Kalemin Onurunu Satanlar ve İktidar Yamakları



ID:34587
Yayınlanma:
10 Eyl 18

“Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder (yönetici) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı (koruyucu) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin (besleyicilerin) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur (maya) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir.”

Meşruiyet sorunu her zaman siyasal iktidarlar için önem taşımıştır. Rousseau’nun ifadesiyle, eğer kuvvet hak haline, itaatse görev haline gelememişse bir siyasal ilişkide en kuvvetlinin dahi otoritesini devam ettirmesi mümkün olamayacağı için, siyasal rejimlerin en otoriteryenlerinde bile meşruiyet bir şekilde aranmak gereğini duyurmaya devam eder. Toplumsal bir rıza ve konsensüs ya da yaygın destek (diffuse support) olarak anlaşılabilecek olan meşruiyeti her siyasal iktidar kendisi için talep etme, her yönetilen kitle de bunu kendine göre cevaplama hakkına sahiptir. Her dönemde iktidarlar meşruiyet sorununa eğilmiş ve iktidarlarını ayakta tutmak için bir takım aydınlardan ve filozoflardan yararlanmak gereği duymuşlardır. Peki iktidarları ayakta tutmak için siyaset felsefesi üreten bu aydınlar ve filozoflar kimdir? 

Goethe'ye göre bunlar ruhunu şeytana satmış Dr. Faust'turlar. 
Robert Louis Stevenson'ın kitabında anlatılan “Mr. Hyde” olmuşlardır onlar.
Star Wars terminolojisiyle konuşacak olursak, bu tipler "gücün karanlık tarafına geçmiş" kişilerdir.
İslami terminolojisiyle bu insanların tarif edilmesi gerekirse “Bel’am”lardır. 
Batı dünyasının siyasi literatürüyle ifade edecek olursak, bunlar düpedüz "faşist"tirler.
Özetle bunlar “kralın soytarıları” dır.

Antik Yunan filozoflarından Platon o günkü sistemi ayakta tutmak adına “Devlet” adlı bir eser kaleme almıştır. Platon bu eserinde sınıfları 3’e ayırır;

a) Besleyiciler sınıfı, 
b) Koruyucular sınıfı, 
c) Yöneticiler sınıfı. 

Platon’a göre insanlar tek başlarına gereksinimlerini karşılayamazlar. Yani birey olarak yaşamdan onları toplum olarak yaşamaya, her birinin zorunlu gereksinimleri ve ihtiyaçları itmiştir. İnsanlar bir araya geldiklerinde ise “işbölümü” ortaya çıkar ki bu da zaten modern devletin doğuşu demektir.
Devlet isimli diyalogunda belirttiğine göre insanların toplu yaşamalarına yol açan, bir başka deyişle toplumu yaratan neden, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak için başka insanlara olan gereksinmeleridir. Örneğin çiftçi kunduracının yaptıklarına kunduracı çiftçinin yetiştirdiklerine muhtaçtır. Kısacası, toplumu yaratan şeyin bu iş bölümü olduğu söylenir. Bu iş bölümünden yola çıkılarak sınıflı toplumun yapısı oluşturulmaya çalışılır. Platon zihinsel güçleri yerine bedenî güçleri ile çalışanları, “besleyiciler sınıfı”na sokar. Bu sınıf yalnızca üretim işleriyle uğraşmalı askerlik, yöneticilik gibi beceremeyeceği işlerle uğraşmaya kalkmamalıdır. Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlarsa, askerler, yani “koruyucular sınıfı” nı oluşturacaklardır. Böylece Platon’un Devlet isimli eserinde taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. “Yöneticiler”, koruyucular sınıfı içinden seçilip yetiştirilen belirli sayıda insan olacağı için onların sınıftan çok bir grup, bir kadro olacakları söylenebilir. Böylece besleyiciler sınıfı, koruyucular sınıfı, yönetici kadro olarak üçlü bir yapı oluşur. Platon ideal devlette, toplum yöneticilerine, toplum yararına olan bazı “yararlı yalanlar” söyleme hakkı da tanır. Bu yalanlardan biri, halkın böyle tabakalı bir toplum düzenine karşı çıkmasını önlemek için anlatılabilecek olan “metaller mitosu” dur. Platon, yöneticilerin, halkı şu mitosa inandırmalarını ister :

“Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder (yönetici) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı (koruyucu) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin (besleyicilerin) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur (maya) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir.”

Böylece Platon, işbölümüne, doğuştan kalıtımsal farklılıklara dayandırdığı sınıflı toplumu, akıllıdan akıllı, güçlüden güçlü çocukların doğacağını söylediği bir “sınıfsal öğretisi” nin yardımıyla, sınıflar arasında pek küçük bir geçişkenliğin bulunacağı bir yarı kast toplumu biçimine sokmaktadır. Halka, “mayasında demir ya da tunç karışık olanların önderlik edeceği gün kentin yok olacağını tanrı buyurmuştur” denecektir.

Hintli filozoflar da Hindistan coğrafyasında hüküm süren kast sistemini ayakta tutmak için “tenasüh” inancını ortaya atmışlardır. Kast sistemi çok karmaşıktır ve bölgeden bölgeye farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar o kadar büyüktür ki kast, gerçekte tek bir sistem oluşturmak yerine değişik inanç ve uygulamalar çeşitliliğinin gevşek bir biçimde birbirine bağlanmış olduğu bir bütün oluşturur. 

Varna öğretisi tüm insanların doğuştan şu dört kasta ayrıldığını savunur:

- Brahmanlar (Din adamları), 
- Kşatriyalar (Rütbeli askerler, zenginler, büyük tüccarlar, büyük toprak sahipleri), 
- Vaysiyalar (Orta halli tüccarlar, orta büyüklükte toprak sahibi olanlar), 
- Südralar (Köylüler)

Bu dört kast'ın ardından bir de "Paryalar" sayılmaktadır. Paryalar, insanlığın en aşağı tabakası olarak görülürler. Paryalar, değer verilmeyen ve toplumdan tamamen dışlanan bir gruptur. Paryaların toplumsal hiçbir hakkı bulunmamaktadır.

Bu tabakalaşma sisteminde, yukarıdaki kastlar arasında geçiş bulunmamaktadır. Yalnızca kast içinde geçişler mevcuttur ve bir üst sınıfa ulaşabilmek mümkün değildir. Hatta kastlar arasında evlilik dahil, hiçbir ilişkiye müsade edilmemektedir. Her kast üyesi, yalnızca kendi kastından bir başkasıyla evlenebilmektedir. Yani kast sistemi, bütün geçişlere karşı korumalıdır.

Kast sisteminin bugüne kadar ayakta kalması, Hindu inancındaki "reenkarnasyon" düşüncesi ile mümkün olmuştur. Reenkarnasyon anlayışına göre kişi eğer dünyada kendine biçilen role, kasta uygun bir yaşam sürerse bir sonraki reenkarnasyonunda daha üst bir kastta dünyaya gelecektir. Şayet kendisine biçilen role uygun bir yaşam sürmezse sonraki yaşamlarında düşe düşe hayvan bile olabilir. Hint toplumu, bir sonraki yaratılışlarında alt kasta düşme korkusu ile, bu fatalist anlayışa rıza göstermiş ve sistemi ortadan kaldırmak için teşebbüste bulunmamışlardır. Kast sisteminin ayakta kalması için “samsar öğretisi” ni ve “tenasüh öğretisi” ni uyduranlar iktidar yalakası Hint filozofları ve aydınları olmuştur. 

Ülkemizde de bu anlayışın yansımalarını görmek her daim mümkün olmuştur. Cumhuriyet dönemiyle birlikte tek partili dönem yaşanmıştır. Tan ve Cumhuriyet Gazeteleri “milli şeflik” idaresinin pravdası olarak işlev görmüştür. “Halkevleri” marifetiyle resmi ideolojinin tabana yayılması amaçlanmıştır. Yine o dönemde edebiyat, iktidarın bir aracı olarak kullanılagelmiştir. Yine bu dönemde Behçet Kemal Çağlara, Kuranın şiirsel bir anlatımla Türkçeleştirilmesi görevi verilmişti. O da bu misyonu ifa etmek için bazı süreleri şu şekilde Türçeleştirmiştir; 

İHLAS Suresi:
"Söyle ki gündüz gece
Tanrı tek Tanrı yüce
O doğmaz ve doğurmaz
Kimse O’na denk olamaz..."

ALAK Suresi :
"Candan seslen, Rabbin yanında hazır
Temiz tut gönlünü koy secdeye baş."

MAUN Suresi:
"Yazık gösteriş için namaz kılana
Yoksula yardımdan uzak kalana
Öksüzü hor görüp azarlayana
Ödünç vermeyi de ayıp sayana
Onun nasibi yok imandan yana."

LEYL Suresi:
"Bir kul ki yardım sever, bir kul ki hakkı tanır,
Yüreği bu sayede arınır, aydınlanır.
Karşılık beklemeden iyilik yapar her sabah.
İşte böyle kulundan razıdır elbet Allah."

FATİHA Süresi:
"Hamd, evrenler sahibi yüce Allah içindir.
Allah ki acıyandır, koruyandır, sevendir;
Günü gelince ancak
O’dur hesap soracak.
Tek sana tapar, senden medet umanlarız biz..."

Bu dönem yazarlarından Kemalattin Kamu da bu iktidar yalakaları kervanına katılmış; 

“Ne mucize Ne efsun
Ne örümcek ne yosun
Çankaya yeter bize
Kabe Arab'ın olsun...”

şeklinde bir dörtlük kaleme almıştı.

Yine Hasan Basri Çantayın “Kur’an meali” ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Hak Dini Kur'an Dili" isimli 10 ciltlik tefsir tek parti yöneticilerinin siparişi üzerine kaleme alınmıştır.