerce mutabık kalınan angajman kuralları çerçevesinde sürdürmektedirler.” ifadesiyle pek uyumlu olmadığı görülüyor. İran, Rusya ve Suriye’nin İdlib’de HTŞ varlığını ilanihaye kabul edeceğini beklemekse, Ankara’daki karar alıcıların yeni bir kumara giriştiğini gösteriyor.

BİLAD’ÜŞ ŞAM’DA EL KAİDE’NİN GELECEĞİ

HTŞ’nin tüm Suriye çapında 30 bin militanının olduğu, bunun da 20 bininin İdlib’de bulunduğu tahmin ediliyor.

Türkiye sınırında Cisreşşuğur’dan Bab el-Hava’ya kadar olan bölgeyi süreğen bir şekilde kontrol eden HTŞ, ÖSO’nun yanı sıra Cund’ül Aksa gibi güçlü grupları da dağıtmayı başarmıştı. Türkistan İslami Partisi ve Ecnad Kavkaz gibi yabancılardan oluşan cihatçı gruplarla da Lazkiye ve İdlib’de ittifak yapan HTŞ’nin, İdlib’den (ve Suriye’den) zayıf ve şekilsiz ÖSO’cular vasıtasıyla atılması mümkün değil.

Belki de zaten, El Kaide’nin Levant bölgesinden atılması istenmiyordur!

Doğrusu, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri de, İdlib’de (ve Suriye’de) “İslâm Devleti” tarzı bir El Kaide emirliği kurmak yerine başka bir model önermişti: “Bilad’üş Şam’da cihadın stratejisi, gerilla savaşına odaklanmalıdır… Saha egemenliği sağlamakla uğraşmayın.”

HTŞ’den Nureddin Zenki’nin ayrılması, bir başka El Kaide kökenli örgüt Ahrar’uş Şam’ın gruba dahil edilememesi ve ezilmesi, eski bazı Ahrar’cıların HTŞ’den ayrılması, deri değiştirmiş El Kaide olan HTŞ’nin kendi köklerine doğru daraldığını gösteriyor.

Bunda Katar ve Türkiye’nin payı da yabana atılmamalı. Türkiye’nin istihbarat operasyonlarıyla Kaide’cileri hedef almaya başladığı iddiası ile yabancı cihatçıların örgütlendiği Ecnad Kavkaz gibi örgütlerin Suriye operasyonlarını durdurması, HTŞ’nin yeni bir stratejiye doğru yönelmesini zorunlu kılıyor.

Ancak HTŞ’ye karşı savaşabilecek konvansiyonel olmayan bir unsur da bulunmuyor. Usame bin Ladin’in oğlu Hamza bin Ladin’in 11 Eylül saldırılarının yıl dönümünde yayımlanan sesli mesajında, Suriye cihadından vazgeçilmemesi gerektiğinin altı çiziliyor ve “mücahidlere” asla barış anlaşması imzalamamaları telkin ediliyordu. Hamza, “ABD, Rusya ve onların Rafızî müttefikleri” ile işbirliği yapan “muhaliflere” de çağrıda bulunarak, taraflarını seçmelerini istiyordu.

Neticede, bir “Kaide emirliği” olarak İdlib’den ve Suriye’den El Kaide’nin çıkartılması için, hayat damarlarının kesilmesi ve kararlı bir mücadele gerekiyor. Türkiye’nin Astana mutabakatı çerçevesinde giriştiğini söylediği harekâtın ise, bu amaçla düzenlenmediği görülüyor. Ankara, ne “ılımlıları” HTŞ’den ayırmaya çok gönüllü, ne de HTŞ’yi Bilad’üş Şam’daki en önemli kalesi İdlib’den zorla çıkartmaya…

Zaten devletin ajansı AA'nın yaptığı habere bakılırsa, HTŞ "yerel grup" ya da "rejim karşıtı grup"; dahası, TSK'nın da "yerel gruplarla çatışması beklenmiyor..."