Röportaj Esra Akgemci: Sadece Latin Amerika’yı değil tüm dünyayı zor zamanlar bekliyor



ID:36555
Yayınlanma:
02 Kas 18

Latin Amerika ülkelerinden ABD’ye başlayan göç dalgasına karşı Trump’ın tehditkâr açıklamaları sürerken, “Brezilya’nın Trump’ı” olarak nitelendirilen ırkçı, işkence savunucusu, aşırı sağcı Jair Bolsonaro, Brezilya’nın yeni devlet başkanı seçildi. Gelişmeleri Latin Amerika uzmanı Esra Akgemci ile konuştuk.

Brezilya’da başkanlık seçiminin 28 Ekim Pazar günü gerçekleşen ikinci tur oylamasında, aşırı sağcı Liberal Parti(PSL)’nin lideri emekli yüzbaşı Jair Bolsonaro, oyların yüzde 56’sını alarak seçimden galip çıktı. Brezilya’da, İşçi Partisi’nden Luiz Inácio Lula da Silva’nın 2002’de devlet başkanı seçilmesiyle esen sol rüzgâr, Silva’nın ardından başkanlık koltuğuna oturan Dilma Rousseff’in iki yıl önce görevden alınmasıyla kesintiye uğramıştı. Silva yolsuzluk suçlamasıyla cezaevinde, Rousseff de yine aynı suçlamayla azledildi. Bu isimlerin ardından kürtaj karşıtı, tecavüz güzellemeleri yapan, işkence savunucusu, ırkçı bir eski askerin devlet başkanı seçilmesi ise halkın yakın geçmişte yaşananlara duyduğu tepkiye bağlanıyor.

Latin Amerika ülkelerinden ABD’ye başlayan göç dalgası yine dikkat çeken gelişmelerden. ABD, güney sınırında büyük bir göçmen kriziyle karşı karşıya. 12 Ekim’de Honduras’tan yüzlerce kişiyle yola çıkan kafile, Guatemala ve El Salvador’dan eklenenlerle birlikte Birleşmiş Milletler’e göre 7 bin kişiyi buldu.

Binlerce göçmen, daha iyi fırsatların olduğu yeni bir yaşam kurma umuduyla Meksika üzerinden ABD’ye girmenin yollarını arıyor. Göçmenler ülkelerindeki zulüm, şiddet ve yoksulluktan kaçtıklarını söylüyorlar. ABD Başkanı Donald Trump ise Orta Amerika’dan gelen binlerce göçmene karşı tehditkâr açıklamalar yapıyor. Bütün bu gelişmeleri Latin Amerika uzmanı akademisyen Esra Akgemci ile konuştuk.

Brezilya seçimleri ile başlarsak küresel gündemde aşırı sağcı Jair Bolsonaro’nun başkanlık koltuğuna oturması var. Bolsonaro bu seçimi nasıl kazandı?

Öncelikle Bolsonaro’nun bu zaferi, çok derin bir kriz ve kutuplaşma ortamında, özellikle 2015’den bu yana İşçi Partisi’ne (PT) karşı giderek büyüyen bir tepki sayesinde kazandığını söylemek gerekiyor. Bu tepki de aslında son 15 yılda PT iktidarında sınıf ilişkilerinde yaşanan hızlı dönüşümün ürünü. PT’nin gelirin yeniden dağılımına dayalı politikaları, hem kapitalist sınıflar arasındaki rekabeti kızıştırdı hem de orta ve üst-orta sınıflarla sosyal yardımların alıcısı konumundaki alt sınıflar arasında büyük bir gerilim yarattı.

Brezilya, gelir dağılımı açısından Latin Amerika’nın en eşitsiz ülkelerinden biri. En alt gelir grubunda yer alan ve nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan kesim, çok düşük ücretlerde, kayıt dışı çalışarak orta ve üst-orta sınıfların işlerini yapıyor (bebek bakıcılığı, ev temizliği, aşçılık, şoförlük, kapıcılık gibi). Ancak burada, Türkiye’dekine kıyasla çok daha keskin bir sınıf ayrımı söz konusu. İki sınıf arasında doğrudan bir sömürü ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Esra Akgemci: Mara adı verilen bine yakın çete var. Bu çetelerin 70 binden fazla üyesi olduğu tahmin ediliyor. Böyle bir ortamda sıradan insanların hayatta kalması gerçekten çok zor.

Lula’nın 2003’te başlattığı Bolsa Família programıyla en alt gelir grubundakiler ilk defa üniversite eğitimi almaya ve özellikle yerel siyasette kendilerini göstermeye başlayınca, orta sınıf içerisindeki sağ, muhafazakâr kesimlerde bir endişe belirmeye başladı. Ülkedeki büyük medya gruplarını elinde tutan, yabancı sermayeyle doğrudan bağlantılı hâkim sermaye fraksiyonu da bu korku ve endişeyi sürekli kışkırttı ve PT’nin ülkenin geleceği açısından büyük bir tehdit olarak algılanması için her türlü manipülasyonu yaptı. 2016’da Dilma Rousseff’in azledilme sürecinde sağ tabanın kitlesel bir şekilde sokağa çıkışında ana akım medya aracılığıyla yapılan manipülasyonlar önemli rol oynadı.

‘BOLSONARO BREZİLYA’DA SOSYALİZMİ SİLMEK VAADİYLE İKTİDARA GELDİ’

Özellikle “Venezuela gibi olacağız” korkusunun bu kesimlerde giderek yayıldığını görüyoruz. Bu korkunun temeli var mı?

Kesinlikle yok. Ne Lula ne de Dilma, Chávez’in Venezuela’da yapmaya çalıştığına benzer bir radikal dönüşüm ya da devrim peşindeydi. Eğer Lula’nın ilk iki döneminde olduğu gibi PT hem sosyal yardım politikalarını uygulayıp hem de neoliberal politikalar için gerekli olan makroekonomik istikrarı korumaya devam edebilseydi sorun olmayacaktı. Ancak bu sürdürülebilir bir şey değildi. 2013’ten itibaren küresel ekonomik krizin etkisi, Brezilya gibi emtia talebiyle büyüyen ülkelerde hissedilmeye başlayınca Dilma Rousseff Hükümeti, sermaye hareketlerine ve faiz oranlarına daha fazla müdahale etmeye başladı ve hâkim sermaye grubunu rahatsız etti. Burada esas mesele, PT’nin yerel üreticiyi ve ihracatçı sektörleri korumaya yönelik yeni-kalkınmacı bir strateji izlemesiydi. Zaten Dilma bu yüzden, neo-liberalizmin hâkim sermaye birikimi olarak kalıcılaşmasını güvence altına alan Mali Sorumluluk Yasası’nı ihlal ettiği gerekçesiyle azledildi. Bolsonaro o dönem Rio de Janeiro milletvekiliydi ve azil sürecini başlatan oylamada verdiği “Evet” oyunu, askeri rejim döneminde (Dilma’nın da işkence gördüğü dönemde) işkence birimini yöneten Albay Ustra’nın anısına adamıştı. Bolsonaro işte böyle bir kutuplaşmadan beslenerek seçimi kazandı ve “sosyalizmi Brezilya’dan silmek” hatta “kızıllar” dediği solcuları “ya sürgüne ya hapse göndermek” vaatleriyle, hâkim sermaye grubunun da desteğini arkasına alarak iktidara geldi.

‘BREZİLYA’DA LULA’YA DÖNÜK SUÇLAMALARLA İŞÇİ PARTİSİ KARALANDI’

Brezilya’nın eski devlet başkanı Lula da Silva neden seçime katılamadı?

Lula’nın adaylığının engellenmesi, seçim sonuçlarını etkileyen en önemli faktör oldu. Anketlere göre Lula seçime girebilseydi çok büyük bir ihtimalle sekiz yıl aradan sonra devlet başkanlığına geri dönecekti. Zaten tam da seçim öncesinde, hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla ilgili yeni bir delil sunulmaksızın, Lava Jato (Dilma Rousseff’in azledilme sürecini başlatan yolsuzluk operasyonlarına verilen isim. Portekizce’de “araba yıkama” anlamına geliyor) soruşturmasını yürüten savcılar tarafından hedef gösterilerek Lula’ya dava açılması, yargının ne kadar siyasallaştığını açıkça ortaya koyuyor. Bu da aslında PT’ye yönelik karalama kampanyalarının bir parçasıydı. Lava Jato’nun soruşturduğu skandal tüm Brezilya siyasetine hatta Latin Amerika’nın birçok ülkesine kadar yayılmışken Lula tüm bu yolsuzlukların bir numaralı sabıkalısı olarak hedef gösterildi ve ana akım basında “bakın Lula gibi bir lider bile cezaevine giriyorsa sonunda yolsuzluklar bitiyor” mesajı verildi.

‘BOLSONARO’LU BREZİLYA, ABD İLE DAHA UYUMLU POLİTİKALAR İZLEYECEK’

Brezilya sadece Latin Amerika için değil Güney-Güney Ortaklığı için de önemli bir kaleydi. Brezilya seçimi bu nedenle mi bu kadar çok konuşuldu?

Brezilya, Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın da sekizinci büyük ekonomisi ve her ne kadar son üç yıldır tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor olsa da bu Brezilya’nın çok önemli bir bölgesel güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Brezilya siyasetinin dinamikleri, sadece Latin Amerika’daki bölgesel gelişmeleri değil BRICS, G-20, IBSA (Hindistan, Brezilya, Güney Afrika Diyalog Forumu) gibi ulusaşırı platformlarla işleyen Güney-Güney İşbirliği sürecini de etkiliyor. Bu seçimleri kritik yapan temel unsur, Dilma’nın azledilmesinden sonra yapılan ilk genel seçim olmasıydı. PT iktidarı devam etseydi Lula döneminde uluslararası rekabet gücü artan ve Güney-Güney pazarına yönelen ihracatçı sektörler büyümeye devam edecekti ve böylelikle Brezilya Güney’in en önemli küresel aktörlerinden biri olma hedefini sürdürecekti. Ancak şimdi, Bolsonaro iktidarıyla Brezilya ABD’nin hegemonyasındaki ulusaşırı birikim ağlarına daha sıkı entegrasyon sürecine girecek ve bunun Güney-Güney sürecinin gelişimi açısından da önemli sonuçları olacak.

‘BREZİLYA’DA SAĞIN İKTİDARA GELMESİ DEĞİL MEKSİKA’DA SOLUN İKTİDAR OLMASI İLGİNÇ’

Brezilya’da sağcı aday seçimi kazanırken Meksika’da cumhurbaşkanlığı seçiminden solcu aday Andres Manuel Lopez Obrador zaferle çıktı ve sağın yarım asırlık hâkimiyeti yıkıldı? Nasıl oldu bu?

Dünyada Trump, Erdoğan, Putin, Modi ve Orban gibi liderlerle karşımıza çıkan güçlü bir sağ popülizm momentinin hâkim olduğunu düşünürsek Bolsonaro’nun iktidara gelişi tam da bu momentin bir parçası olarak değerlendirebilir. Latin Amerika genelinde de 2013’ten bu yana sol popülist iktidarlar ciddi bir krizin içindeler. O yüzden asıl ilginç olan, böyle bir dönemde Meksika’da Obrador’un zafer kazanmış olması. Ancak Meksika siyasetinin her zaman böyle ayrıksı bir konumu olmuştur. Bunun en önemli nedenlerinden biri, 1910’daki Meksika Devrimi’nin ardından çok güçlü bir korporatist devlet kurulmuş olması ve ABD hegemonyasının diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla Meksika siyasetinde çok daha belirgin bir şekilde hissedilmesi. Öyle ki 1960 ve 70’lerde Latin Amerika ülkeleri askeri darbelerle boğuşurken Meksika’da işçi sınıfı üzerinde ezici bir gücü olan ABD destekli korporatist uygulamalar, askeri bir müdahaleye gerek bırakmamıştı. 2000’lerde 71 yıllık PRI iktidarının sona ermesi ve PAN’ın iktidara gelmesiyle yaşanan dönüşüm sürecinde yine ABD’nin önemli bir rolü vardı ve 2006 seçimlerini (şaibeli bir şekilde) kıl payı farkla kaçıran Obrador, Latin Amerika’da yükselen sol dalgaya yetişememişti. Ancak son on yılda giderek artan şiddete karşı yeni bir politika arayışı ve Obrador’un bu süreçte farklı kesimlerin taleplerini gözeterek sürdürdüğü etkin muhalefet sayesinde nihayet Meksika’da da sol popülizm için iktidar alanı açılmış oldu. O yüzden Obrador’un zaferinin, aslında geç kazanılmış bir zafer olduğunu söyleyebiliriz.

‘BİNLERCE KİŞİ CAN GÜVENLİĞİ, YOKSULLUK VE İŞSİZLİK NEDENİYLE GÖÇ EDİYOR’

Son günlerde Latin Amerika göç dalgasıyla gündemde yer alıyor. İnsanlar neden göç ediyor?

Son dönemde gündeme gelen göçmen kafilesi, aslında buzdağının sadece görünen kısmı. 1980’lerden bu yana Orta Amerika’dan ABD’ye göçün giderek arttığını görüyoruz. Özellikle de El Salvador, Guatemala ve Honduras’ın arasında kalan üçgen bölge, dünyada cinayet oranlarının en yüksek olduğu yer. Organize suç, özellikle de insan, silah ve uyuşturucu kaçaklığı çok yaygın. Bu bölge, uyuşturucu için en büyük pazar olan Kuzey Amerika (ABD ve Meksika) ile kokain üretiminin yoğunlaştığı Kolombiya, Peru ve Bolivya arasında kaldığı için bu kadar tehlikeli. Bölgede mara adı verilen bine yakın çete var. Bu çetelerin 70 binden fazla üyesi olduğu tahmin ediliyor. Böyle bir ortamda sıradan insanların hayatta kalması gerçekten çok zor. Üstelik devlet bu çetelere müdahale etmeye çalıştığında olan yine sivillere oluyor. O yüzden can güvenliği, insanları göç etmeye zorlayan ilk neden. Bunun ardından yoksulluk ve işsizlik geliyor.

‘HER YIL 500 BİN KİŞİ, DÜNYANIN EN UZUN GÖÇMEN KORİDORUNU KATEDİYOR’

Peki, göçmen konvoyları yeni bir olgu mu?

Konvoylar 2011’den bu yana tercih edilmeye başladı çünkü özellikle kadınlar ve çocuklar bu şekilde kendilerini daha güvende hissediyorlar. Konvoyların rotası, Orta Amerika’dan Meksika sınırına ve ABD’ye uzanıyor ve dünyanın en uzun göçmen koridorlarından birini oluşturuyor. Her yıl Meksika’ya Orta Amerika’dan 500 bin göçmen geliyor ve bunun 300 bini ABD sınırlarından yasadışı bir şekilde geçmeyi başarıyor. Son konvoy, Honduras’tan Meksika’ya doğru yola çıkan bin kişiyle başladı ve bir haftada 7 bine ulaştı. Şu anda konvoyun içindeki bin kişilik bir grup Meksika’yı geçerek ABD sınırına yaklaşmış durumda. Geri kalanının ise henüz Meksika’ya ulaşmasına çok var. Önümüzdeki günlerde Meksika’nın ve ABD’nin tutumuna göre krizin nasıl gelişeceğini göreceğiz.

‘TRUMP, GÖÇMENLERE KARŞI ÖNYARGILARI KIŞKIRTARAK OY KAZANMAYA ÇALIŞIYOR’

Daha önce Meksika sınırına duvar öreceğini söyleyen Trump, göçmenlere “Gelirseniz sınırda askerlerimiz sizi bekliyor” açıklaması yaptı. Trump ne yapmak istiyor?

Trump’ın açıklamaları genellikle boş ve karşılığı olmayan popülist söylemlere dayanıyor. Meksika sınırına duvar öreceğini söylediği zaman da ciddiye alınmamıştı çünkü her şeyden önce bölgenin coğrafi koşulları buna müsaade etmiyordu. Ayrıca duvar örülebilseydi bile bu, sorunu Trump’ın istediği gibi çözemezdi. “İstediği kadar duvar örsün, duvarla beraber eşzamanlı bir tünel kazınır” şeklinde tepkiler verilmişti o dönem. Şimdiki söylemleriyle de sadece oy toplamaya çalışıyor. Trump’a göre göçmenlerin çok büyük bir kısmı suçlulardan oluşuyor, içlerinde çok sayıda Orta Doğulu var ve konvoy Demokratlar tarafından finanse ediliyor. Yani göçmenler aslında ABD’ye Demokratlara oy vermek üzere geliyorlar! Bunların önümüzde duran sorunla uzaktan yakından alakası yok, sadece her zamanki gibi göçmenlere karşı önyargıları kışkırtmaya ve buradan oy kazanmaya çalışıyor.

Konvoylar 2011’den bu yana tercih edilmeye başladı çünkü özellikle kadınlar ve çocuklar bu şekilde kendilerini daha güvende hissediyorlar.

 

Kıta içerisinde yalnızca ABD’ye göç yok, iç göç de var. Örneğin Venezuela’dan komşu ülkelere göç gibi. Bunun arka planında ne var?

Venezuela’nın durumu aslında biraz daha farklı çünkü Venezuela’da 2002’den bu yana göçü tetikleyen temel unsur, Chávez iktidarının bizzat kendisiydi. Yani Venezuelalı göçmenler aslında Orta Amerika’dakiler gibi yoksul ve çaresiz insanlar değildi, orta ve üst-orta sınıfta yer alan ayrıcalıklı kesimden geliyorlardı. İlk göç dalgası, 2002’de Chávez’e karşı yapılan darbe girişiminin Chavista’lar tarafından engellenmesiyle başladı. Chávez iktidarının güçleneceğinden korkan muhaliflerin önemli bir kısmı ülkeyi terk etti. Ardından 2006’da sosyalizme geçiş sürecinin başlaması, benzer bir göç dalgasını daha tetikledi. Ancak 2013’te Chávez’in ölümünün ardından yoğunlaşan siyasi ve ekonomik krizle beraber hızla büyüyen şiddet, Venezuela tarihinin en büyük göç dalgasını doğurdu. Son göç dalgasıyla birlikte yaklaşık beş milyon Venezuelalı ülkesini terk etti. Bunun bir milyonu Kolombiya’da yer alıyor. Ekvador, Peru, Şili ve Brezilya yine göçmenlerin en çok tercih ettiği ülkeler arasında.

Burada en önemli mesele, artık sadece orta ve üst-orta sınıfların değil toplumun en yoksul kesimlerinin de giderek artan şiddet yüzünden ülkeyi terk etmeye başlamış olması. Bugün Veneuzela’da politik şiddetle kriminal şiddeti birbirinden ayırmak çok zor. “Guarimba” denilen çok şiddetli sokak çatışmaları var. Gecekondu mahallerinde (barrio) şiddet oranları çok yüksek. Özel güvenlik birimleri tarafından korunan orta sınıf mahallerinde bile insanlar kendilerini güvende hissetmezken barrio’lar artık yaşanılamaz hale gelmiş durumda. Buna bir de yüzde 18 binlere varan korkunç enflasyon oranıyla temel gıda, ilaç ve temizlik ürünlerine erişimde yaşanan sıkıntıları eklersek Venezuela’daki krizin boyutlarını daha iyi anlayabiliriz.

‘SAĞ POPÜLİZMDEN DAHA BÜYÜK BİR TEHLİKE: NEO-FAŞİZM’

Dünyada aşırı sağcı popülist liderlerin iktidara gelişi, geçmişinde diktatörlükler ve sağcı liderler olan Latin Amerika halklarını nasıl etkileyecek?

Latin Amerika’yı çok zor günler bekliyor. Hâlihazırda sol popülizm 2015’ten bu yana çok bir büyük bir krizin içerisindeyken Brezilya’da aşırı sağcı bir adayın iktidara gelmesiyle çok daha vahim bir tablo ortaya çıktı. Artık sağ popülizmden daha büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Belki ileride yeni kavramlar üretilir ancak şu anda bu durumu en iyi tanımlayanın “neo-faşizm” olduğunu düşünüyorum. Son üç dört yıldır özellikle Brezilya, Arjantin ve Venezuela’da iktidardaki sol hükümetlere karşı gelişen orta sınıf protestolarında kendini açıkça gösteren, alt sınıflara yönelik giderek büyüyen bir tepki var. Faşizm bu tepkiden besleniyor, o yüzden çok tehlikeli bir durum ve sadece Latin Amerika’yla da sınırlı değil. Dünya genelindeki hâkim siyasal momenti de belirleyen bir unsur bu.

Latin Amerika için umut var mı?

Latin Amerika örgütlü mücadele geleneğinin çok güçlü olduğu bir siyasi coğrafya. Bakış açımızı seçim siyasetiyle sınırlı tutarsak Latin Amerika’nın geleceğiyle ilgili umutsuzluğa kapılabiliriz. Ancak aşağıdan gelişen süreçlere baktığımızda hayatın her alanında kendini gösteren zengin bir direniş kültürüyle karşılaşıyoruz. Örneğin Brezilya’da seçim sürecinde Bolsonaro’ya karşı kadın hareketinin öncülüğünde kitlesel protesto eylemleri düzenlendi, muhalifler tüm ülke genelinde #EleNão (#OnaHayır) tişörtleriyle Bolsonaro’nun adını bile anmadan tepkilerini görünür kıldılar, üniversite öğrencileri sokaklarda insanlara diktatörlük döneminde yapılan insan hakları ihlallerini anlattılar, faşizm karşıtı besteler yapıldı ve sosyal medyada Haddad’a destek için etkili kampanyalar düzenlendi. Ancak bu tepkilerin süreklilik kazanabilmesi için solun farklı fraksiyonlarını bir araya getiren geniş bir mücadele hattı kurulması ve ülke çapında genel grev ve protestolarla sol tabanın mobilize edilmesi gerekiyor. Eğer faşizme karşı mücadele Brezilya solunu birleştirebilirse demokrasi ve özgürlükten yana çok büyük bir umut doğacaktır.Mühdan Sağlam/DuvaR

Esra Akgemci kimdir?

Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlayan Esra Akgemci, yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda yapmıştır. Halen aynı üniversitede doktorasını yapmakta olan Akgemci, Latin Amerika siyaseti üzerine seminer dersleri başta olmak üzere dersler verdi ve Meksika, Şili, Brezilya başta olmak üzere Latin Amerika’da saha çalışmaları ile akademik araştırmalar yürüttü. Doktora tezinde Brezilya siyasetine odaklanan Akgemci çok iyi derecede İngilizce, İspanyolca ve Portekizce bilmektedir. Akgemci’nin Meksika, Venezuela, Brezilya başta olmak üzere Latin Amerika üzerine pek çok makalesi ve çalışması bulunmaktadır. Konya Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır.