Röportaj Dr. Fazıl Agiş: Kerb ü bela, imtihanı ne de çetin imtihan ki, düşman dost, dost da düşman olabiliyor



ID:36330
Yayınlanma:
30 Eki 18

"Kendisine biat etmek istediklerini bildiren Kufe halkı, şeytana uyup Yezid'in tarafına geçtiler. Bunların başında da sahabe oğlu Sa'd bin Ebi Vakkas'ın oğlu, çocuklukta birlikte oynadıkları Ömer'di. Ömer, Yezid tarafından İran valiliği teklifi gelince gönlü Hüseyin'den yana ama kılıcını da Hüseyin'ne doğrultmuşların başında hem de komutanları oldu."

Kerbela faciasının yıldönümü nedeniyle dünyanın dört bir yanında anma merasimleri düzenleniyor. Evrensel Aşura anma ve anlama programlarının tertiplendiği başka bir açıdan ele almaya çalışacağız. Kerbela öncesi, İmam Hüseyin’in kıyamı, Tevhit şehitleri, yaşanan zulmü, günümüze yansımalarını ve Erbain'i Dr. Fazıl Agiş ile konuşacağız.

7SABAH/ÖZEL

Röportaj: Aydın Altay

Kerbela… Ya da başka bir bakışla Hüseyin! Tevhid ve şirkin iç içe sokulduğu bir süreç, vahyin ortadan kaldırıldığı bir komplo ve bu komploya karşı kıyam… Bu kıyamın önderi İmam Hüseyin ve karşısında haramzade Emevi iktidarının zorbalığı… Tarihin bile utanç duyduğu bu süreci sizinle konuşacağız. Kerbela’da yaşananlara geçmeden evvel öncesinde neler yaşandı, konuyu bilmeyenler için bize o özetleyebilir misiniz?

HÜSEYİN VE KERBELA

HÜSEYİN'i anlatmak her sözden bin söz, bin sözün her birinden bin söz artar gider. Kerbelâ'yi anlatmak da öyle.

Salât ve Selâm O'na, ceddi Resulullah'a, babası Ali Veliyullah'a, annesi Âlelemlerin hanımlarının  Seyyidesi Fatımatu'z-Zehra'ya ve kardeşi Hasan el-Mücteba'ya ve kendisinin sulbünden gelen 9 İmam'a, ashabına olsun!

İmam Ali (a.s.) Muhammed Resulullah (s.a.a.)'den aldığı ilmin bir kapısını açınca bin kapı açıldığını, bu bin kapının her birini de açınca bin kapının açıldığını söyler ya, Hüseyin ve Kerbela deyince de bu kelimelerden ilim ve hikmetler açıldıkça açılır. AŞURA en büyük faciadır ama KANIN KILIÇLARA ZAFERİDİR DE. MATEMDİR AMA BU MATEMİN KARŞISINDA KAYBEDEN, YENİLEN ZULÜMDÜR. HAK GELİNCE BATILIN ZEVAL BULDUĞU DURUMDUR.

AŞURA'nın her anılışı bize çok önemli dersler verir. Bundan ders alanlar zulümden, batıldan nefret eder; en yüce faziletlerden, erdemlerden haz alırlar.

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a.) Peygamber olarak Mekke’de Kureyş’in içinde vahiy alarak Kur’ân’ı tebliğ ediyordu. Tevhîd dini Hanif İslâm, ataları Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ile dünyaya ilan edildiği halde kutsal Kâbe’nin etrafı başka kavimleri taklid etmekten putlarla doldurulmuş, bu putların Allah ile aralarında şefaatçi, Allah’ın ortakları sayan Müşriklik, Cahiliyye yaşantısı hüküm sürüyordu. Hz. Muhammed (s.a.a.) ise Cahiliyyeye karşı Tevhîd dinini tebliğ ediyordu. Mekke’nin ve Arapların putlara tapınmayı kaç soydan beri alışkanlık haline getirmiş cahil halkı, atalarımızdan böyle gördük, bu geleneği sürdüreceğiz diye Tevhîd inkılabına muhafazakârca karşı çıkarak bu gerçek İlahî mesajların üstünü örtmek, inkâr etmek mücadelesine giriştiler. Bu inkârcılıklarından kâfirlik yapıyorlardı.

Hz. Muhammed’in nesli Haşim oğullarıyla, Emevî veya Ümeyye oğulları kardeş çocuklarından geldikleri için akrabaydılar. Ancak Peygamber’in Haşim oğullarından gelmesine hased ettiler, kıskandılar. Emevîlerin ileri geleni Ebu Süfyan, bu kıskançlıktan dolayı, kendisinin davranışlarında da gördüğümüz gibi inadına inançlı putperest olmadığı halde, pragmatik (çıkarcı), oportünist (fırsatçı) karakterinden dolayı, Müşriklerin lideri oldu. Mekke’de baskı, zulüm gören Müslümanlar önce Habeşistan’a (bugünkü Etyopya) sonra da ilk adı Yesrib olan Medine’ye hicret ettiler. Medine’de Nübüvvet devleti gittikçe büyümeye, gelişmeye devam ediyordu. Ebu Süfyan önce Bedir, sonra Uhud, Hendek savaşlarının başındaydı. Kâfirlere komutanlık yaptı. Hz. Muhammed (s.a.a.) ashabıyla Hudeybiye’de toplanmış, umre için Mekke’ye gitmeye karar vermişlerdi. Bu manzara Mekke kâfirlerini, müşrikleri şaşırttı. Mekkelilerin geçim kaynağı ticaretten başka bir şey değildi, çünkü Mekke, tarım ve hayvancılık için pek elverişli değildi. Kâbe’nin bu şehirde bulunması, hac mevsiminde Arapların hem Hz. İbrahim’in koyduğu hac ibadetiyle birlikte putlarını ziyaret etmeleri, kurban kesmeleri, bu zamanda ticareti canlandıran panayırların açılması Mekke’nin yaşantısında refah sağlıyordu. Eğer bu Muhammed, yeni diniyle haccı, Kâbe’yi de şirk diye kaldırırsa nasıl geçiniriz telaşından dolayı İslâm’a düşman olmuşlardı. Ama gördükleri manzara karşısında Muhammed’in haccı ve Kâbe’yi ayakta tutacağı besbelliydi. Aralarında Muhammed devlet olacak kadar güçlendi, bizi de durmadan yeniyor, menfaatimize de dokunmayacak, bırak putları kaldırsın, Hac devam edecekse geçimimiz de devam eder diye Hudeybiye’de barış antlaşmasını da kabul etmişlerdi. Sonra, güçlünün yanında olmak daha güvenli diye Müslüman da olmaya başladılar. Mekke, kan akıtılmadan fethedildi. Ebu Süfyan, karısı ciğer yiyen Hind, Vahşi, Amr ibni As, Halid bin Velid gibi azılı İslâm düşmanları da Müslüman oldu. Böylece Savaş suçlusu olmaktan da kurtulacaklardı. Bunlara esirlikten serbest kalanlar mânasına TULAKA dendi.

Gadirihum’da Hz. Muhammed (s.a.a.) kendisinden sonra ümmetinin lidersiz kalmaması için Hz. Ali’yi Peygamber Haşim oğullarından, bari ondan sonra gelen lider kendi kabilelerinden olsun diye hemen kabile taassubu kendini gösterdi. Halbuki Hz. Peygamber “Taassub küfürdür” buyurmuştu. Putlara tapınma ve cahiliyye adetleri bittiği halde kabilecilik, yani ırkçılık yatışmış olduğu yerden canlanıverdi. Ali genç ve tecrübesiz, Ali, savaşlarda en çok kan döktü, sonradan Müslüman olanların akrabalarından çok kimseyi öldürdü; bundan dolayı çok kimsenin ona kini var bahaneleriyle önce Temim kabilesinden Ebubekr’in sonra Adi kabilesinden Ömer’in halifeliğine boyun eğdiler. İkinci Halife’nin tutumlarında Araplara karşı Kureyş’i, diğer fethedilmiş ahaliye karşı da Arapları kayırmacılığı vardı. Diğer kavimlere Müslüman olsalar bile Arap Efendi, diğerleri Mevali sayıldı. 2. Halife Kureyş’in büyüğü diye Ebu Süfyan’a saygı gösteriyordu; oğullarından Yezid’i, o ölünce diğer oğlu Muaviye’yi Şam’a vali tayin etti.

İlk halife belirleme toplantısı olduğu Benî Saide Sakifesi olayında Ebu Süfyan, akrabalık bağı olarak Haşimîleri yakın gördüğünden İmam Ali’ye (a.s.) Şam’dan gerekirse asker getirir; darbeyle seni halife yaparız deyince Ali (a.s.) Ebu Süfyan’ın ard niyetinin fitne çıkarmak olduğunu bildiğinden onu kovdu. Ebu Süfyan, Ali’den (a.s.) fayda olmayacağını anladığından 2. Halifeye yanaştı. Sonunda 3. Halife Emevîlerden Osman bin Affan olunca İslâm devleti adeta Emevî mülkü haline geldi. Osman’ın çoğu sahabe olanlar tarafından katli üzerine boşalan makama ümmetin şurasıyla İmam Ali seçildi. Bu durumda Muaviye de Şam valiliğinden azledilecekken akrabası Osman’ın intikamını istemek bahanesiyle ayaklandı. Daha önce adaletsiz menfaatleri zedelenenler de Cemel savaşı çıkardılar. Muaviye, İmam Ali (a.s.) ile Sıffin savaşı yaptı. Bir de dindarlıkları cahilce olan, kendileri gibi olmayanları tekfir eden Hariciler çıktı. İşte bu aşırı giden zümre İmam Ali (a.s.)’ı namaz kılarken mihrabda şehid etti.

Şehidlerin Seyyidi, efendisi Hüseyin, büyük kardeşi Hasan ile daha küçük yaşlarda babası Ali'nin İmameti ve velayetinden başkasına uymadılar. Çünkü o makam Resulullah'ın makamıydı ve o makama zalimler erişemezler. Devletin tüzel kişiliğini temsil eden ve adına HALİFELİK dedikleri makam ise bir müddet, Arapların kabileciliği, kabile taassubları yüzünden Peygamber hanedanından yoksun kaldı. Babası İmam Ali ile bu makam, gerçek sahibini bulduysa da Ali'nin adaleti, herkesin hakkını verme, makamlara ancak layık olana verme siyaseti karşısında makama layık olmayanlar, hakkından fazlasını isteyenler, cehalet içinde kalmış dindar görünümlü vahşiler isyan ettiler; Cemel, Sıffin ve Nehrivan olayları çıkardılar. Kur'ân ve Peygamber sünnetini en iyi bilen ve uygulayan Ali, namazı en teferruatlı şekilde kılan, ibadetlerde aşırı olan ama Kur'ân tevilini bilmeyen, kendini dindar sanan cehaletin zehirli kılıcıyla şehid oldu. O'nun yerine Hasan el-Mücteba 2. İmam ve 5. Halife olarak iktidar makamına gelse de Babası Ali'ye karşı Sıffin Savaşı çıkaran Muaviye, İmam Ali tarafından azledildiği Şam Valiliği makamını bırakmadığı gibi halifelik iddiasına da girmişti. Gücünü, kuvvetini, hilelerini kullanarak halife olup bütün iktidarı elde etmek için elinden gelen her türlü yolu mübah görüyordu. Kimini para ve makamla kimini korku salarak, işkence yöntemleriyle kendi tarafına çekmekle uğraşıyordu. İktidar Emevîlerin, yani Umeyye oğullarının olmalıydı. Onun soyunda atalarından gelen Haşim oğullarına karşı kıskançlık rekabete dönmüştü. Babası Ebu Sufyan Mekkeli Kureyş müşriklerin lideri olarak İslâm Peygamberi ile savaştı, sonunda İslâm'ın güçlenmesiyle güçlünün yanında olmayı da menfaatine uygun gördü. Böylece savaş suçlusu olarak hem cezalanmaktan kurtuluyor hem canını kurtarıyordu. Putları şiddetle savunurken menfaatinden put kırıcı bile oldu. Sahabe de oldu, Şam fatihi de; hem de İslâm adına. Osman'ın Emevî olması ve sıla-yı rahim dediği akraba kayırmasıyla artık Emevîler, Müslümanların ortak mülkü Beytülmal'e de devlete de eriştiler. İmam Ali'nin iktidara gelmesi, ardından İmam Hasan'ın O'nun yerine gelmesi Emevîlerin saltanata erişmesine engeldi. Çünkü haktan, adaletten, doğruluktan, ilimden, irfandan, doğruluk ve dürüstlükten taraf olanlar Ehlibeyt'in yanında iken, sırf kendisini, iktidarda kalmayı her ne pahasına olsun düşünen Muaviye'nin işine gelmiyordu.

İmam Ali şehid edildi ama yerinde oğlu Peygamber'in yolunu bid'atlere karşı koruyarak sürdürüyordu. Muaviye'ye karşı Hariciler de vardı ama onlar Nehrivan'da İmam Ali tarafından kırılıp güçlerini kaybetmişlerdi. Bu durumda Hz. Hasan'a darbe yapmayı düşünüyordu. Muaviye (l.a.) Hz. Hasan ordusunda ahiretini dünyasına satabilecek kimseleri rüşvetle, para vererek satın alıp Hz. Hasan ordusunda kargaşalıklar ve Hz. Hasan'a suikastlar düzenletti. Hz. Hasan (a.s.) böyle bir orduyla savaşamayacağının da farkındaydı. Muaviye de kendisinin o kadar güçlü olmadığını biliyordu. Yapılacak savaşta iki taraf da telef olacağı, Müslüman kanının da çok akacağı anlaşılıyordu. Muaviye, hep şeytanca düşünerek Hz. Hasan'a barış teklifinde bulundu. Antlaşma maddeleri:

- Hükümet Muaviye’ye bırakılacak, ancak Muaviye Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünnetine göre hareket edecektir.

- Muaviye kendisinden sonra kimseyi halife olarak tayin etmeyecek ve hilafet kendisinden sonra İmam Hasan’a veya zorunlu bir durumda (eğer Hz. Hasan vefat ederse) kardeşi İmam Hüseyin’e geçecektir.

- Muaviye İmam Ali’ye (a.s) küfür etmeyi ve lanet okumayı bırakacak ve Hz. Ali'yi ancak iyilikle anacaktır.

Benî Haşim için ödenek belirlenecek, Cemel ve Sıffin Savaşlarında İmam Ali’nin safında şehit olanların yakınlarına belirli bir miktarda para yardımında bulunulacak.

Muaviye hiç kimseyi geçmişte yaptıklarından ötürü cezalandırmayacak. Irak halkına yönelik eski kinini bırakacak. Hz. Ali'nin dostları her yerde emniyet ve huzur içinde olacak, Şiilerine eziyet edilmeyecek; can, mal, namus ve evlâtları güven içinde yaşayacaklardır.

İmam Hasan, kardeşi İmam Hüseyin ve Allah Resulü'nün Ehlibeyti'nden hiçbirine, gizlide veya açıkta suikast tertiplenmeyecek.

Muaviye, Kufe'ye gelip halktan biat aldığında bu antlaşmayı ayakları altına aldığını söylemişti bile. Muaviye, bu ahde vefa gösterir davranışlarda bulunmasa bile İmam Hasan ahde vefada dikkat ediyordu. Emri bi'l-maruf ve nehyi ani'l-münker'i (Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak, engellemek) uyguluyordu. Sonunda İmam Hasan (a.s.) Muaviye'nin iz bırakmadığı suikastle zehirlenerek şehid oldu.

Hüseyin (a.s.) her davranışında ağabeyi İmam Hasan'ın imamet ve velayetine tabi oldu. Ağabeyinin şehid olmasıyla da bu makam O'nundu. Muaviye ölürse halifelik ve hükümete geçme, İmam Hüseyin'in hakkıydı, bu antlaşmaya göre de. O da bu ahde vefa göstererek Muaviye'nin ölümüne kadar sabırla kardeşi İmam Hasan'ın izlediği uygulamaya devam etti.

Muaviye ölürken halifelik makamını oğlu fasıklıkta aşikâr olan Yezid'e devretti. İŞTE BU, AHDİN BOZULMASIYDI.

EHLİBEYT'İN SİYASETTE BİZE GÖSTERDİĞİ YOL AHDE VEFA ETMEK; İKTİDARI ELE GEÇİRMEK İÇİN HER YOLUN MÜBAH OLMADIĞI, SUİKASTİN İMANA AYKIRI OLDUĞU; HÜKÜMET İŞİNİ ALMAK İÇİN YÖNETİLEN HALKIN DA RAZI OLMASI; ZORLA HALKIN İRADESİNE MÜDAHALE ETMEMEK.

İmam Hüseyin (a.s.) fasıklığı aleni olan Yezid'le anlaşmanın ona biat etmenin İslâm'ın sonu olduğunu gördüğünden buna yanaşmadı. Bundan dolayı Yezid (l.a.) İmam Hüseyin'in ortadan kaldırılmasına karar verdi. Dedesinin ve annesinin kabrinin bulunduğu, doğup büyüdüğü Medine'yi kana bulanmaktan korumak için Mekke'ye gitti. Haccı yerine getirmeyi isterken Yezid'in adamları suikast için Mekke'ye geldiklerini bilince Haccı ifa edemeden kendisine biat etmek istediklerini mektuplarla bildiren Kufe'ye doğru yöneldi.

MEDİNE VE MEKKE'DE KAN AKITILMASINI ÖNLEMEK İÇİN VE DAVETE İCABET İÇİN IRAK'A YÖNELDİ.

Kendisine biat etmek istediklerini bildiren Kufe halkı, şeytana uyup Yezid'in tarafına geçtiler. Bunların başında da sahabe oğlu Sa'd bin Ebi Vakkas'ın oğlu, çocuklukta birlikte oynadıkları Ömer'di. Ömer, Yezid tarafından İran valiliği teklifi gelince gönlü Hüseyin'den yana ama kılıcını da Hüseyin'ne doğrultmuşların başında hem de komutanları oldu.

KERB Ü BELA, İMTİHANI NE DE ÇETİN İMTİHAN Kİ, DÜŞMAN DOST, DOST DA DÜŞMAN OLABİLİYOR.

HER GÜN AŞURA, HER YER KERBELA HER AY DA MUHARREM OLUNCA ALLAH'IN İMTİHANINDA SABİT KADEM OLMAYAN KAYBEDER, OLAN İSE KAZANIR.

ALLAH BİZİ SABİT KADEM OLMAKTAN AYIRMASIN; ŞEYTAN VESVESELERİNDEN KORUSUN!

Kerbela’da ne oldu, İmam Hüseyin burada nasıl bir direniş gösterdi ve şehit edileceğini bildiği halde Kerbela’ya gitti. İmam’ın burada vermek istediği mesaj neydi?

KERBELA NE ACIDIR Kİ, İMAM HÜSEYİN VE YARENLERİNİ ŞEHİD EDENLER MÜŞRİK, MECUSİ, HIRİSTİYAN, YAHUDİ DEĞİLDİ.

YEZİD'İN ORDUSUNDA PEYGAMBERİ (S.A.A.) GÖRMÜŞ, SÖZLERİNİ İŞİTMİŞ SAHABELER VE TABİÎN VARDI. HENÜZ ETBA-I TABİÎN DENEN ÜÇÜNCÜ KUŞAK DÜNYAYA GELMEMİŞTİ BİLE.
NAMAZ KILAN, ORUÇ TUTAN, ZEKÂT DA VEREN, HACCA DA GİDEN, KUR'ÂN OKUYAN MÜSLÜMANIM DİYENLER ŞEHİD ETTİLER.

İSLÂM'IN BEŞ RÜKNÜNDEN DÖRDÜNÜ YERİNE GETİRİRLERDİ AMA ESAS RÜKNÜ EHLİBEYTİN VELAYETİNİ KABUL ETMEYİ HİÇE SAYMALARI YÜZÜNDEN AHİRETLERİNİ, PEYGAMBER ŞEFAATİNİ KAYBETTİKLERİ GİBİ SIKI SIKI BAĞLANDIKLARI DÜNYA DA ONLARA, O PEYGAMBERİN CİĞER PARESİ SEVGİLİ TORUNUNA (Kİ PEYGAMBER HASAN VE HÜSEYİN'E OĞULLARIM DERDİ) BÖYLESİNE KIYDIKLARINDAN YAR OLMADI.

PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED MUSTAFA "KUDUZ KÖPEK BİLE OLSA MÜSLE EDEREK ÖLDÜRMEYİN" BUYURDUĞU HALDE İMAM HÜSEYİN'İ OKLARLA, MIZRALARLA KILIÇLARLA CANINA KIYMALARI YETMEMİŞ GİBİ BAŞINI KESMELERİ, PARMAKLARINI, VÜCUDUNU PARAMPARÇA ETMELERİ, CESEDİNİ ATLARLA ÇİĞNEMELERİ, ÜSTÜNDEKİ ELBİSELERİNE VARINCAYA KADAR SOYMALARI KADAR KORKUNÇ OLAY OLAMAZ.

Müsle, bedeni parçalayarak öldürmek demek.

EHLİBEYTİN DÜŞMANLARINA LANET OLSUN!

Hüseyin'i yarenleri korumak için canlarını feda etti, ahireti kazandı.

Onunla savaşanlar ise dünya ve ahiretlerini kaybettiler.

Hüseyin, iktidar için insanları kullanmadı. Yanındakilere isteyen gitsin, Yezid'in işi benimle, sizinle değil demişti.

Kerbela’da sadece şehit olan İmam Hüseyin değildi. Elbette başka isimler de vardı. Özelikle tarihe yön veren isimler vardı. Biraz da bu isimlerden bahsedebilir misiniz?

(bu soruya bazı isimlerin hasetten bahsedilmesini rica ediyorum. Örnek olarak Hazreti Hür, Ali Asgar, Ali Ekber, Ebulfazl, Kasım gibi…)

Kerbela’da İmam Hüseyin (a.s.) en son şehid olandır. Çünkü İmam Hüseyin (a.s.) cephesinde 155 kadar şehid adları sayılmaktadır; en meşhur olanlar 73 kişi. Önce meydana Haşim oğullarına, seyyidlere zarar gelmesin diyenler diğer soylardandır. Bunlar arasında Hz. Peygamber sahabesi olanlar, İmam Ali sahabesi olanlar, Hz. Hasan sahabesi olanlar (tabiîn sayılanlar) vardır. Bunlardan sonra İmam Hüseyin’in amca çocukları, sonra İmam Hasan evlatları, sonra İmam Hüseyin evlatları Ali Ekber, Ali Asgar şehid olurlar. İmam Hasan oğlu Kasım ve Ebu’l-Fazl Abbas’ın oğlu Kasım, ikisi de Kerbela şehidi. Ayrıntılı bilgiler elde etmek isteyen bilgisayarda wikishia’da oldukça güvenilir bilgiler bulabilirler.

Hürr bin Yezid Riyahî, Hz. İmam Hüseyin'i Kufe'ye yaklaştırmamam emri almış ve İmam (a.s.)'ı Kerbela'ya kondurmuştu. Hz. Hüseyin yanındaki suyu bu susamış askerlere ve atlarına vermişti ama kendisi Kerbela'da suya yaklaşmasına engel olunmuştu. Hürr de sonunda bazı askeriyle İmam Hüseyin'in tarafına geçti ve çoğu Kufeli mektup gönderenlerden oluşan Yezid'in ordusuna karşı ilk savaşan oldu ve şehid düştü. İmam Ali'ye düşmanlık etmiş Züheyr de İmam Hüseyin'e katılarak Kerbela şehidleri arasına katıldı.

Kerbela’dan sağ kurtulan iki önemli isim; İmam Zeynel Abidin ve Hazreti Zeynep validemiz. Bu iki isim de çok önemli ve tarihin seyrini değiştirecek isimlerdir. Bu iki ismin üstlendiği misyon neydi?

Önce İmam Zeynel Abidin’den bahsedelim…

İmam Seccad veya ibadet edenlerin süsü anlamında sıfatı Zeynulâbidîn, İmam Hüseyin (a.s.)’ın oğludur. Hz. Ali ve Fatıma (s.a.) torunu. Annesi son İran Sâsânî şahı III. Yezcürd’ün kızı Şehribanu veya Şah-ı zenan; bundan başka adları da var. İmam Seccad’ı doğurduktan sonra çok yaşamaz. Yaşadığına ve Kerbela’da olduğuna dair rivayetler varsa da tarihî kaynaklara uymaz. İmam Seccad sıfatı olan bu 4. İmamımızın asıl adı Ali’dir. İmam Hüseyin (a.s.) her oğlunun adını Ali koymaktadır. Onun büyüğü Ali Ekber, küçüğü Ali Asgar. Bazı rivayetler Zeynulâbidîn (a.s.)’ın Ali Ekber olduğunu söyleseler de ortanca anlamında Ali Evsat olmalıdır. İmam Zeynulâbidîn, Kerbela’da çok hasta olmuştu ve terinden kımıldayacak halde olmadığından Yezid’in askerleri nasıl olsa ölecek diye ona dokunmamışlardı. Esir olarak Kufe’ye götürülüp Ubeydullah bin Ziyad’ın karşısına çıkarıldığında İbni Ziyad onu öldürmek istemiş, Hz. Zeyneb, onun önüne geçerek beni öldürmeden onu öldüremezsin deyince kadın öldürmenin çok ayıp olduğunu kendine yediremeyen İbni Ziyad dokunamamış, esirlerle birlikte Şam’a göndermiştir. Onun hayatta kalması Kevser suresinin anlattığı mucizeydi. Peygamberin soyunun bitmeyeceğine delildi. Nitekim Allah’ın hüccetini tamamlaması için İmam olarak sağ kalmalıydı.

Ve Hazreti Zeynep validemiz…

Valide kelimesi doğuran ana, vâlid de doğurtan baba anlamındadır. Arapça’da bundan başka ister doğumuna sebep olsun veya olmasın genel mânada anneye umm, babaya eb derler; bu bakımdan iki kelime arasında fark vardır. Hz. İbrahim (a.s.) babası Tareh’in vefatıyla amcası Azer’e eb (baba) der. Azer put yapıp satar olduğundan mişriktir. Allah da müşriklere rahmet okumayı men eder. Hz. İbrahim’in “Rabbi ağfirlî ve li-vâlideyye yevme yekumu’l-hisâb” (Rabbim! Beni ve anamı babamı kalkılacak hesab gününde gufranınla bağışla) duasında vâlideyye (ana-baba her ikisini) anlamında öz doğuran ana ve baba kastedildiğinden Hz. İbrahim’in öz babasının putlara tapmayan ve yapmayan Tareh olduğu ispatlanmaktadır.

Peygamberimizin (s.a.a.) eşlerinin de “Peygamber, inananlar üzerinde, kendilerinden ziyâde tasarruf ve vilâyet sâhibidir ve onun eşleri de inananların analarıdır ( Ahzab Suresi / 6 )” ayetine göre de ümmü’l-mü’minîn (inananların anaları) derken ümm kelimesiyle ifade eder. Vâlide denmez, çünkü onlar doğurmamıştır. Fâtımatu’z-Zehra ehlibeyt imamları neslinden gelenlerin hem vâlide hem ümm olarak annesidir ana Peygamber eşi değil, kızı olması hasebiyle o kategoriye girmez. Kızları Hz. Zeyneb de İmam Ali ve Fatıma (s.a.) kızıdır; İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in bacısıdır. Bundan dolayı da sonra gelen Ehlibeyt soyunun HALA’sı olur. Hala, Türkçe de babanın kız kardeşi anlamında olsa da Arapça’da annenin kızkardeşi teyze anlamındadır. Birçok Türk lehçelerinde teyze ve halaya BİBİ derler.

Son olarak erbain konusuna değinmek istiyorum. Her yıl milyonların yürüdüğü, tabiri caizse Aşka yürüyüş olarak da bilinen bu kutlu yürüyüşü nasıl okumalıyız, milyonlar akın akın katıldığı erbain bize neyi anlatıyor?

ERBAÎN, Aşura’dan sonraki kırkıncı gün anlamındadır. Arapça’da 40 sayısını belirtir. Ehlibeyt mektebinde anlatıldığı üzere Şam’a gönderilen esirler, Mel’ûn Yezid’in esirlerin Şam’da daha fazla kalmaları ve konuşmaları Şam halkını uyandırır korkusuyla asıl geldikleri yer olan Medine’ye gönderirken Hz. Zeyneb ve çok secde etmesinden İmam Seccad olarak da anılan 4. İmamımız Ali Zeynulâbidîn (salât ve selam üzerlerine olsun) ile birlikte olan esirlere eşyaları ve İmam Hüseyin (a.s.)’ın kesik başı geri verilerek azad edilince Kerbela’ya varırlar ve 40. Gün şehidlerin başını da mezarlarındaki cesedlerine kavuşturarak defn ederler. İlk defa Kerbela’da yapılan matemin anma merasimidir. Daha sonra da bu merasim Aşura matem merasimiyle birlikte Kırkıncı gün merasimi olarak başta Kerbela ve Ehlibeyt taraftarlarının olduğu yerlerde anılmaya devam etmiştir. Fatımîler, Büveyh oğulları, Hemdanîler, Celairliler, Safevîler ile devletin de desteğiyle merasimler icra olunmaya devam etmektedir.

Hz. Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.a) ünlü sahabelerinden Cabir bin Abdullah Ensari, İmam Hüseyin’in (a.s) kabr-i şeriflerini ilk ziyaret eden kişi olarak bilinmektedir. Cabir, İmam Hüseyin’in (a.s) ilk kırkında hicretin 61. yılında Atiyye bin Said Afvi ile birlikte Kerbela’ya giderek Erbain’de İmam Hüseyin’in (a.s) kabr-i şeriflerini ziyaret etmiştir.

İmam Hasan Askeri’den (a.s) Mümin’in beş nişanesinin olduğu ve bu beş nişaneden birinin Erbain ziyareti olduğuna dair bir hadis nakledilmiştir.

Yine İmam Cafer Sadık’tan (a.s) Erbain günü için bir ziyaretname nakledilmiştir. Şeyh Abbas Kummi, bu ziyaretnameyi “Mefatihu’l Cinan” kitabının üçüncü bölümünde “Aşura Ziyareti”nden sonra meşhur olmayan “Erbain Ziyareti” adıyla nakletmiştir.

Gazi Tabatabai’nin dediğine göre Erbain günündeki ziyaret, Şiaların nezdinde “Mereddu’r-Re’s” diye de bilinmektedir.[10] Mereddü’r-Re’s’in anlamı: Başın geri getirilmesidir. Buradaki maksat Kerbela esirlerinin Kerbela’ya geri döndükleri ve İmam Hüseyin’in (a.s) mübarek kesik başının da yanlarında getirilerek oraya defnedilmesidir.

Erbain ziyaretinin tavsiye edilmesi, başta Irak’ın yerlileri olmak üzere dünya genelindeki Şiaların her yıl Erbain’den önce Kerbela’ya akın etmelerine ve Erbain günü orada hazır olmalarına neden oldu. Adeta bir insan seli görüntüsünü andıran bu yürüyüşler dünyanın en büyük kitlesel yürüyüşlerinden biri sayılmaktadır. Geçtiğimiz 2013 yılında dünya genelinden 20 milyon Şii’nin Kerbela’ya geleceği öngörülmüştür. [11] ve yayınlanan bazı raporlara göre 15 milyon Şii Müslümanın Erbain günü Kerbela’da olduğu kaydedilmiştir.

Gazi Tabatabai’nin yazdığına göre, Erbain’de Şiaların Kerbela’ya doğru hareket etmeleri, Ehlibeyt İmamlarının (a.s) döneminde de yaygındı ve Şialar hatta Emeviler ve Abbasiler döneminde bile bu kitlesel yürüyüşleri gerçekleştirmişlerdir.

 

Son olarak eklemek istediğiniz ve bizim eksik bıraktığımız bir şey var mı?

Bu konuda ne söylersen, ne anlatırsan anlat, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa ders bitmez.

Fazıl Agiş kimdir?

                Aslen Kazan Türklerinden, yani Kıpçak Türklerinden olup, ailesi Japonya'da Türk Kolonisi'ni oluşturanlardandır.10 Temmuz 1946’da Japonya’nın başkenti Tokyo'da Dünya’ya geldi. İlk okula bu şehirdeki Tatar Mektebi olarak kurulan ve 1952'de Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti'ne bağlanan okulda başladı; üç yıl sonra ailece 1953'te Türkiye vatandaşlığına geçtikten sonra 1954'te Türkiye'ye geldi, İstanbul'da Karagümrük ve Kurtuluş İlkokullarında okuduktan sonra Ankara'da Ulubatlı Hasan İlkokulu’ndan mezun oldu. Orta eğitimi için bir müddet Bahçelievler Deneme Lisesi'ni okurken Kur’ân’ı meâllerden okumanın tatmin etmemesi üzerine Arapça öğrenmek için Libya’ya gitti. Orada da dinî eğitimin Emevîlerden kalma anlayışın olmasından dolayı hoşnud olmamaktan dolayı Türkiye’ye döndü. Bektaşilik ve Melamilik üzerinden tasavvufî eğilimi oldu. Sonra Ankara Atatürk Lisesi'nde Orta ve Lise tahsilini tamamladı. 1969'da girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni 1975'te bitirdikten sonra Başbakanlık Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü'nde Dış İlişkiler Uzmanı olarak çalıştı; bu arada İslam Ülkeleri İstatistik-Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin kuruluşunda görev aldı. 147.Dönem Yedek Subay olarak askerlik görevini Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Milli Savunma Bakanlığı Komptrolörlük Daire Başkanlığı'nda İdarî Sube Kısım Amiri olarak tamamladıktan sonra, Azot Sanayii'nin Gemlik Tesisleri ve Genel Müdürlüğü'nde Dış Ticaret Memuru olarak görev yaptı. Daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda Özel Mali Hukuk Danışmanı kadrosuyla Antlaşmalar Danışmanlığı görevini yürüttü. Bu arada Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi İdarî Bilimler Enstitüsü'nde Yüksek Lisans derslerine devam etti. İran İslâm İnkılabı olunca tasavvufu bırakıp öz Ehlibeyt mektebini öğrenmek için İran’ın Kum kentinde Hüccetiye Medresesi’nde dinî eğitim aldı.  Daha sonra Türkiye’de özel şirketlerde Dış İlişkiler Koordinatörlüğü ve müşavirlik, tercüme işleri yaptıktan sonra akademik hayata girerek, Konya Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde Araştırma Görevlisi kadrosunda görev yaptı.

      Yüksek Lisans konumu Tatar Edebiyatı'ndan Abdürrahim Utızimenî konusunda yapmak üzere Kazan'a ve baba köyüne ilk defa 1992 yılında gitti,1993'te Kazan Devlet Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı Tarihi dersi verdi. 1997'de yine Doktora tezi olan Sûfî Allahyâr'ın Sebatü'l-Âcizîn adlı mesnevî eseri üzerinde bir yıllık araştırmada bulunmak üzere Kazan, Ufa ve Moskova'ya gitti.

      Üniversite'de öğrencilik yıllarında "Türkiye'de Nüfus Artışı Sorunları", "Osmanlı Kapitülasyonları" adlı basılmamış çalışmaları oldu. Lisans Bitirme Tezi olarak da "Lâiklik ve İslâm'da İnsan Hakları" adlı çalışması Ankara'da 1976'da yayınlanmıştır. Yüksek Lisans Semineri olarak "Alimcan  İbrahim'in Tatarca Sarfı" (Konya,1993), Tez olarak "Türk Edebiyatında Gül  ve Bülbül Mesnevîleri ve Abdurrahîm Utızimenî'nin Bülbül ve  Gül Mesnevîsi" (Konya,1994), Doktora Semineri olarak "Nev'î'nin Fusûsü'l-Hikem Adlı Eserinde Yer alan Türkçe, Farsça ve Arapça Manzûm Parçalar" (Konya,1995) ve "Abdurrahîm Karahisârî, Işk-Nâme" (Konya,1995) adlı basılmamış çalışmaları ve "Kültürün Temellendirilmesinde İslâm Dininin Rolü" (Diller, Ruhî Kültür ve Türk Tarihi: Gelenekler ve Modernlik, Türkoloji Enternasyonal Toplantı Çalışmaları, 3 bölümlü, 9-13 Haziran 1992, Kazan'da verilen ve III.C.s.228-230, Moskova, 1997'de basılan tebliği, "Abdürrahimi Rûmî ve Abdürrahim-i Karahisarî'nin 'Işk-Nâme'leri" (TDK Türk Dili, Dil ve Edebiyat Dergisi, Sayı:555, Mart 1998, Ankara, s.249-252). Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi'nce hazırlanan Türk Dünyası  Edebiyat Tarihi, Türk Dünyası Edebiyat Antolojisi, Türk Dünyası Edebiyatı Ansiklopedisi, Türk Dünyası Edebiyatı Terimler Sözlüğü projeleri ile Türk Dil Kurumu'nun hazırladığı  Türkiye Türkçesi'nin Tarihsel Sözlüğü projelerinde görev aldı. TÜRKSOY (TÜRK ÜLKELERİ KÜLTÜR VE SANAT ORTAK YÖNETİMİ) ile Tataristan Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından teklif edilen ve Tataristan'daki bilim adamları  ile birlikte ortak hazırlanan "-Büyük Bolgar- Bolgar-Tatar Uygarlığı'nın Anıtları' adlı eserin Türkiye Türkçesi'ne  çevrilmesinde ve eserin yayına hazırlanması için düzenlenmesinde katkıda bulundu. Fırat Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çalıştım ve 2010 yılı Ocak ayında emekli oldu.

     Arapça, Farsça, İngilizce, Japonca ve biraz da Rusça; Türk lehçelerinden Çağatayca, Osmanlıca, Tatarca, Başkurtça, Azerice, Özbekçe, Yeni Uygurca bilmekte.

                Şu anda da Ehlibeyt Mektebi ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.