Düşünce ve Alıntı Yazılar ABD niçin savaşsız duramıyor? (2) / Jacques R. Pauwels



ID:34476
Yayınlanma:
08 Eyl 18

Bush sayesinde Pentagon’a 2002’de 350 milyar, 2003’te de yaklaşık 390 milyar dolar harcama yapma izni verildi ve bu yıl bu masrafın 400 milyar dolara varacağı kesinleşmiştir. (Bu askeri harcama partisini finanse etmek için başka yerlerden tasarruf edilecek, yoksul çocuklar için bedava öğle yemeklerinin iptali gibi.)

İşin aslı Moskova'nın, atom bombasına tek başına sahip olmanın güvenine sahip süpergüç ABD ile yapacağı bir çatışmadan elde edeceği hiçbir şey yoktu, aksine herşeyini kaybedebilirdi bile. Bununla birlikte Amerika -süper zenginlerin şirket Amerika'sı- ülke ekonomisinin tekerleklerinin savaşın sonunda da aynı hızla dönmesi ve böylece kâr oranlarının değişmemesi hatta daha da yükselmesi için savunmaya aktardıkları devasa harcamaları meşru göstermek için acil bir şekilde düşmana ihtiyaç duyuyordu. İşte bu nedenle Soğuk Savaş 1945'te, Sovyetler tarafından değil de Başkan Eisenhower'ın “savaş ekonomisinden” kâr devşirmeyi iyi bilen elit zengin şahıslar ve şirketler için kullandığı “askeri-endüstriyel kompleks” tarafından başlatılmış oldu.

 

Bu açıdan bakıldığında Soğuk Savaş en meraklılarının beklentilerinin de ötesine geçti. Çok daha fazla miktarda askeri teçhizat üretilmek zorunda kalınacaktı çünkü sözde “özgür dünya”daki müttefiklerin -bunlar arasında pek çok kesif diktatörlük de vardı- tepeden tırnağa ABD ürünleriyle silahlandırılması gerekiyordu. İlaveten ABD'nin kendi silahlı kuvvetleri de daha büyük ve gelişmiş tanklara, uçak, roketler ve evet kimyasal ve mikrobik silahlar ile diğer kitle imha silahlarına olan talebini hiç durdurmadı. Pentagon bu malzemeler için zor sorular sormaksızın yüklü faturaları ödemeye her zaman hazırdı. İkinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi bunda da yine ağırlıklı olarak siparişler büyük firmalara verildi. Soğuk Savaş beklenmedik kârlar doğurdu ve bunlar şirket sahiplerinin, üst düzey yöneticiler ve bu şirketlerin hisse ortakları gibi aşırı zenginlerin kasalarına aktı. (ABD'deki yeni emekli olmuş Pentagon generallerinin rutin bir şekilde askeri üretimde faal büyük şirketlerde danışmanlık gibi görevlere getirilmeleri ve bu şirketlerdeki işadamlarının Savunma Bakanlığındaki yüksek makamlara ya da başkanların danışmanlıklarına atanmaları size şaşırtıcı geliyor mu?)

 

Soğuk Savaş sırasında da Amerikan devleti zirve yapmış askeri harcamalarını borçlanarak finanse etti ve bu durum kamunun borçlanmasına yol açtı. 1945'te kamu borcu “sadece” 258 milyar dolar iken Soğuk Savaş'ın bittiği yıl olan 1990'da bu rakam 3.2 trilyon doları bulmuştu! Bu olağanüstü bir artıştı, üstelik enflasyon oranları ve bunun da Amerikan devletini dünyanın en büyük borçlusu haline getirdiği de göz önüne alınmalıdır (2002 Haziran'ında Amerikan kamu borcu 6.1 trilyon dolara ulaşacaktı.) Washington Soğuk Savaş'ın masrafını silahlanma partisine katılan şirketlerin dev kârlarını vergilendirerek çıkarabilirdi, fakat bu hiçbir zaman sözkonusu bile edilmemiştir. 1945'te İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde ve yerini Soğuk Savaş aldığında tekeller hala vergilerin %50'sini ödüyorlardı fakat Soğuk Savaş sırasında bu pay giderek azaldı. Günümüzde bu miktar aşağı yukarı %1'lik bir orana tekabül etmektedir.

 

Bu mümkün olabilmiştir, zira Washington'daki hükümetin neyi yapıp neyi yapmayacağını bütçe işleri de dahil olmak üzere ağırlıklı olarak ülkenin büyük şirketleri belirlemektedir.

 

İlaveten, şirketlerin vergi borçlarını düşürmek daha kolay oldu, zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu şirketler kendilerini çok uluslu kıldılar. Amerikalı bir yazarın ITT hakkında yazdığı gibi bunlar “evde her yerde ve hiçbir yerde idiler” ve bu nedenle her yerde dikkate değer vergiler ödemekten kaçabildiler. En büyük kârları topladıkları ABD'de Amerikalı çokuluslu ortakların tamamının %37'si ve -tüm yabancı çokuluslu ortakların %70'inden fazlası- 1991 yılında tek bir dolar vergi bile ödemediler ve geri kalan çokuluslular kârlarının sadece %1'den azını vergiye harcadılar.

 

Soğuk Savaş'ın dev masrafları böylece bundan kârlı çıkanlara ödetilmemiş oluyordu. Bu kişiler ayrıca devlet tahvillerine ödenen kârların da aslan payını alıyor ve bu yük Amerikan işçilerinin ve orta sınıfının omzuna bindiriliyordu. Bu düşük ve orta gelirli Amerikalılar Soğuk Savaş'tan elde edilen yüksek kârlardan tek bir kuruş almazken bu çatışmanın doğurduğu dev kamu borcunun çoğunu üstlenmişlerdi. Soğuk Savaş'ın masraflarının gerçek yüklenicileri ve ödedikleri vergilerle kamu borcunu orantısızca üstlenenler onlardı.

 

Başka deyişle, Soğuk Savaş'tan elde edilen kârlar aşırı zengin elitlerce özelleştirilirken masrafları acımasız bir şekilde diğer Amerikalıların aleyhine kamulaştırılmıştı. Soğuk Savaş sırasında Amerikan ekonomisi dev bir üçkâğıtçılık düzeneğine -ulusun zenginliğinin varlıklıların lehine ve sadece yoksullar ve çalışan sınıfların değil orta sınıf zenginlerinin de aleyhine olarak çarpık bir şekilde dağıtıldığı- dönüştü. Üstelik bu sınıflar Amerikan kapitalist sisteminin gerçekte onların çıkarlarını gözettiği mitinin de daimi alıcısı olagelmişlerdir. Amerika'nın zengin ve güçlüleri çok daha varlıklı insanlar yaratırken, İkinci Dünya Savaşı esnasında pek çok diğer Amerikalı tarafından elde edilen zenginlikler tedrici olarak tasfiye edildi ve genel yaşam standardı yavaş fakat istikrarlı bir şekilde geriledi. 

 

ABD, İkinci Dünya Savaşı esnasında ulusun kolektif zenginliğinin toplumun daha az ayrıcalıklı kesimleri lehinde yeniden dağıtımına tanık olmuştu. Soğuk Savaş sırasında ise zengin Amerikalılar daha çok zenginleşirken varlıklı olmayanlar -sadece yoksullar değil- daha da fakirleştiler. 1989'da, Soğuk Savaş'ın tavsamaya başladığı yılda tüm Amerikalıların %13'ünden fazlası -yaklaşık 31 milyon insan- resmi yoksulluk kriterlerine göre -ki problemi olduğundan daha önemsiz gösterdikleri kesindir- fakir idi. Bugün ise tersine tüm Amerikalılar ülkenin toplam zenginliğinin %34'üne sahipler. Hiçbir büyük “Batılı” ülkede zenginlik bu denli düzensizce dağılmamıştır.

 

Amerikalı süper zenginlerin oluşturduğu bu mini azınlık bu gelişmeyi son derece tatminkâr bulmuştur. Yoksulların aleyhine bir şekilde daha fazla ve durmaksızın servet biriktirme fikrine âşıktılar. Her şeyin aynı şekilde devamını ve eğer mümkünse de bu sistemin daha etkili bir şekilde sürmesini istediler. Fakat tüm güzel şeylerin sonu olduğundan 1989/90'da cömert Soğuk Savaş nihayete erdi. Bu durum ciddi bir problem arz ediyordu. Bu savaşın bedelini kendilerinin ödediğini bilen sıradan Amerikalılar ise bu sefer “kârlı bir barış” umuyordu.

 

Devletin askeri sahada harcadığı paranın artık kendi çıkarlarına dönük yerlerde -mesela ulusal sağlık sigortası ve diğer sosyal harcamalara- sarf edileceğini düşündüler. Amerikalıların çoğunun Avrupalının aksine hiçbir zaman faydalanamadıkları şeylerdi bunlar. Bill Cinton 1992'de başkanlık seçimini ulusal sağlık projesi taslağına asılarak -tabii ki hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti- kazanmıştı. “Barış tahvili” ülkenin zengin elitlerinin hiçbirinin çıkarına değildi, çünkü sosyal servislerin devlet tarafından üstlenilmesi girişimciler ya da şirketler için devletin askeri harcamalarından doğan tatlı kazançlar cinsinden kâr yaratmayacaktı. Devletin askeri masraflarının azalmasının engellenmesi için birşeyler yapılmalıydı, hem de hemen.

 

Amerika, ya da daha doğrusu şirket Amerika'sı kullanışlı Sovyet düşmanından yetim kalmıştı ve yüksek askeri harcamalarını meşrulaştırmak için yeni düşmanlara ve yeni tehditlere ihtiyaç duyuyordu. İşte bu bağlamda 1990'da Saddam Hüseyin çıktı ortaya mucizevi bir şekilde. Bu teneke diktatör daha önce Amerikalılar tarafından iyi arkadaş sayılıyordu ve İran karşısındaki kirli savaşını sürdürmesi için dişinden tırnağına dek silahlandırılmıştı. Saddam'ı her türlü silahla teçhiz eden ABD ve Almanya gibi müttefikleriydi. Fakat Washington çok acil yeni bir düşmana ihtiyaç duyduğundan kendisine savaş açılması gerekli çok tehlikeli “yeni Hitler” olarak parmaklar birden ona döndü. Aslında Irak'ın Kuveyt'i işgali meselesinin uzlaşma ile çözülmesi çok muhtemeldi.

 

Baba George Bush, Amerika'nın bu yeni faydalı düşmanını keşfeden oyuncu yönetmeni ve Bağdat'ı bomba yağmuruna tutup Saddam'ın bedbaht askerlerini çölde katleden savaşı başlatan kişiydi. Irak başkentine giden yol tamamen açıktı fakat deniz piyadelerinin Bağdat'a muzaffer girişleri birden durduruldu. Saddam Hüseyin iktidarda bırakıldı ki Amerikalıları silahaltında tutacak bahanenin meşruiyeti sürsün. Sovyetler Birliği'nin ani çöküşü faydalı bir düşmanın kaybının ne kadar kötü olduğunu göstermişti sonuçta.

 

Böylece savaştan beslenen bu ekonomiyi manipüle eden tekelci şirket mafyasının masraf altına girmeden muazzam kârlar devşirmeyi sürdürmesi isteniyordu. Önemsenmeyen “kârlı barış projesi” törensiz bir şekilde gömülebilir ve askeri harcamalar ekonominin dinamosu ve yüksek kârların pınarı olmaya devam edebilirdi. Bu askeri harcamalar 1990'larda durmaksızın arttı. Mesela 1996'da 265 milyar dolara varmıştılar fakat buna gayriresmi ve dolaylı askeri masraflar eklendiğinde -geçmiş savaşların finansı için ödenen faizler gibi-  bu toplam miktar yaklaşık 494 milyarı, yani her gün yaklaşık 1.3 milyar doları bulmaktaydı! Bununla birlikte Saddam ciddi oranda zayıflatıldığı için Washington yeni düşmanlar ve tehditler bulmak için başka yerlere bakmak ihtiyacı duydu. Somali kısa bir süre için uygun gözüktü fakat çok vakit geçmeden “yeni Hitler” Balkan Yarımadası'ndaki Sırp lider Miloseviç olarak tezahür etti. 90'ların genelinde eski Yugoslavya'daki çatışmalar askeri müdaheler, geniş kapsamlı bombardımanlar ve yeni silahların satın alımı için gerekli bahaneler oldular.

 

“Savaş ekonomisi” böylece Körfez Savaşı sonrasında da çarklarını döndürmeye devam edebildi. Fakat “barış hisseleri” için yapılan kamuoyu baskısı nedeniyle bu sistemi sürdürmek kolay değildir. (Medya sorun oluşturmuyor zira gazeteler, dergi ve TV kanalları ya doğrudan büyük şirketlere ait ya da reklam almak için onlara bağımlılar.) Daha önce bahsi geçtiği üzere devlet birileriyle işbirliği yapmak zorunda, bu nedenle Washington'dakiler güvenebilecekleri insanları tercihen kendi şirket kadrolarından, askeri harcamalar aygıtını Amerika'nın zenginlerini daha da zengin kılmak için kullanmaya adanmış kişilerden seçerler. Bu bağlamda Bill Clinton umulanı veremedi ve şirket Amerika'sı sağlık sigortası vaadiyle kendisini seçtirmeyi başardığı için onu hiç affetmedi.

 

Bu nedenle 2000'de Beyaz Saray'a Clinton kökenli Al Gore'un değil de militarist aşırılıkçılardan ve istisnasız hepsi de tekellerin zengin Amerika'sının Cheney, Rumsfeld, Rice ve George W. Bush gibi temsilcilerinden oluşan ekibin gelmesi sağlandı. Pentagon da Bush kabinesinde sözde barışçı ama gerçekte başka bir ölüm makinesi olan Powell tarafından doğrudan temsil ediliyordu. Rambo, Beyaz Saray'a taşınmıştı ve bunun sonuçlarının görülmesi için fazla zaman geçmeyecekti.

 

Oğul Bush'un mancınıkla başkanlığa fırlatılmasından sonra Çin'in ABD'nin yeni düşmanı olarak belirlenip belirlemeyeceğini görmek biraz zaman aldı. Fakat böyle bir devle çatışmaya girmek biraz riskliydi, dahası tüm büyük şirketler Çin Halk Cumhuriyeti ile ticaretten iyi paralar kazanıyorlardı. Askeri harcamaları gerekli zirvede tutmak için tercihen daha az tehlikeli ve daha inandırıcı başka bir tehdit gerekiyordu. Bunun için Bush, Rumsfeld ve şirketin 11 Eylül 2011 olaylarından daha elverişli bir şey arzulamalarına imkân yoktu. Onların bu canavarca saldırılar için yapılan hazırlıklardan haberdar olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bunları engellemek için hiçbir şey yapmadılar zira kendi faydalarına olacağını biliyorlardı. Her halukarda bu fırsatı Amerika'yı hiç olmadığı kadar militarize etmede ve 11 Eylül ile hiçbir ilgileri olmayan insanları bomba yağmuruna tutup böylece Pentagon ile iş yapan şirketlere beklenmedik satışlar yaparak sonuna kadar kullandılar. Bush hiçbir ülkeye değil de terörizme savaş açtı, gerçekten savaş açılması imkânsız ve nihai bir zaferin ilan edilemeyeceği soyut bir düşmandı bu. Fakat pratikte “teröre karşı savaş” sloganı, Washington'un dünya çapında ve terörist olarak tanımlayacağı herkese karşı savaş açma yetkisini uhdesinde bulundurduğu anlamına geliyordu.  

 

Ve böylece Soğuk Savaş'ın sonlandırılması problemi tamamen çözüldü, bundan böyle askeri harcamaları daha da artırmak için bahane vardı artık. İstatistikler konuşuyor zaten. 1996'daki toplam askeri masraflar zaten astronomikti fakat oğul Bush sayesinde Pentagon'a 2002'de 350 milyar, 2003'te de yaklaşık 390 milyar dolar harcama yapma izni verildi ve bu yıl bu masrafın 400 milyar dolara varacağı kesinleşmiştir. (Bu askeri harcama partisini finanse etmek için başka yerlerden tasarruf edilecek, yoksul çocuklar için bedava öğle yemeklerinin iptali gibi.)

 

 

Başkan sırası gelenlere, “şer ekseni” beş ülkeye çoktan işaret etti: İran, Suriye, Libya, Somali, Kuzey Kure ve hiç şüphesiz Amerika kıtasındaki eski diken: Küba. 21. yüzyıla, George W. Bush'un cesur yeni daimi savaş dünyasına hoşgeldiniz!Jacques R. Pauwels/Global Research

 

medyaşafak