Röportaj Halebçe’de “Elma kokusu” ile başlayan sessiz ölüm



ID:26755
Yayınlanma:
16 Mar 18

Neden bu insanlar öldürüldü? Günahları neydi? Savaşın gerekçesi neydi? Masum insanların öldürülmesini, hangi gerekçe haklı gösterebilir?

Halebçe katliamı yıl dönümlerinde yüreğimizi kanatan travmalar yeniden dirilir. Canımızı karanlık bir cendere içerisine sürüklemeye, öğütmeye devam eder. Bombaların sarı toz bulutlarının kuşattığı yaşam, acıya dönüşü. Ölüm fermanımız imzalanmış, her yanımız ateş, duman ve çaresizlik. Feryadımız, boğazımızda düğümlenen hıçkırıklara dönüşüyor, bizi duyan yok. Halebçe’ye düşen bombaların yüz misli parçalayıcı gücüyle acıya dönüşerek yüreğimize düşüyor, dünyanın sessiz kaldığı bu vahşet içimizde bir iniltiye dönüşüyor. 16 Mart 1988'de zehirli gaz bombalarını taşıyan MiG-23 Irak savaş uçakları, Halepçe kasabasına kimyasal bombardıman düzenlendi. 5.000'den fazla insanın öldüğü, 10.000'den fazla insanın da yaralandığı bu katliam, Saddam diktatörünün gerçek çehresini dünyaya gösterdi. Bütün katliamlar gibi Halebçe katliamı konusundaki ruh halimiz bu…

Baas Partisi diktatoryal rejimi, Kürtlerin muhalefetinden imha konseptini devreye sokmuştu. 86’dan 88 yılına kadar süren Enfal imha harekâtının devamında, korku, dehşet ve ümitsizliği hâkim kılmak için kimyasal bombalarla toplu kıyıma karar verdi/verdiler ve Halebçe üzerine kimyasal bombalar yağdırdı. Bombardımandan önce Kürdistan Yurtseverler Birliği, Celal Talabani önderliğinde İran birliklerine yardım etmiş ve Halebçe İran güçlerinin kontrolüne geçmişti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. İnsan öldürmenin bütün yöntemlerini iyi bilen ve bundan dolayı Kimyasal Ali lakabına layık görülen Korgenaral Ali Hasan Majit Tikriti, zulmün, cinayetin tarihini yeniden yazmak maksadıyla, kimyasal bomba üreticilerinin zehrini Halebçe’nin üzerine yağdırdı. Hayat bir anda cehenneme dönüştü.
 
Neden bu insanlar öldürüldü? Günahları neydi? Savaşın gerekçesi neydi? Masum insanların öldürülmesini, hangi gerekçe haklı gösterebilir? Katliamdan beş ay sonra iki ülke arasında barış ilan edildi veya daha doğrusu İran tek taraflı barış kararı aldı. Irak güçleri ateşkesten beş gün sonra Halebçe’ye karşı yeni bir operasyon düzenlediler ve yüzlerce sivili katlederek kasabayı yeniden ele geçirdiler. On binlerce sivil, yeni bir toplu katliamın habercisi olan operasyondan kurtulmak için, kış şartlarında Çukurca sınırlarındaki dağları aşmaya çalıştılar. Çamurda, yalın ayak, çaresiz bir şekilde geldikleri ülkede “Kuzey Iraklılar” olarak anıldılar. Bir gerçek vardı o da Irak’ın bu katliamı tek başına gerçekleştirmediğiydi. Kimyasal bombalar sadece Halebçe’de yaşayan insanları öldürmedi, onların neslini de kurutmayı amaçladı, tabiatın dengesini bozdu ve uzun yıllara yayılan caniliğin temellerini attı. Yapılan araştırmalarda, Halebçe’de özürlü doğumların oranının Hiroşima ve Nagasaki'den onlarca kat daha fazlası olduğu vurgusu yapıldı.
 
Türkiye’ye sığınan Kürtler olmasaydı, belki dünya bu katliamdan, yaşanan acılardan haberdar olmayacak ve cinayetin boyutlarını öğrenemeyecekti. Medyada cinayetin ipuçlarını veren görüntüler öfkeyi, intikamı, cinayeti, cinneti, insani değerlerden arınmayı açıklamaya yetiyordu. Her taraf ceset doluydu, günler sonrasında şehre görüntü almaya giden gazeteciler, insan cesedi kokusundan hareket edemiyorlardı. İsmi konulmamış bir savaşın travmalarıyla tanışan çocuklar, kimyasal bombaların ateşinde yanmıştı. Derileri yanan küçük çocuklar ya babalarının kucağında, birlikte taş kesilmişlerdi, ya da annelerinin kucağından yere savrulmuşlardı. Şehirden kaçmayı başarabilenlerden büyük bir bölümü kurtulmayı başaramamış çukurlarda, tarlalarda toplu halde donmuşlardı. Irkçı benlik, diktatörlük bumerang misali dönüp dönüp Saddam’ı vuran ilkel gurur oldu ve hakettiği cezayı efendileri en rezil haliyle verdi. Verdi vermesine acı o kadar büyük oldu ki, asırlar boyunca unutulması kolay olmayacak.
 
Kendilerine hak gördüklerini, başkalarına hak görmeyenlerin geleneği hep bu olmuştu. Hak talep etmek, nesne olmaktan kurtulmak, onurlu bir yaşam sürdürmek herkes gibi Kürtlerin de hakkıdır. Kürtlere yönelik tüm katliam, red ve inkârların temelini de siyasal özne/statü, bu perspektifindeki hak talepleri inşa eder olmuştur. Yani denklemin her iki tarafı da meseleyi siyasal özne/statü biçiminde anlamış olduğundan, sorun kanla çözülmeye çalışılmıştır. Kürtler diğer uluslar gibi kendilerini koruyabilecek bir statüyü talep ediyorlar. Bunun da literatürdeki adı ‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkıdır!’ Misak-ı milli sınırlarını kutsayanlar bu gerçeği kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmamışlar ve dolayısıyla imha yöntemi devlet ritüeli, retoriği haline getirilmiştir. Her zaman egemen statüko kendisini "aktör" görmüş, Kürtlere biçilen konum ise "figür, unsur ve enstrüman!" kalmak olmuştur. Hakim akıl, bu imkanı kaçırmamak için, asimilasyon ve entegre projelerini hayatın tamamına hakim kılmaya çalışmıştır. Tembih ve tedip politikalarını uyguladığını her defasında deklere etmekten de çekinmemiştir. Yani ‘seni oyalar, aldatır, parçalar, başına iner, yok ederim’ anlayışı baskı politikaları olarak, temel ulus devlet paradigması olarak hep devrede olmuştur. Entegre politikaları iflas edince de Helebçe ve benzer katliamlara yönelmişlerdir.
 
Halebçe’de “Elma kokusu” ile başlayan sessiz ölüm, sessiz çığlıkla insanlık tarihine bir kara leke olarak kayıt düştü. Ölüm kimyasal bombalarla yağdı, işledikleri cinayetin izlerini kaybettirmek için algı operasyonu yapmayı da ihmal etmediler. Oysa onların işlediği cinayetin etkisi yıllarca sürecek ve ruhunda bu acının travmalarını yaşayan her insan, canilere lanet okumaya devam edecekti. Bunun farkında değillerdi. Ölüm tarlaları ortaya çıktıkça, Halebçe’nin nasıl bir zulümle karşı karşıya olduğu daha iyi anlaşılacaktı. Tarih, onların bu insanlık dışı çehrelerini unutmayacak ve onların kararmış vicdanlarını insanlığa ifşa etmeye devam edecektir.
 
Halebçe zulmünü, bunu reva görenleri, seyirci kalanları bütün insanlık lanetledi. Allah zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz. Saddam’ı kucaklamaya, kutsamaya gidenler de bu lanetten nasibini aldı. Halebçe’de yaşananlar tarihte benzeri az görülen barbarlığın en uç noktasıydı. Her bahar ayında, diktatörlerin işlemiş olduğu cinayetlerin ruhumuzda oluşturduğu derin travmaların anaforunda kaybolmamak için, çaresiz bir şekilde direniyoruz. Bir insanlık suçu olarak özgür iradelerin belleğinden silinmeyecek bu barbarlıkları gerçekleştirenler kadar, onları mazur göstermeye çalışanlar veya olayı sulandırmak suretiyle üstünü örtmek isteyenler de sorumludur. Bu katliam sadece ırkçı bir refleksle sınırlı değil; sosyolojik, psikolojik, dış ilişkiler ve ekonomik boyutları da söz konusudur. Olay sadece ölmüş olanların acısıyla sınırlı kalmıyor. Olayı sadece işlenen cinayetlerden ibaret görmek/sınırlamak, barbarların suçunu hafifletmeye veya paklamaya çalışma çabasıdır. Egemenler bütün dünyanın gözleri önünde akla hayale gelmeyecek canilikler sergilemekten bir an geri kalmıyorlar.
 
İlahiyatçı Prof. Dr. Abdulkerim Zeydân’ın "Seddü'z-zerâi" fetvasıyla 1986-1988 yıllarında gerçekleştirilen Enfal ve Halepçe katliamı, bu yönüyle de dinin diktatörlerin elinde araçsallaşmasının nasıl tehlikeli sonuçlar doğurduğunu da gösteriyor. Çoğu haber bile olmamış canilikler, tecavüzler, toplu imhalar çoğunlukla, dini gerçeğinden uzaklaştıranların onayı ile yapılmıyor mu? İşlenen cinayetlerin çerçevesi içerisinde, üzerinde hiç de konuşulmayan gerçekler var. İhanetler, acılar, tecavüzler, göçler, korku, sindirmeler, dehşet, feryat birbiriyle bütünleşmiş halde hayatı kuşatmaktadır. Bunun arkası kesilmiyor. Öfke, kin ve öç alma duygusuyla hareket ediliyor. Böyle bir ilkelliği, hukuksuzluğu hangi bahane aklayabilir? Bir devlet kendi vatandaşını savaş uçaklarıyla bombalıyorsa, o devlet bitmiştir. Dünyanın neresinde bir devlet, böyle bir ölümü hangi yasaya, vicdana, ahlak kurallarına göre masum insanlara layık görür? Halepçe’de veya daha önceki süreçte binlerce insana layık görülen zulüm sarmalı, bugün de Orta Doğu’da bütün barbarlık boyutlarıyla devam ediyor. Daha ilginci kendi halkına zulmeden kimi devletler, başka mazlumların savunuculuğuna soyunuyor gibi yapıyorlar. Hami rolündeki bu kabadayılar ciddi bir paradoks içerisindedirler, bunu fark etmemiş gibi davranıyorlar. Ne yazık ki bu akıl tutulması, algı mühendisliğiyle topluma da yansımıştır. Handikap, her yönüyle bir bütünlük arz ediyor. Bizim kaygımız/maksadımız gerçeğin üstündeki yalan ve riyakarca hazırlanan projelerin, politikaların üzerindeki örtüyü kaldırmak olmalıdır. Hiçbir politika tek boyutlu değildir. Toplumsal olay ya da kavramlar tarihsel perspektifle yaklaşılmadan anlaşılamazlar. Her toplumsal olgu kendi tarihsel süreci, olgusu, dinamikleri içinde değerlendirilmelidir. Halebçe, üzerinde çok düşünülmesi gereken vahşetlerden sadece birinin adıdır…
 
Yakup Aslan/7sabah.com.tr