Stratejik yalanlarımızla hayat bulan düşmanlarımızdan, dostça(!) adımlar...



ID:20842
Yayınlanma:
11 Eki 17

PYD’ye karşı Barzani ile kol kola girildi. 100 kişiden oluşan ABD armalı özel bir peşmerge birliği Türkiye’den Suriye’ye gitti. Seçim mitinglerine davet edildi. Birlik ve beraberlik karelerden oluşan bir gücü halkımıza deklare ettik. Biz artık bir bütündük, bölgenin gerçek sahibi olduk. Herkes artık elimizin altında, güvenilirliğimizin teminatı altındaydı. Hal böyle olunca Barzani Türkiye’ye geldi, şimdi kıyametleri kopardığımız Kürdistan bayrağı havaalanında göndere çekildi, hem de Kürdiyle, Türkiyle selam durarak… herşey kontrolümüz altındaydı, gerçekten de öyle miydi?

Her şey meşru bir ülkenin devlet başkanı olan Beşşar Esad'ı devirme hırsıyla başladı. Oysa aynı cephede yer alan dostlarımızın hedefi daha da başkaydı. Hem Esad’ı devirmek, hem de bölgeyi yeniden dizayn etmek istiyordu. Bir taşla birkaç kuş vurma hesapları içindeydi.

Dostlarımızın hesabı tuttu mu? Fazlasıyla… bizim hesabımız? Gelin birlikte bir göz atalım.

Bir kere “dost ve kardeş” olan Esad, bir anda “zalim ve diktatör Esad” oluverdi. Daha birkaç yıl öncesine kadar kendi ülkelerinde başörtülü oldukları için, dindar oldukları için okuyamayan çocuklara kapılarını sonuna kadar açan Esad, bir andan “din düşmanı Esad” oluverdi. Camp David anlaşmaları kapsamında İsrail ile varılan anlaşmaya ve bu anlaşmada imzası bulunan Arap yöneticilerle aynı karede yer almayan, İsrail’in işgaline karşı direnen tek Arap ülkesi, İsrail’in işgaline karşı mücadele eden Direniş Cephesine destek veren tek isim iken, bir anda “İslam düşmanı, diktatör ve halkını katleden Esad” oluverdi.

Bu replikleri kim hangi amaçla tasarladı? Bu replikleri bu toplumun kulağına kim üfledi? Kurgulanan bir oyun olduğunu bildikleri halde kim veya kimler hangi amaç ve menfaat karşılığında çarpıtılarak gerçeklerden uzaklaştırdı, Müslümanları bu büyük yalana inandırdı?

Birinci körfez savaşından itibaren dostlarımız tarafından gerçekleştirilen bombalama eylemlerinin görüntülerini kim veya kimler hangi gerekçelerle Suriye’de olduğuna dair servis etti?

Söylenecek çok şey ve cevaplandırılması gereken onlarca soru var. Ancak bu saatten sonra soru sormanın hiçbir yararı olmayacaktır. Çünkü yıllar önce dile getirdiğimiz konular ve bu gün için oluşturacak sıkıntıları dile getirdik durduk. Ne sesimizi duyan oldu ne de kaygılarımızın haklılığına dair bir az olsun kulak astılar. Aslında ne dediğimizi ve kaygılarımızın ne olduğunu çok iyi biliyorlardı, fakat dostlarımıza olan saygı ve itaatleri nedeniyle üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmaları gerekiyordu. Efendilerine daha layık olabilmek adına…
 
Bizler ise bu süreçte söylediklerimizden dolayı “hain, ajan ve din düşmanı” olarak tanımlandık. Bizi öyle anlattılar, mazluma düşman, zalimlere destek ve “İslam” adına savaşan mücahitlere iftira atmakla, onları itibarsızlaştırmakla suçladılar. 

Bugün gelinen yer, ne acıdır ki bizim yıllar önce ısrarla hatırlattığımız korkunç planın gün yüzüne çıkacağı gün olması… “Komşularla sıfır sorun” adımlarıyla koyulduğumuz yolda, bütün komşularımızla düşman olduk. Ekonomiden siyasete, kültür-sanattan askeri ilişkilere kadar herşey yok oldu. “Derin strateji” denen uyduruk ve kıytırık düşünce, bugün bu toplumun ayağına takılmış pranga haline getirildi.

Kimse kusura bakmasın ama bütün bunların yaşanacağı bilindiği halde hareket edildi. Bu kaynayan kazanın altına odun taşıdık, çorbada bizim de tuzumuz olsun deyip karıştırdık. Şimdi hep birlikte bedel ödüyoruz. Dört yanımız ateş çemberi haline geldi. Bu ateş çemberini yakan dostlarımız olduğunu bile bile susuyoruz.

Suriye, Irak, Yemen… Bu ülkeler talan edildi, şimdi de yeni haritalarla imar ediyor!

Ve bunlar olup biterken biz sevinç çığlıkları atıyorduk, ne de olsa neo-osmancılık hayalleriyle yeniden üç kıta’ya, oradan da tüm dünyaya hükmedecektik. Yeniden mazlumun umudu, kimsesizlerin kimsesi olacaktık. Yeryüzüne yeniden adalet getirecektik. 

Getire getire koca bir hayal kırıklığı, gözyaşını ve ölümü getirdik.

Hatırlayın!
O kadar coşmuştuk ki, o kadar sarhoş olmuştuk ki, aklımız başımızdan alınmıştı adeta, öyle ki birileri yeni haritalar çizerken, bizler yeni şehirleri ele geçirip plaka belirliyorduk. 

82 Şam, 83 Idlib, 84 Bağdat, 85 Mekke…

Barzani referanduma gidince, plakalarımız aynı ancak fethedeceğimiz şehirlerin adları değişti; 82 Kerkük, 83 Musul, 84 Telafer, 85 Raqa…

Bağdat yönetiminden çalınan petrol Türkiye üzerinden İsrail’e aktarıldığında “Dost ve Müttefik” olan  Barzani, referandumla birlikte düşmanımız oldu. 

Irak’tan çalınan petrol ve Bağdat yönetimine karşı yıkıcı plan düzenleyen Barzani, Nuceyfi , Ebubekir Bağdadi ve Tarık El Haşimi’ye bütün gücümüzle destek verdik, buna itiraz eden ve uyarıda bulunan merkezi hükümetin başbakanına da ayar verdik; Kuzey Irak’ta kurulu bir düzen var, askeri var, polisi var, bayrağı var, elbette onlarla hareket edeceğiz, dedik. Yetmedi, “sen kimsin” dedik…

Kerkük’e karşılık Musul IŞİD’e verildiğinde “öfkeli gençler” dedik, olası bir iç rahatsızlığa karşı “sünni öfke” dedik.

Sonra mı?

PYD’ye karşı Barzani ile kol kola girildi. 100 kişiden oluşan ABD armalı özel bir peşmerge birliği Türkiye’den Suriye’ye gitti. Seçim mitinglerine davet edildi. Birlik ve beraberlik karelerden oluşan bir gücü halkımıza deklare ettik. Biz artık bir bütündük, bölgenin gerçek sahibi olduk. Herkes artık elimizin altında, güvenilirliğimizin teminatı altındaydı. Hal böyle olunca Barzani Türkiye’ye geldi, şimdi kıyametleri kopardığımız Kürdistan bayrağı havaalanında göndere çekildi, hem de Kürdiyle, Türkiyle selam durarak… herşey kontrolümüz altındaydı, gerçekten de öyle miydi?

Değildi tabi ki!

Ama İsrail ve dostlarımız böyle istediği için öyle görünmeliydik. Hani şu Barzani’nin sağında oturan Siyonist ajanı, sol tarafında oturan Fransa temsilcisi dostlarımız… 

Hah işte onlar, aslında bizim düşmanımızdı ve fakat diğer düşmanımızla bize karşı plan kuruyorlarmış da, biz yeni farkına vardık. “Demek ki yanılmışız” demeye getirdik. Olsun, yabancı olduğumuz bir terim değildi, daha önce çokça kandırıldığımız için, Barzani de bu açığımızı keşfetmişti. Üstelik kadim dostumuz İsrail’le birlikte bunu yaptı.

Bizim de elimiz armut toplamıyor ya! Bastık narayı, çektik restimiz ve “bir gece ansızın gelebiliriz” dedik. Demesine dedik de kimse ciddiye almayınca, imdadımıza Devlet bey yetişti; 5 bin ülkücüyle Erbil’e girmeye hazırdır, dedi…

Aslında hepsi oynanan oyunun farkında ve herkes kendisine verilen rolü oynuyor. Oyunun sonucu nereye varacağını bilemeyen biz seyirciler ise, kendimizce rol çalıyoruz;

"sen gücünün farkında değilsin, inanıyorsan bölgenin lideri olduğunu göreceksin!"

Bu agresif çıkışımızı bile "dost ve müttefik" ağabeylerimiz tasarlamıştı. Farkında olmadığımızı varsayarak…

Bizi buralara sürükleyenler, nedenler ve dostlarımızca tasarlanan entrikalar… Yeniden dirilmek adına “Arap Baharı” kapsamın kurdurulan hayallerimiz bir bir soldu. Bütün stratejilerimiz drama dönüştü, şimdi de dizimizi dövüyoruz.

Oysa ne güzel ve ne büyük hayallerle başlamıştık. Sabah namazını cemaat halinde, üstelik peygamber ordusu olan askerimizle Şam’da kılacaktık.

Olmadı işte, nasip değilmiş demek ki… Teselli ederken kendi kendimizi birden etrafımızda bir çember oluşturulduğunu fark ettik. Bölgeyi içine alan bir ateş çemberi…

Oysa bütün bu olup bitenlere biraz da müsebbibi bizdik, ektiğimiz biçiyorduk ve “men dakka dukka” aynası bize çevrilmişti. 

Her şeyi baştan sona kadar izliyoruz şimdi:

Özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışılan ülkelerin altına dinamitler yerleştirildi ve etrafımız kanlı bir tarihe sahne oldu. Evleri başlarına yıkılan insanlar, grup halinde tecavüze uğradı. Kadın, erkek, çocuk ve yaşlı halk katliamlara uğradı. Geride kalanlar yurtlarından sürüldü, yoksullaştırıldı, perişan edildi. 

Emperyalizmin yaktığı ateşe yerli dostlarımız olan Suud hanedanlığı, Katar, BAE ve güdümündeki ülkeler de odun taşıdı. O ateş her haliyle şimdi bizi sarmış durumda. "müttefik" diye bize yutturulan sio-emperyal güçler ise, bizi tarihin çöplüğüne atmak için bütün şeytani planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. 

Bizler de kendi aramızda oluşturulan ihtilaflarla boğuşuyoruz. Bu ihtilafların mimarları da yine bizim dost ve müttefik ağabeylerimiz...

Bunu nasıl yaptılar?

Mikro milliyetçilikten, mikro mezhepçilik projeler hayata geçirildi. Dostlarımızın bu planlarını "vahyi" sanan bizimkiler, büyük bir arzuyla halka tebliğ ediyorlardı. Bu kutsal davanın bilincinde olan ne kadar ruh hastası varsa fevç fevç cihada koşuyorlardı. Mezhepçi mücahitler İslam dünyasına bıraktığı miras yüz yıllarca taze kalacaktır. Bu bile dostlarımızın en büyük kazanımlardandır. Müslümanlar için ise, asırlarca kapanmayacak bir fay hattı olarak kalacaktır. Bu fay hattında artık ne kadar kan akacak bilemeyiz…

Tekbirlerle kıyama durdular, akın akın yürüdüler, İslam'ı muzaffer kılmak için, "şehadet" diye haykırdılar. Köyleri, kasabaları, şehirleri fethettiler. Yaktılar, yıktılar, ganimetleri paylaştılar. Erkekleri öldürülmüş kadınları "islam”ın esaslarına göre" cariye ettiler.(kendilerince uydurdukları İslam)

Geride kalan "kafir"leri de öldürdüler...

Bütün bu yapılanları mubah (şirin) göstermek için de, "ensar-muhacir" masallarını anlattılar. Onları yurtlarından edenler de kendileriydi. Çünkü onlar gelmeseydi dostlarımız hedefine nasıl ulaşacaktı? 

Geldiler, bıraktıkları yerleri de dostlarımıza bıraktılar. Daha rahat çalışsınlar diye.

Buralara yerleşen dostlarımız şimdi bizim gözümüze parmağını sokmaya çalışıyor. Bizler ise ısrarla dost ve düşmanı karıştırmaya çaba gösteriyoruz. Dostlarımızı düşman, düşmanlarımızı dost gösterenler, bugün en üst perdeden ses tonunu yükseltenler olduğunu unutmayalım…

Düşmanlarımızla dost olanların birgün bize düşmanlık ettiklerini anladığımızda, gerçek dostlarımıza tattırdığımız acılar bir bir yüzümüze çarpacaktır.

Bunları belirttikten sonra çözüm nedir? onu da söyleyelim; Özelikle son iki yıldır sürdürülen Astana görüşmeleri bu anlamda önemli bir adımdır. Masanın etrafında olan üç ülke var; İran, Türkiye ve Rusya. Zaten ABD'nin PYD'ye yanaşması, Türkiye'ye ters düşmesi, İran'la varılan nükleer anlaşmayı iptal etmeye çalışımasının nedeni de budur. Ortadoğu'da bütün kanlı eylemlerin aktörleri ABD ve İsrail olduğunu hepimiz biliyoruz. Hatta 15 Temmuz ihanet darbesinin arkasında Amerika'nın olduğunu hükümet yetkilileri tarafından da dile getirilmiştir. İsrail'in de bu darbe girişiminde aktif olduğu da bilinen bir gerçektir. Kanlı eylemlerin kimin işine yarıyor diye kendimize sorduğumuzda, cevabımızın şu olması gerekiyor; ABD-İSRAİL ve onlarla siyasi, ekonomik, askeri işbirliği yapanların işine yarıyor.

Görünen odur ki, Astana görüşmeleri bu hakikatleri de masaya koymuştur. Burada kısa vadeli bir tespitte bulunmak yerine, Türkiye'nin ABD tarafından sıkıştırıldığı bir dönemde Türkiye'nin tavrı ne olacağına bağlı. Dik durduğu takdirde bölgenin güçlü ülkesi olmakla birlikte, dünya siyasetinde önemli bir aktörü haline gelebilir. Bu sebeple Astana görüşmelerinde İran ve Rusya tarafından masaya konulan şartların ve stratejik adımların Türkiye tarafından da ciddiye alınmalı. Hata şunu söyleyelim; Türkiye bu masada oluşturulan stratejiyi benimsediği için şuan kuşatılıyor.

Idlib'e girmesi de Astana görüşmelerinin bir sonucu olduğunu söylemekte yarar var. Yukarıda değindiğimiz yıkım sürecinde rol alan silahlı grupların Türkiye üzerinden Suriye'ye girdiği, dolayısıyla bu unsurlarla Türkiye'nin mücadele etmesi istenmiş olabilir. Ayrıca Suriye ve Rusya askerleri tarafından kuşatılan unsurların imhası kaçınılmazdır. Etrafı kuşatılan silahlı unsurların Reyhanlı üzerinden Türkiye'ye kaçmaları ve buradan da geldikleri yere geri gitmelerinin önünü kesmek için varılan bir anlaşma sonucu olabilir.

Dolayısıyla bundan sonraki süreci ivedilikle takip etmekte yarar vardır. Bana kalırsa Türkiye daha önce düştüğü yanlışları bertaraf etme çabasına girecektir. Kurulan Astana ittifakı ile birlikte bölgede yeni bir değişim mümkündür.

Barzani tarafından gerçekleştirilen referandum süreciyle birlikte oluşturulmaya çalışılan Bağdat Paktı ise, ABD,İsrail ve bu cephede yer alan güçleri büyük bir sıkıntıya sokacaktır.

Burada Türkiye'ye büyük işler düşmektedir:

Başta incirli hava üssü olmak üzere ABD'nin üslerini kapatmak, ABD'nin kontrolü altında olan NATO üslerini kapatmak, İsrail'İn can güvenliğini sağlayan Kürecik Füze kalkanını sökkmek, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmek ve herşeyden önemlisi komşularıyla bozulan ilişkileri yeniden onarmak olacaktır.

Selam ve dua ile…