Röportaj Rıza Yıldırım 'Geleneksel Alevilik'i anlattı: Aleviler Kemalizm ve sosyalizm içinde asimile oldular



ID:37528
Yayınlanma:
23 Kas 18

Yazar Rıza Yıldırım'ın son çalışması Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Yıldırım, 70'li yıllarda yaşanan göçlerin geleneksel Alevilik üzerindeki etkilerini anlattı.

Araştırmacı yazar Rıza Yıldırım’ın altı yüzden fazla köyde, dört yüzden fazla dede, ana, aşık, kamber ve taliplere yaptığı saha çalışmalarının ardından kitaplaştırdığı Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Geleneksel aleviliğin zaman içerisinde yaşadığı dönüşümü kentlileşmenin etkilerini konuştuğumuz Yıldırım, 7o’li yıllardaki göçleri vurgulayarak, “Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup, tarihin ilk ‘Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu” dedi.

İki bölüm olarak yayınlayacak olduğumuz röportajın ilk bölümüne buyrun…

Aleviliğin sözlü kaynaklarına ulaşmak için kaynak kişilere ulaşmaya çalışmışsınız. Kitabınızda da aktarıyorsunuz ama, bize bu kaynak kişileri nasıl tespit ettiğinizi nelere dikkat ettiğinizi kısaca özetler misiniz?

Elbette. Ancak konunun daha iyi anlaşılması için kısa bir arka plan açıklaması yerinde olur diye düşünüyorum.

Tabii ki, buyrun!

Adından da anlaşılacağı gibi kitabın ele aldığı konu Geleneksel Alevilik. Şimdi siz ‘Geleneksel olmayan bir Alevilik mi var?’ diyeceksiniz. Bu soruya kısa cevabım: Evet geleneksel olmayan, ya da daha doğru bir ifadeyle gelenekle bağlarını büyük oranda koparmış olan bir başka Alevilik hatta Alevilikler var. Uzun cevabım ise hem kitabın birinci bölümünde hem de 2012 yılında yayınladığım bir makalede (1) detaylı bir şekilde yer alıyor. Burada çok kısa bir özet geçmek gerekirse, Alevi toplumunun 1950-2000 arasında kitlesel olarak şehirlere göçmesi Alevi inancını ve dini-toplumsal yapısını derinden etkiledi. Kentleşme ve modernleşmenin Alevi inanç sistemini nasıl temelden sarstığının ve Alevi toplumunu ne kadar hızlı ve kökten değiştirdiğinin hala layıkıyla anlaşılmadığını düşünüyorum. 1940’larda köyünde yaşayan bir Alevi ile bugün özellikle ‘Alisiz Alevilik’ eğilimli bir Alevi’yi yan yana getirseniz herhalde çok az ortak nokta bulurdunuz.

Neden şehirleşme ve modernleşme Alevi toplumunun geleneksel yapısını bu denli tahrip etti?

Bu sorunun cevabını bulmak için biraz daha gerilere gitmek gerekiyor. 1950’lere kadar Aleviler önce Osmanlı arkasından da Cumhuriyet toplumunun ana gövdesinden (ki Sünni kodlar üzerine kuruludur) kopuk, yalıtılmış köylerde yaşıyorlardı. Aynı zamanda devlet ile ilişkileri de yok denecek kadar zayıf bir düzeyde idi.

‘OSMANLI, ALEVİLERİ ANA DÜŞMAN OLARAK KODLADI’

Alevi toplumu Osmanlı İmparatorluğu’ndan neden bu kadar uzaklaştırıldı? 

İşin hakikati 16. yüzyıldan itibaren Aleviler Sünni Osmanlı toplumu içinde adeta paralel bir toplum kurmak zorunda kalmışlardı. Dahası, sadece ana toplumsal gövdeden kopmakla kalmamışlar aynı zamanda devletle ilişkilerini de neredeyse koparmışlardı. Zira Osmanlı devleti Alevileri kendi dini-politik düzeninin ana düşmanı olarak kodlamış, Yavuz Sultan Selim döneminde köklerini kazımaya kalkışmış, kısa süre sonra bunun mümkün olmadığını anlayınca gözden ırak yerlerde yaşamalarına göz yummaya başlamıştı. Ancak Osmanlı hukuk sisteminde (ki İslam hukuku yani Şeriat ve eski töre/kanun geleneğinin özgün bir karışımı idi) Alevilik (Kızılbaşlık) meşru kabul edilmediğinden yok sayılıyordu. Bunun pratik hayatta anlamı şudur: bir Alevi kendi inanç ve kimliği ile hukuksal bir kişiliğe sahip olmadığından, hukukun korumasının tamamen dışında kalıyordu. Yani herhangi bir kişi Alevi bir bireyin malını gasp etse veya canına kastetse, kurban Osmanlı hukuk sisteminin koruması altında olmadığından saldırgan hiçbir cezai müeyyideyle karşılaşmıyordu. Hemen anlaşılacağı üzere, Alevilerin Osmanlı dünyasındaki durumu ve hukuki konumu kötünün en kötüsüydü. Bu bakımdan gayrimüslimler çok daha iyi bir konumda idiler. Zira onlar millet sistemi içinde hukuken tanımlanmış ve temel hakları koruma altına alınmıştı.

Aleviliğin Doğuşu-Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501), Rıza Yıldırım, 400 syf., İletişim Yayınları, 2017.

‘ALEVİLER HUKUKEN YOK SAYILDIKLARI İÇİN DEVLET HİZMETLERİNDEN YARARLANAMIYORLARDI’

Kısacası Aleviler Osmanlı düzeninde hukuk sisteminin tamamen dışına itilmişlerdi. Öyle ki, yüzlerce cildi günümüze kadar ulaşan ve bir tür Osmanlı mahkeme tutanakları diyebileceğimiz kadı sicillerinde taraflardan birisinin Alevi kimliği ile kaydedildiği bir tane davaya bile rastlamıyoruz. Hukuken bu denli yok sayılmalarına rağmen elbette gerçek hayatta var idiler ve yer yer de hem devletle hem de Sünni komşuları ile ilişki kuruyorlardı. Ancak esas olarak tekkeler ve nakibü’l-eşraflar aracılığı ile kurulan bu ilişki daima sınırlı tutuluyordu. Hukuken yok sayıldıkları için devlet hizmetlerinden de faydalanamıyorlardı. Modern öncesi devletlerin tebaalarına sundukları hizmet esas olarak koruma ve adalettir. Aleviler Osmanlı devletinden her ikisini de alamadıkları gibi aksine devletin bizzat kendisini en büyük tehdit olarak görüyorlardı.
İşte bu şartlarda Alevi toplumu doğal olarak Sünni gövdeden yalıtıldı ve kendi içinde kapalı devre bir düzen kurdu. Benim yazılarımda ısrarla ‘Geleneksel Alevilik’ tabiri ile ifade ettiğim Alevilik işte bu kapalı-yalıtılmış köy düzeninde şekillenen dini-toplumsal sisteme karşılık gelmektedir. Geleneksel Aleviliğin temel kurumları, ritüelleri ve inanç uygulamaları böylesi bir devletsiz, kapalı toplumsal düzenin yürümesini mümkün kılacak şekilde biçimlendi. Örneğin, geleneksel yapıyı biraz incelediğinizde, normalde devletin sağlaması gereken hukuk ve güvenlik hizmetlerinin cem ibadeti üzerinden bizzat toplumun kendisi tarafından kolektif olarak icra edildiğini hemen fark edersiniz. Geleneksel dini-toplumsal yapıyı ayakta tutan temel payandalar cem, görgü, düşkünlük, musahiplik ve dede-talip bağı gibi temel kurumlardı.

Bu bağlamda 1950’ler ve kentlileşme neden önemli?

1950’lerde başlayan ve 60’lardan sonra hızlanan şehirlileşme temel bir dönüşüm sürecini tetikledi ve bütün bir Alevi tarihinin belki de en derin kırılmalarından birisine yol açtı. Kente gelen Aleviler, geleneksel Aleviliği şekillendiren iki temel etkenin dışına çıkıyorlardı: kırsallık ve yalıtılmışlık. Oysa Aleviliğin bütün kurumları ve ritüelleri köy ortamında yalıtılmış olarak yaşayan bir toplum düzenine göre şekillenmişti. Dolayısıyla kentlerde bu kurumlar bir anda işlevlerini yitirdiler.

Bir örnek vermek gerekirse, geleneksel toplumda suçluları cezalandırmak için geliştirilen yöntem düşkünlük idi. Suç işleyen bir kişi her yıl sonbaharın sonlarında, kışa doğru yapılan görgü ceminde sorguya çekiliyor, suçunun cezası köylü tarafından karara bağlanıyordu. Eğer o kişi cemde verilen kararı kabul ederse görgüden geçiyor ve arınmış kabul ediliyordu. Yok eğer verilen cezayı kabul etmezse o takdirde görgüden geçemiyor ve düşkün ilan ediliyordu. Düşkün bir kişi ile hiçbir köylü konuşmuyor, herhangi bir şekilde alış-veriş yapmıyor, bir anlamda toplumsal hayattan dışlanıyordu. Polis gücünden yoksun olan bir toplumsal nizamın ürettiği müeyyide bu şekilde suçluyu kolektif hayatın dışına atmaktan ileri geçemiyordu. Ancak geleneksel toplum yalıtılmış ve kapalı bir yapıya sahip olduğundan düşkün bir kimsenin uzun süre hayatını devam ettirmesi mümkün olamıyor, en sonunda kendisi hakkında verilen kararı kabul etmek zorunda kalıyordu.

Oysa kent hayatında düşkünlük kurumu müeyyide gücünü tamamen yitirirdi. Zira kozmopolit kent ortamı düşkün olan Aleviye yaşamını devam ettirebileceği geniş bir alan sunuyordu. Düşkünlüğün işlevini yitirmesiyle beraber Alevi öğretisinin bel kemiğini oluşturan görgü kavramı ve dolayısıyla görgü cemi de önemini kaybetti ve hızla kentli Alevilerin hayatından çekildi. Benzer sebeplerden dolayı dede-talip bağı ve musahiplik kurumu da kentlileşmeye koşut olarak çözüldü. 1990’lara gelindiğinde genç Aleviler geleneksel sistemin omurgasını oluşturan bu kurumlara tamamen yabancılaşmışlardı.

‘İDEOLOJİLER ALEVİLERİ İNANÇLARINDAN UZAKLAŞTIRIYORDU’

Geleneksel sistemin temel kurumlarına yabancılaşmanın inanç sistemi üzerinde de etkileri oldu mu?

Elbette. Hatırlatmak isterim ki geleneksel Alevi toplumunda inançlarla ritüeller ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş durumdaydı. (Bu konuyu kitapta (Geleneksel Alevilik) detaylı bir şekilde inceledim.) Dolayısıyla ritüelde meydana gelen aksaklıklar aynı şekliyle inanç alanında da görülmeye başlandı. Ayrıca modern laik eğitim ve tanışılan yeni ideolojiler (Kemalizm ve Sosyalizm/Komünizm) de kente gelen ilk Alevileri inançlarından uzaklaştırıyordu. Zira Alevi inancı mistik bir karakter taşıyor ve diğer bütün inançlarda olduğu gibi birtakım dogmalar üzerine oturuyordu. Gerek laik dünya görüşü gerekse Alevilerin kentlileşmesinde katalizörlük yapan toptancı ideolojiler ise dogmalar ve mistisizmi kökten reddeden pozitivist bir anlayışa sahipti. Bütün bu sebeplerden dolayı orta okul ve üzeri düzeyde eğitim alan kentli Aleviler inançlarından, ibadetlerinden ve geleneksel dini-toplumsal kurumlarından uzaklaşmaya başladılar. Öyle ki 1970’lerin sonlarına gelindiğinde kentli ve eğitimli kesim geleneksel dokudan neredeyse tamamen kopmuş durumdaydı.

‘ALEVİ ENTELİJANSİYASI 1970’LERDE OLUŞTU’

Öte yandan bu kesim Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup olup, bu yönüyle tarihin ilk ‘Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu.

Öte yandan, köylerde geleneksel yapı gevşeyerek dahi olsa devam ediyordu. Özellikle Amasya ve Tokat bölgesinde 1980’lere kadar görgü cemlerinin düzenli yapıldığı köylerin bulunduğunu tespit ettik. Yine de Alevi toplumu üzerinde esas etkili olan artık kentlerde yetişmiş yeni ‘entelijansiya’ idi. Bölgelere göre değişmekle beraber, 1960-1990 arasında toplumun liderliği belirgin bir şekilde dedelerden okur-yazar Alevilere geçti. Daha önce söylediğim gibi, bu yeni Alevi liderliği inanç ve ibadete karşı tamamen ilgisiz olduğundan, geleneksel Alevilik belleğinden sıyrılmak istemiş ve yirmi yıl gibi kısa bir sürede bunu büyük oranda başarmıştı.
2000’lerden sonra Alevi toplumunda inanç köklerine karşı bir ‘ilgi uyanışı’ görüyoruz. Sanıyorum ülkenin genel olarak dine yönelmesi Aleviler üzerinde etkisini bu şekilde gösterdi. Sebep her ne olursa olsun, Aleviliğin bir inanç olduğu söylemi her geçen gün daha bir yüksek sesle dillendiriliyor artık. Ne var ki Alevi inancının taşıyıcısı olan bellek büyük oranda yitirilmiş durumda. Zira, nereden baksanız yarım asırdır tekrar üretilmeyen, toplumsal olarak terk edilmiş bir bellekten bahsediyoruz. Bu belleğin esas olarak sözlü kültür ve ritüel aracılığı ile taşındığı göz önünde bulundurulursa, kaybın boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
Bu arada, Alevi toplumunun ürettiği hatırı sayılır ölçüde bir yazılı külliyattan da bahsedilebilir. Nitekim saha çalışmamız sırasında bunların epeyce bir kısmını tespit ettik. Ne var ki yeni Alevi entelijansiyası o yazılı kaynaklarla da bağını yitirmiş durumdaydı. Ayrıca yazılı eserleri anlayıp yorumlayabilmek için sözlü kültürden ve pratik hayattan edinilen belirli bir altyapı da gerekmektedir.

İşte Geleneksel Alevilik’i üreten projenin arkasında yatan temel fikir yitirilen bu belleğin peşine düşmek ve mümkün olduğunca onu kayıt altına almaktı. Peki bu belleği nerede bulabilirdim? İşte en başta sorduğunuz sorunun cevabı burada yatıyor. Geleneksel Alevilik bilgisinin aktarım kanalları 1960’lardan itibaren daralmaya başladığına ve 1990’larda da tamamen tıkandığına göre, göre bu tarihlerden önce en azından gençliğini geleneksel Alevi ortamında (yani Yol ve Erkan’ın tam olarak uygulandığı köylerde) geçirmiş kişileri bulmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden kaynak kişiler olarak, köylerde yaşayan, yaşlı dedeler, babalar, analar, aşıklar/zakirler ve sofuları seçtim.

Kaynak kişileri seçerken göz önünde bulundurduğum kriterleri kitapta detaylı bir şekilde açıkladım. Burada kısaca özetlemek gerekirse, her şeyden önce kaynak kişilerin tamamen geleneğin içinden geliyor olması gerekmekteydi; yani beslendiği bilgi kanalları mümkün mertebe Alevi pratik hayatı, ritüeller ve sözlü aktarım olmalıydı. Bu amaca uygun olarak, kaynak kişileri seçerken dört ana kriteri göz önünde bulundurdum: 1) 60 yaş ve üzeri olması; 2) Dede, ana, aşık, baba vs. gibi belleğin aktif taşıyıcısı ve aktarıcısı olması; 3) Hayatını köyde geçirmiş olması; 4) Okuma-yazma bilmiyor olması. Elbette bu şartların hepsini kamilen sağlayan Alevi iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kaldı artık. O yüzden bu şartların hepsini sağlamasa da ideal modele en yakın kişileri geleneksel Aleviliğin mevcut en güvenilir kaynakları olarak kabul ettim.

Çalışmanın ana amacını sözlü kültürde yaşayan Alevilik bilgisinin kayıt altına alınması olarak belirliyorsunuz. Peki, bu çalışmada sizi şaşırtan bölgeler arasında bazı ana hikâyelere ilişkin farklılıklar gördünüz mü?

Şaşırtıcı bir şekilde Alevi inancını taşıyan temel anlatılarda ciddi bir farklılaşma görülmüyor. Kitapta ‘kolektif menkıbe’ olarak adlandırdığım bu temel anlatıların kimisi çok meşhur; kentli Aleviler arasına dahi ana hatlarıyla bilinmektedir. Örneğin Miraç ve Kırklar Meclisi menkıbeleri gibi. Ancak derlediğimiz menkıbelerin büyük bir kısmının modern/kentli Alevi ortak belleğinden artık tamamen çıktığını söyleyebilirim.

Burada sözünü ettiğim bellek kopukluğunun ne kadar derin olduğunu kendim üzerinden şöyle bir örnekle anlatayım: Benim çocukluğum görgü cemlerinin ve Cumalık cemlerin yapıldığı bir köyde geçti. Babam fiilen dedelik yapardı. Demek istediğim, geleneksel toplumsal-dini dokuyu küçük yaşlarımda bir nebze gördüm. Sonrasında, 1998 yılında başladığım yüksek lisans çalışmamdan itibaren akademik olarak Aleviliği araştırıyorum. Buna rağmen, 2013 yılında Amasya’da ilk saha çalışmamıza başladığımızda dinlediğim menkıbelerin önemli bir kısmını daha önce hiç duymamıştım.

Çalışmamız ilerledikçe, büyük bir şaşkınlıkla aynı menkıbelerin Tokat, Çorum, Sivas, Erzincan, Malatya ve Yozgat bölgelerinde de bilindiğini gördüm. Bu anlatıcıların bir kısmı okuma yazma bilmiyor, bir kısmı ilkokulu birkaç yıl okumuş insanlardı ve birbirleriyle hiçbir şekilde ilişkileri yoktu. 170 günlük saha çalışmasını tamamladığımızda, artık Alevi toplumu genelinde tamamen stabilize olmuş menkıbelerden oluşan ortak bir bellek bulunduğuna dair hiçbir şüphem kalmamıştı. İşte kentlileşme ve modernleşme geleneksel Aleviliğin birçok bileşeni ile beraber bu belleği de yokluğa mahkûm etmişti. Belleğin tamamına ulaşmamız artık mümkün olmadığından, bizim bu projede kaydettiğimiz bilginin ana kolektif belleğin ne kadarı olduğuna dair bir çıkarım yapamıyorum. Ancak kaba bir tahminle, en fazla yüzde otuzu olduğunu söyleyebilirim. Yani geleneksel kolektif belleğin (kitap içinde açıkladığım gibi, ritüeli de bir tür kolektif bellek kategorisi olarak kabul ediyorum) yüzde yetmişi artık geri getirilemez bir şekilde yitirilmiş durumda.

Söylediğim gibi, ana inançları taşıyan menkıbelerin (ki bunların çoğu yaratılış ve Ehl-i Beyt’le ilgili) anlatı iskeleti her bölgede aynı. Sözlü kültürün doğası gereği anlatının detayları anlatıcıdan anlatıcıya farklılaşabiliyor tabii ki. Ancak bunlar hikâyenin taşıdığı ana mesajları etkileyecek boyutta değil. Öte yandan, büyük ocakların kendi alanları içinde büyük oranda kendi mensuplarına has alt kolektif bellekler geliştirdikleri de gözleniyor. Bu daha küçük ölçekli bellekler daha çok ocakların kurucu şahsiyetleri etrafında geliştirilmiş. Aslına bakarsanız ocakların hemen hepsinin en az bir tane bu tür menkıbesi var ki kitapta bu menkıbelere ‘kurucu menkıbeler’ dedim.

Saha çalışmlarından fotoğraflar…

‘KOPUKLUĞUN NEDENİ REDD-İ MİRAS’

Ortaya çıkardığınız bu kolektif belleğin yalıtılmış, dolayısıyla yüzyıllardan beri aktarılan modern dönem etkilerine maruz kalmamış bu sözlü kültürden, modern Aleviliğin haberinin olmadığını söylüyorsunuz. Bu kadar kopukluk nasıl olabildi? Bunun biraz da kentlerde son otuz yılda köy Aleviliği ile evrimsel bir geçiş olmadan cem evlerinin bir anda yaygınlaşması ile ilişkisi var mıdır?

Doğrusu cemevlerinin bir anda yaygınlaşması ile geleneksel kolektif belleğin yitirilmesi arasındaki (eğer varsa) ilişkiyi incelemedim. Ancak diğer söylediğiniz şey, yani köylerdeki geleneksel yapının kent ortamına aşamalı olarak belirli bir süreklilik içinde adapte olmaması, onun yerine, ilk kentli-eğitimli Alevilerin terim yerindeyse bir redd-i miras yapmaları kopukluğun ana nedeni gibi görünüyor. Atatürkçü Aleviler, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş birer yurttaşı olmanın her sorunlarını çözeceğini, Alevi inanç ve ibadetlerine artık gerek kalmadığını düşündüler. Aynı şekilde, solcu Aleviler kimlik olarak devrim yoldaşlığının yeterli olduğuna, onu bölüp parçalayacak alt kimlik unsurlarının terkedilmesi gerektiğine, hele din gibi ‘bilim dışı hurafelerin’ tamamen terkedilmesi gerektiğine inanmışlardı. Bu saydığım insanlar Alevi yakın tarihinde en az iki belki üç kuşağa karşılık geliyor. Seksenlerden sonra gerek kentli Alevilerin gerekse araştırmacıların öğrendiği Alevilik bilgisi büyük oranda bu kuşakların süzgecinden geçerek geliyordu. Dolayısıyla kopukluğun bu denli ciddi olmasına pek fazla şaşırmamak lazım diye düşünüyorum.

‘DEDELİK KURUMU ÇOK ZAYIFLADI’

1950’li yıllara kadar Alevi inancının tamamen köylerde yaşayan bir inanç olduğunu aktarıyorsunuz. Çalışmanızda bugün köy sayısı fazla olan bazı bölgelerde bu sözlü kültürü aktarabilecek kişilerin neredeyse kalmadığını tespit etmişsiniz. Bu aynı zamanda dedelik kurumunun bu köylerde ortadan kalktığı ve bir asimilasyon sürecinin yaşandığı anlamına mı geliyor?

Evet, esas işlevi itibariyle dedelik kurumunun – ortadan kalkmasa da – çok zayıfladığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, dedelik etkinliğini ocaklar ve talip toplulukları arasındaki bağdan alıyor. Bu bağ ise esas olarak görgü cemi ile hayat bulmakta ve toplumsal-dini işlevini yerine getirmektedir. Görgü cemlerinin terk edilmesi dedenin toplumsal-dini yapıdaki merkezi konumunu ortadan kaldırmakta, onu sembolik bir manevi liderlik seviyesine indirmektedir. Birçok köyde eski hafızayı anlatacak kimseyi bulamamamızı da yine görgü cemlerinin terk edilmesi ile açıklıyorum. Bu konuda kitapta özellikle Divriği bölgesine dikkat çektim. Divriği’nin yüz küsur köyünün neredeyse tamamı Alevi. Ayrıca bu köylerin epey bir kısmı oldukça dağlık, ulaşılması zor bölgelerde bulunuyor. Anlayacağınız, yalıtılmışlık ve içine kapalılık özellikleri bakımından örneğin Amasya bölgesine göre çok daha önde görünüyor. Ne var ki Divriği bölgesinde geleneksel hafızayı layıkıyla bilen çok az insan bulabildim. Gittiğim birçok köyde insanlar en son görgü cemimin 1960’larda yapıldığını, göçlerin başlamasıyla beraber cemlerin terkedildiğini söylediler. Cem terkedilince dedeleri de davet etmemeye başlamışlar tabii. Böylece dedeler toplum nezdindeki prestijini ve etkinliğini kaybetmeye başlamış. Ve tabi atadan dededen, Yol içinde öğrendikleri bilgileri aktaracak ne bir cem ortamı ne de talip bulabilmişler.

‘KEMALİST ELİT KÜLTÜRÜN DİPLERİNDE SÜNNİ KODLARI VAR’

İşin asimilasyon boyutuna gelince, geleneksel Alevi toplumsal-dini yapısı dedelik ve cem üzerine kurulu olduğundan bunların terkedilmesi yapıyı temelden sarstı tabii. Köyünden, ocağından, dedesinden ve görgü ceminden kopan kentli Aleviler için eski hal artık muhaldi; dolayısıyla ya yeni hal ya da izmihlal olacaktı. Bu noktada kent Alevilerinin karşısında duran en önemli soru yeni halin ne olacağı idi. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ilk okumuş kentli Aleviler yeni hali Cumhuriyet’in modern çağdaş yurttaşı olmak olarak gördüler ve bu yolda en az beş yüzyıldır sürdürülegelen inanç, ibadet ve kurumlarını çok hızlı bir şekilde terk ettiler. Ancak kısa süre içinde, temel mottosu laiklik olan Kemalist elit kültürün bile dip katmanlarında hala Sünni kodlar üzerine kurulu olduğunu fark ettiler. Ortaca Olayları, ‘mum söndü’ piyesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir Alevi masası kurulması dillendirildiğinde muhafazakâr basında çıkan hakaretler ve bunlar karşısında Kemalist devletin Alevileri bir nevi korumasız bırakması bu anlamda ilk şok dalgasını oluşturdu denilebilir. Yaşanan olaylar laik Türkiye’nin dip kodlarının hala Sünni olduğunu öğretiyordu kentin ilk Alevilerine. Ve Alevi toplumunun kolektif bilinci laiklik ve çağdaşlık paydasında eşit yurttaşlığın hala uzak bir hayal olduğunu seziyordu.

Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek, Rıza Yıldırım, 411 syf., İletişim Yayınları, 2018.

‘ALEVİ GENÇLER KENDİLERİNE VARLIK ALANI AÇMAK İÇİN SOSYALİST OLDULAR’ 

Bu seziş Alevi kolektif bilincini yeni bir şemsiye kimlik arayışına yönlendirdi. 1960’ların sonu ve 70’lerde okuyan Alevi gençliğinin neredeyse tamamının sosyalizme yönelmesinin arkasındaki başlıca psikolojik saiklerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Tarihlerinde ilk defa toplum olarak kente gelen Aleviler kendilerine varlık alanı açmaya çalışıyorlardı ve bunun doğrudan Alevi kimliği üzerinden gerçekleşmesi birçok sebepten mümkün görünmüyordu. Okumuş Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşmaları zaten kimliğin din ve inanç boyutunu iyice zayıflatmıştı. Öte yandan, tamamen Sünni kodlar üzerine kurulu olan kamu ve kent alanı geleneksel inanç ve ibadetlerinden sıyrılmış, ‘çağdaş yurttaşlar’ olmaya çalışan Alevilere dahi meşruiyet alanı açmakta isteksizdi. Oysa sol hareketler Alevilik ve Sünniliği eşit ölçüde dışlıyor, dini anlamda ‘nötr’ bir zemin oluşturuyordu. Dolayısıyla sol, inanca dair geleneksel mirasını zaten terk etmiş veya terk etmeye hazır olan Alevi gençlerinin kendilerini iliştirebileceği ve ait hissedebileceği bir kentli kimlik alanı açıyordu. Ve bu alan Aleviler’e Kemalist laik devletten daha fazla eşitlik imkânı sunuyordu.

‘SOL, ALEVİ KENTLEŞMESİNİN KATALİZÖRÜ OLDU’

Sol hareketler henüz kentle yeni tanışan Alevi toplumunun özellikle genç katmanlarına ciddi bir özgüven kazandırdı. Aynı zamanda kültürel boyutta Alevi kentleşmesinin katalizörü oldu denilebilir. Aynı şeyi Kemalizm için de söyleyebiliriz. Ancak sosyalizmin her iki kulvarda da Alevi toplumu üzerindeki etkisinin Kemalizm’den daha ileri olduğunu düşünüyorum. Alevilerin sosyalizm ve Kemalizm’e bu kadar kolay ve çabuk kucak açmalarının arkasında sosyolojik bir zorunluluk yatıyor. Toplumsal, dini ve kültürel kodları tamamen köy şartlarına göre şekillenmiş Alevilik, kitlesel boyutta kente taşınırken kaçınılmaz olarak kentli bir ideolojiye ihtiyaç duydu. Yukarıda söz arasında geçtiği gibi, eğer bu kentlileşme yavaş yavaş, tedricen ve hazmederek gerçekleşebilseydi belki Alevilik kendi iç dinamikleriyle bir kentli forma dönüşebilirdi. Ancak bu geçiş o kadar hızlı ve ani oldu ki Aleviliğin kendi kurumlarının ve değerlerinin kentlileştirilmesine imkân kalmadı; dolayısıyla kentin dışında bırakıldılar.

‘SOL VE KEMALİZM GELENEKSEL ALEVİLİĞE AĞIR BEDEL ÖDETTİ’

Solun ve Kemalizmin Alevilere sağladığı bu kılavuzluk hizmetinin bir de bedeli vardı elbet. Geleneksel Alevilik açısından bakıldığında bu bedel oldukça ağır görünmektedir. Zira her iki ideolojinin rehberliğinde Aleviler kentlileştiler, ancak bu Aleviliği köyde bırakmak pahasına gerçekleşti. İşte eğer hareket noktasını geleneksel Alevilik olarak alırsanız bu iki cereyan Alevilerin ilk asimilasyonudur. Geleneksel kimliklerini kente taşıyamayan Aleviler Kemalizm veya sosyalizm ideolojileri içinde asimile oldular.

1980’lerden itibaren ise yeni bir asimilasyon dalgasının yükseldiğine şahit oluyoruz. Temelde Türkiye’nin sola kaymasının önünü almak için yapılan 12 Eylül darbesi devletin benimsediği resmî ideolojide de önemli bir yön değişikliğine işaret ediyordu. Kenan Evren liderliğinde beliren yeni devlet idaresi ideolojik omurga olarak Türk-İslam sentezini benimsemiş, dolayısıyla devleti Sünniliğe biraz daha yaklaştırmıştı. Bu yeni denklemde en büyük resmi düşman sol ve ‘dinsizlik’ olarak kabul edildi. Makbul vatandaş LaST (Laik-Sünni-Türk) onun tam zıddı da KKK (Kızılbaş-Kürt-Komünist) olarak kodlanmıştı. Türkiye nüfusunun nereden baksanız en az yüzde on beşini oluşturan Alevilerin toptan düşmanlaştırılması makul olmadığından, onların sol ve seküler (dinsiz olarak okunmalı) cereyanların tesirinden kurtarıp Müslümanlığa (Sünnilik olarak okunmalı) geri döndürülmesi gerekiyordu. Bu amaçla birçok Alevi köyüne cami yapıldı. Alevilerin halen temel rahatsızlıklarından birisi olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haksızlığına hükmedilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri de o dönemde zorunlu kılındı.

İlginç bir şekilde, bu üçüncü asimilasyon dalgasına karşı en güçlü direnç birinci ve ikinci asimilasyon süreçlerinin sonucu ortaya çıkan yeni Alevilikten geldi. Daha iki nesil bile olmadan kentli Aleviler Aleviliğin sol ve seküler değerler üzerine kurulu bir hümanizma kültürü olduğuna karar vermişler ve dini değerlere yönelmenin Aleviliği asimile edeceğini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardı. Elbette Türk-İslam sentezini şiar edinmiş 12 Eylül rejiminin niyeti Alevileri inanç köklerine yönlendirmek ve geleneksel Aleviliği ihya etmek değildi. Aksine, buradaki niyet Aleviliği mümkün mertebe Sünniliğe yaklaştırmak ve böylece kontrol dışına çıkmasına engel olmaktı. Netice itibariyle, 1980’lere damgasını vuran Sünnileştirme çabalarının Alevi kimliği üzerindeki etkisinin Sol ve Kemalizm’e göre daha sınırlı kaldığını söyleyebilirim. Ancak bu dönemdeki resmi politikalar bir bakıma geleneksel Aleviliğin tabutuna son çiviyi çakmış oldu.

DİPNOT 

  1. Rıza Yıldırım, ‘Geleneksel Alevilikten Modern Aleviliğe: Tarihsel Bir Dönüşümüm Ana Eksenleri’, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 62 (2012): 135-62.