Düşünce ve Alıntı Yazılar Suriye'de müdahalenin takvimi ve bağlamı / Aydın Selcen



ID:36973
Yayınlanma:
11 Kas 18

Erdoğan durmadan Fırat’ın doğusunu temizlemekten, Sincar ve Kandil’i de teröristlerin başlarına yıkmaktan söz ediyor. Münbiç’te ortak devriye, yeterli bulunmuyor. Karayılan, Kalkan, Bayık’ın kellelerine ödül konulması da kandırmaca.

Dış politikada bazı sabitler var. Mesela Türkiye’nin Irak ve Suriye’yle olan sınırları gibi. İşte şu kadar bin kilometre uzaklıktan gelip de buralara yerleşenler var, ben de bağa, bostan girer gibi girer, çıkarım olmuyor yani. Zaten olmalı mı? Bu da geçerli bir başka soru. Durum böyle ama bunlar Ankara için hiçbir anlam ifade etmiyor.

Ankara, vaktiyle bu sınırlar çizilirken Türkiye’yle kazık atıldığını söylüyor. Yarım ağızla, dönemin yöneticileri hatta cumhuriyetin kurucularının da aslında gol yemiş olduklarını mırıldanarak, hayıflanıyor. Ankara, ayrıca koalisyon ortaklarının siyasal meşrebine göre gavurun (İslamcı) veya emperyalistin (ulusalcı) ülkeyi bölmeye yüz yıldır uğraştığına da inanmıyor, adeta biliyor.

Bu veri seti, devlet aklı denilen şeyi oluşturuyor. Bunlar veri mi, hurafe mi, varsayım mı diye sormak olanağınız da bulunmuyor. Söz konusu imanın esaslarına göre, Kürtler bu şeytani güçlerin elinde oyuncak. Şeytan deyince akla biraz da Yahudi’nin gelmesi anlatının ayrılmaz parçası. Yakın tarihe gelelim, 2003’te ABD Irak’a geldi, Suriye’de ben o dolmayı bir daha yutmam desek yeterli. 

Üstelik önümüzde (yine) seçimler var. Erdoğan durmadan Fırat’ın doğusunu temizlemekten, Sincar ve Kandil’i de teröristlerin başlarına yıkmaktan söz ediyor. Münbiç’te ortak devriye, yeterli bulunmuyor. Karayılan, Kalkan, Bayık’ın kellelerine ödül konulması da kandırmaca. Aslında bu sonuncu pek haksız değil. Kandırmaca değil de yatıştırma demeli. Ödülü koyan ABD’nin Dışişleri zaten.

Mühlet belli: Yerel seçimlerden önce. Sahne hazır: Trump’la, Putin’le, Macron’la, Merkel’le görüşmeler; Idlip’te çatışmasızlık vs. Konjonktür uygun: Kaşıkçı Cinayeti ve İran yaptırımları. Fakat bu resme uymayan hareketlenmeler de var: İsrail’in Arap açılımı, Suudi Arabistan (SA) ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Şam’la yeniden temasa girişi.

Tarihsel bağlam öyle ki sürekli akışkan. Anlık resim çektim, o resmin üzerine oyunumu inşa ettim mümkün değil. SA ve BAE’nin Şam’la suyun sıcaklığını yoklaması Vaşington’la istişare ya da eşgüdüm yapılmadan olası gözükmüyor. Herhalde ABD’nin gözü, yeniden imar, yeni anayasa, Fırat’ın doğusunu içeren topyekun bir çözümde.

SA ve BAE de Irak’tan hoşnutsuz. Onların derdi, Ankara’nınki gibi, ABD’nin değil İran’ın Bağdat’ı tahakküm altına alması. Beşar Esat’ın zorla devrilemeyeceği de ortada artık. Öyleyse, Şam’a bir çekme halatı atmanın zamanı gelmiş olabilir. Rusya’nın da SA ve Körfez’le ziyaret ve Moskova’da kabul trafiği gözle görünür biçimde arttı. 

Hem Kaşıkçı Cinayeti Erdoğan’a, Trump’a Veliaht Prens Muhammet bin Selman (MbS) yerine Ortadoğu’da yeni ve daha etkin pivot oyuncu olma önerisini sunma olanağı yarattı. Eşzamanlı olarak da, Erdoğan’ın MbS’ye oyunun Ankara’nın kurallarıyla, en azından Ankara’nın kaygıları dikkate alınarak oynanması zorunluluğunu dayatma olanağını da.

Yinelemeye gerek yok sanırım: Türkiye’de demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, hukuk devleti ne ABD’nin ne AB’nin umurunda. Hatta Türkiye ekonomisinin çökmesi bunlardan ziyade kaygı nedeni AB için. AB’nin derdi mülteci krizi ve onun kendi içlerinde yarattığı anti-İslam kimlikli aşırı sağ. ABD’nin dertleriyse İsrail’in güvenliği ve İran’ın çevrelenmesi, kanatlarının kırpılması.

Eski deyimle söylersek, bu “ahval ve şerait” içinde kendi koyduğu takvime göre Fırat’ın doğusunu “halletmek” için zaman baskısı artıyor. Giderek Türkiye’nin Suriye yaklaşımı, söyleminin aksine, çözümsüzlüğün devamının çözüm olarak görülmesine evriliyor. Zira nihai çözüm demek, epeydir grileşmiş çizgilerin, yeniden siyahlaşıp, belirginleşmesi de demek.

İran’a dayatılan, açlıkla terbiye edilip, Irak, Lübnan, Suriye, Yemen siyasetlerinde kökten dönüşüm hasıl etmek. Bununla birlikte, Türkiye de, stagflasyon ortamında, peş peşe yeni askeri maceralara girişmeyi ve mevcut olanları sürdürmeyi nasıl başaracak? Bunları sürdürürken de, silahlanmayı artırmayı? 

Putin sanki İstanbul’daki dörtlü zirveyi, ABD’nin önderlik ettiği küçük grubu* çatlatmak ve İran’ı içeren Astana Üçlüsü’nü başat oyuncu olarak sahada tutmak amaçlı kullanıyor. Velhasıl, oyun kurucu oluyorum sanarken piyonlaşmak, piyonken kendini sahanın dışında bulmak, bunların hepsi uluslararası ilişkilerde var.

Varılmak istenen son düzlem nedir? O amaçlanan düzleme tek tabanca varılabilir mi? Düzleme varıldığında, ilanihaye sürdürebilir mi? Varlığı sürdürülmeye çalışılacak düzlemin (her türlü) maliyeti ne olur? Hesap vermezlik, bürokraside silolaşma, kararların saydam olmayan tek merkezden alınması sağlıklı sonuçlar verir mi?

Yukarıdaki soruları sorarsanız, olan biteni sizler için anlamlandırmaya çalışan tüm bu yazı da anlamsızlaşıyor. Absürt, anakronik bir tarihsel ana sıkışıp, orada çakılı kalmış olma duygusu ise yoğunlaşıyor. Savaşarak mevcut sınırlara çekilenler ne yaptıklarını bilirken, ne yaptıklarını bildiklerini sanmadıklarım da aksi istikamette yolculuklarına devam ediyor.

*Küçük Grup: ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan.Aydın Selcen/DuvaR