Düşünce ve Alıntı Yazılar Suriye direnişi ve İsrail’in durduğu yer



ID:26
Yayınlanma:
29 Şub 16

Oluşturulan algı ve doğan sonuçlar ele alındığında, doğan sonuçlar daha çok gündeme getiriliyor. Hal böyle iken, toplumun algısı da bu eksende oluşmasına neden oluyor. Bunun en bariz örneğini Türkiye’den vermek mümkün ve yeterlidir. İktidarda olan İslamcı parti, bu iktidarın oluşturduğu havuz medyası ve sunduğu imkanlarla yönlendirdiği STK’lar…Kamuoyu bu üç kurumun takdir ettiği şekilde bilgilendirilip, yönlendiriliyor.

Arap Baharı diye bize yutturulmaya çalışılan BOP’un detaylarına girmeyeceğim. Bu plan-projenin nasıl hayata geçirildiği üzerinde durmanın daha doğru olduğunu düşünenlerden biriyim. Dolayısıyla sahnedeki oyunculardan ziyade, sahneye konulan oyunun senaristlerinin kim olduğuna bakmak lazım diye düşünüyorum.
 
Öncelikle Ortadoğu’daki gelişmeleri ele aldığımızda iki cepheden bahsedebiliriz. Bu iki cephenin kimlerden oluştuğuna değil, İsrail’in nerede durduğunu görmemiz lazım. Benim için en önemli ve belirleyici kısım da budur. İsrail’in nerede durduğunu görebilirsek, onun yanında saf tutanları da görmüş olacağız.
 
Neden İsrail?
 
Eğer gerçekten de Kuran’ın dikkat çektiği Yahudilik ve Siyonizmi doğru anlayıp, tanıyabilirsek ve Kuran’ın sunduğuyla tatmin olabiliyorsak başka bir delil aramaya gerek yok diye düşünüyorum.
 
Suriye’deki gelişmeleri de bu açıdan değerlendirirsek, İsrail’in rolünü ve bu rolün daha iyi icra edilmesi için kullanılan figüranların kimler olduğunu anlayacağız.
 
Suriye’de sürdürülen vekâlet savaşını da bu eksende değerlendirmek lazım. Esad’ın diktatörlüğü, halkın özgürlükleri ve ekonomik durumları ve buna benzer bahaneleri bir tarafa bırakıp, İsrail bu durumdan nasıl bir kazanım elde ediyor, ona bakalım.


 
NUSRA örgütü tarafından kimyasalla katledilen sivil halk...

Birinci Arap-İsrail savaşıyla birlikte bölgede cereyan eden hareketlenmelerin neticesinde işgalci bir devletin kurulduğunu görüyoruz. Yani işgal öncesi kabul edilemeyen bir devlet, yapılan savaşla kendi meşruluğunu savaştığı Arap devletlerle kazanmıştır. Yani İsrail’in Müslüman ülkeler tarafından, daha doğrusu Arap devletleri tarafından tanınması yapılan bu savaşla gerçekleşmiştir.
 
Devamında Camp David sözleşme yapıldı.
 
17 Eylül 1978 tarihinde imzalanan Camp David anlaşması İsrail işgal devletiyle Arap dünyası arasında uzlaşma sürecinin kapısını açan ilk anlaşma niteliği taşımaktadır. Gerçi Mısır bu anlaşmayı imzaladığında Arap dünyasında bir süre yalnızlığa itilmiş, çeşitli tepkilerle karşılaşmıştı. Ancak bir yandan da Arap toplumlarının başına musallat edilen uzaktan kumandalı yönetimlerin işgalci siyonistlerle uzlaşma içine girme özlemlerini pratiğe dönüştürme çabalarının da önünü açmış oluyordu. Bu yüzden sanıyoruz Mısır, Camp David anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra başlayan tepkilerin çok sürmeyeceğini biliyordu. Bu anlaşmanın üzerinden 15 yıl geçtikten sonra 13 Eylül 1993 tarihinde FKÖ, Oslo İlkeler Anlaşması'nı imzalayarak işgalci siyonist devleti resmen tanıdı. Onun üzerinden bir yıl geçtikten sonra da Ürdün, Akabe anlaşmasını imzalayarak o da işgal devletini resmen tanıdı ve onunla diplomatik ilişkileri fiilen başlattı.
 
Şimdi sözde özerk yönetim işgalcilerle nihai anlaşmaya varmak için görüşmeleri başlatmış bulunuyor. İşte bu yolun yani "barış" adı altında siyonist işgali meşrulaştırma, Filistinlilerin gasp edilen haklarının geri verilmesinin önünü tıkayan uzlaşma yolunun başlangıç noktasını teşkil eden Camp David anlaşması oldu.
 
 
1973'te gerçekleşen Yom Kippur Savaşı'ndan sonra imzalanan mütâreke anlaşmasının ardından Amerika'daki yahudi lobisinin ileri gelenlerinden olan ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger Mısır'la İsrail arasında bir mekik diplomasisi başlattı. Bu diplomasinin ürünü de 17 Eylül 1978 tarihinde imzalanan Camp David anlaşması oldu.
 
Anlaşmaya göre İsrail 1967 Haziran savaşında işgal ettiği Sina yarımadasından çekilecek buna karşılık Mısır, İsrail'i resmen tanıyacak ve onunla diplomatik ilişkileri başlatacaktı. Böylece ilk kez bir Arap ülkesi İsrail'i resmen tanımış ve işgal ettiği topraklar üzerindeki gayri meşru varlığını meşru bir varlık gibi kabul etmiş oluyordu. Anlaşma Gazze ve Batı Yaka bölgeleri hakkında ise tam bir açıklık getirmiyordu. Bu konuda sadece beş yıl içerisinde bu bölgelerde bir özerk yönetim kurulması için gerekli altyapı oluşturulması için çalışılmasını öngörüyordu. Ancak bu madde bağlayıcı nitelik taşımadığından sadece göstermelik bir mahiyet arz ettiği ortadaydı. Zaten gelişmeler de bu bölümün anlaşmaya öylesine eklendiğini ortaya çıkardı.
 
Camp David anlaşması öncelikle İsrail'e işgal ettiği Filistin toprakları üzerinde meşruiyet kazandırma amacı taşıyordu. Bunun yanı sıra bu anlaşmayla İsrail, Arap ülkelerinin en güçlülerinden sayılan Mısır'ı devre dışı bırakmış oluyordu. Böylece İsrail, Mısır tarafını güvenceye aldığından Filistinliler üzerine daha fazla yüklenme imkânı bulacaktı.
 
Camp David anlaşması İsrail işgal rejimine Kudüs'le ilgili Yahudileştirme ve gasp işlemlerini yoğunlaştırması için fırsat vermiştir. Çünkü anlaşmada Siyonist işgal yönetimi Kudüs konusunun anlaşma dışında tutulmasını istedi. Bundaki amacı ise şehirdeki gasp ve Yahudileştirme faaliyetlerine zaman kazandırmaktı. Mısır yönetimi bunu kabul ederek Kudüs davasına ihanet etti. Aynı ihaneti Kudüs konusunu "nihâi anlaşma merhalesi"ne bırakmak suretiyle Oslo İlkeler Anlaşması'na imza atanların da tekrar etmeleri oldukça ilginçtir. İsrail'in o zamanki İskân bakanı şimdiki Dışişleri bakanı David Levy 1981'de yaptığı açıklamada Kudüs çevresinde 1979-81 yılları arasında Yahudiler için sekiz bin daire inşa edildiğini söylemekten çekinmemişti.
 
Arap ülkeleri başlangıçta Camp David anlaşmasına tepki gösterdiler ve Mısır'la ikili ilişkileri kesme kararı aldılar. Ancak bu boykot uzun sürmedi ve ABD'nin oyunlarıyla Arap ülkelerinin Mısır'a karşı uyguladıkları boykot kademe kademe kırıldı.
 
Camp David anlaşmasıyla birlikte başlayan Mısır - İsrail ilişkileri Mısır'ın başına çeşitli dertler de açtı. Bunların başta gelenleri de uyuşturucu belâsıdır. Mısır kapılarının İsrail'e açılmasından sonra bu ülkeye rahatlıkla girebilen İsrail pasaportlu uyuşturucu tâcirleri Mısırlı gençler arasında uyuşturucunun hızla yayılmasına sebep oldular. Camp David anlaşmasından sonra bu ülkede uyuşturucu kullanımı hızla arttı. İsrail'in uluslararası uyuşturucu mafyasıyla işbirliği içinde olduğu 1989'da Kolombiya'da yaşanan uyuşturucu savaşıyla da ortaya çıktı. Camp David anlaşmasından sonra Mısır'da uyuşturucu ticaretinin bir hayli mesafe katettiği bunda da en önemli rolün uyuşturucu ticaretiyle uğraşan İsrail ajanlarına ait olduğu Mısır emniyet müdürlüğü tarafından da dile getirilmiştir. Emniyet müdürlüğünün açıklamalarında söz konusu anlaşmadan sonra birçok İsrail ajanı Sina yarımadasına kaçak giriş yapmaya çalışırken yakalandı. Bunların bazılarının uyuşturucu ticaretiyle uğraştığı belirlendi. Mısır'ın İsrail'le barış anlaşması imzalamasından sonra uyuşturucu belâsının yanı sıra fuhuş ticareti, para sahtekârlığı ve benzer dolandırıcılıklarla da iyice başı derde girdi. Mısır Limanlar Güvenliği Dairesi'nin suçlar masası tarafından yapılan açıklamada bu ülkeye sahte para sokulması işlemi 1978'den sonra İsrail ajanları tarafından başlatıldı.


 
NUSRA militanı İsrail hastanesinde tedavi edilirken, Netanyahu ziyaret ediyor...

Gelinen noktada İsrail işgal kuvvetleri yayılmacı politikasından vazgeçmemiş, buna engel olan her kim olursa olsun bir şekilde bertaraf etmiştir.
 
Son 10 yılda bu durum tersine döndü. Çünkü işgalle birlikte İslam dünyasında da bazı gelişmeler yaşandı. İran İslam inkılabıyla birlikte Filistin davası da gündeme geldi. İran’da gerçekleştirilen devrim, aynı zamanda Filistin’in de özgürlüğü demekti. Rahmetli İmam Humeyni hiçbir zaman Filistin davasını İran inkılabından ayrı tutmadı ve İran’daki devrim ancak Filistin toprakları özgürleştirildiğinde tam manasıyla yerine oturmuş olacaktı.
 
Peki, söz konusu Filistin’in özgürlüğü ise, İran devrimden sonra ne yaptı?
 
Bu soruya cevaben vereceğimiz birkaç isim ve bu isimlerle gelişen direniş hareketlerini ele aldığımızda yeterli bir cevap olacağını düşünüyorum.
 
Şehit Dr.Fethi Şikaki, Şehit Abbas Musevi, İzzettin El Kassam, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyin, Şehid Şeyh Ahmed Yasin, ehid Prof.Dr.Abdulaziz Rantisi, Şehit Cemal Mansur, Şehid İsmail Ebu Şenneb, Şehid Nizar Abdulkadir Reyyan, Şehit İmad Muğniye, Şehid Şeyh Ragıp Harp, Şehit Hadi Nasrallah, Şehit Cihat Muğniye ve adını şuan aklıma gelmeyen diğer direniş şehitleri…şuan hala hayatta olan isimleri saymaya gerek yok (Allah onlara hayırlı, bereketli uzun ömürler versin)
 
Bu yüce isimlerin mensubu olduğu hareketler ise, İslami Cihad, İzzettin El Kassam, Hamas, Hizbullah… Kuşkusuz bu hareketleri kayıtsız şartsız destekleyen iki devletten bahsedebiliriz. İran ve Suriye.


 Yaralı NUSRA milisleri isrial hastanelerine taşınıyor...
 
İşte bütün mesele bu iki ülke ve bu iki ülkenin desteklediği direniş hareketleridir. İsrail’in de, Amerika’nın da, Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkelerinin üzerinde durduğu durum da budur.
 
İsrail’i direk hedef alan bu saydığım cephenin adı ise Direniş cephesidir. İsrail’in varlığını tehdit eden cephe de budur. Dolayısıyla İsrail’in İşgaliyle birlikte bölgedeki stratejiler bu korsan devletin bekası temelinde ele alınır.
 
Son 10 yılda bazı dengeler değişti. İsrail’in varlığı her anlamda en çok sorgulandığı ve hedef alındığı dönemdir. Çünkü her açıdan donanımlı bir direniş cephesi oluşmuştur. Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas, İslami Cihad, bu hareketlere topraklarını sunan Suriye, bu direniş hareketlerini doğrudan destekleyen İran…
 
2006 yılında Hizbullah-İsrail savaşı en önemli savaş olarak tarihe geçti. Yenilmez olan İsrail ordusu Hizbullah karşısında ağır bir darbe alarak yenilgiyi tatmıştır. Aradan iki yıl geçti ikinci yenilgisini Hamas’tan aldı. Bu yenilgiler İsrail’in dünya kamuoyunda da varlığı tartışılmasına neden oldu. Durum bu iken, İsrail boş durur mu? Bölgede bir kaos İsrail’in tek seçeneği oldu ve onu yaptı. Can güvenliğinin yolu Suriye ve İran’dan geçiyordu. İsrail direk cephe alacağına, İslam ülkeleri üzerinden yapmayı uygun gördü. İşte bu süreçte kimin nerede durduğuna bakmalı…
 
 
Ben bu pencereden bakıyorum. Arap Baharı veya BOP projesi hayata geçirilirken, doğan sonuçlardan ziyade, oluşturulmak istenen algıya bakıyorum.
 
Oluşturulan algı ve doğan sonuçlar ele alındığında, doğan sonuçlar daha çok gündeme getiriliyor. Hal böyle iken, toplumun algısı da bu eksende oluşmasına neden oluyor. Bunun en bariz örneğini Türkiye’den vermek mümkün ve yeterlidir. İktidarda olan İslamcı parti, bu iktidarın oluşturduğu havuz medyası ve sunduğu imkanlarla yönlendirdiği STK’lar…Kamuoyu bu üç kurumun takdir ettiği şekilde bilgilendirilip, yönlendiriliyor.
 

 IŞİD militanı Ş.Urfa'da tedavi edilirken...

Suriye olayları değerlendirirken üzerinde durulması gereken, İsrail’in nerede durduğu ve durduğu yere ne kadar uzak ve yakın duran devlet ve isimlere bakmak yeterlidir. Ancak bu şekilde Suriye direnişi ne için yapıldığı ve Suriye’ye kimlerin ne için saldırdığını anlayabiliriz.
 
Bunları anladığımız takdirde, ÖSO,NUSRA,IŞİD, AHRAR’UŞ ŞAM ve diğer bütün yapılanmaların sadece birer isimden ibaret olduğunu görebiliriz. Ancak ne acıdır ki bahsettiğim bu isimlerin İslami bir kisveyle sunulması bazı şeylerin doğru değerlendirilmesini engelliyor.
 
Sonuç: gelinen noktada sonuç ne olursa olsun saflar netleşmiş durumda. Kaybedenler ve kazananlar. Kaybedenler İsrail, ABD, batı emperyalizmi ve onların bölgedeki müstemleke konumunda olan isimlerdir. Kazanan ise, DİRENŞİTİR…
 
Selam ve dua ile…