Yılkı siyasetçi



ID:37772
Yayınlanma:
28 Kas 18

Yaşlanmış, çalışamaz duruma gelmiş atları yabana, doğaya bırakmayı anlatmak üzere kullanılan bir kelimedir “yılkı”. “Yılkı Atları” adlı bir roman da yazılmıştır. Yazarı Abbas Sayar’dı.

Yaşı yasal sınırlara gelmiş, yasal şartları tamamlamış ya da sağlık bakımından çalışamaz duruma gelmiş bir insanın geriye kalmış hayatını yaşaması için “emeklilik” kurumu bulunmuştur. Bunun hem birey, hem toplum için ne kadar önemli olduğunu söylemek bile zaittir, ama çalışan (işçi, memur, serbest meslek sahibi vb.) insanların bu en doğal haklarını kısıtlamaya, hatta ortadan kaldırmaya niyet etmiş kişiler, bazı kurumlar ya da siyasetçiler de çıkmaktadır. Özellikle, siyaset kurumunu salt bir “iktidar” olgusu veya olayı düzeyinde anlamanın üzerine çıkamamış siyasetçiler, iktidarda olanlar arasında bu anlayışı paylaşanlara rastlanmaktadır. Ne var ki, kendi çıkarlarına düzenlemeler yapmaktan geri kalmayanlar da çoğunlukla bu anlayışı paylaşanlar olmaktadır. “Yılkı” nitelendirmesi bu tür siyasetçiler için tam örtüşmektedir.

Siyaseti kurum olarak içselleştirememiş kimselerin “iktidar” gücünü kaybetmeleri, onları “yılkı”, yani acınacak bir “düşkün” durumuna getirmektedir. Gerçekten, iktidarın imkân ve gücünü kaybetmiş bu tür siyasetçilerin yaşadıkları hayat, içine girdikleri ruhsal durum başlı başına ele alınıp inceleme konusu yapılacak kadar önemli, bir o kadar da iç burkucu bir olgu olmalıdır, diye düşünüyorum.

Geçmiş yıllarda, sanırım ‘80’li yıllarda, Mavi Tren ile Ankara’ya gidiyordum. Sabah olmuş, yemekli vagonda sabah kahvaltısı yapıyordum. Salona giriş kapısını gören bir masada oturuyordum. Salon fazla kalabalık değildi. Bir ara kapıda gözüken birine gözüm ilişti. Uzun boyuyla ve cüssesiyle adeta kapıyı tutmuş halde orada bir süre kaldı ve neredeyse bütün masaları, ilgi ve dikkat bekleyen bir bakışla tarassut etti. Fakat hiçbir bakış, hiçbir ilgi ve dikkat yakalamamanın burukluğuyla yavaş ve ağır adımlarla kapıdan uzaklaşıp gözüne kestirdiği boş bir masaya ilişti. Adamın simasına ilk bakışımda, daha önce de görmüş olduğum izlenimi ayaklandı ve nihayet bir dönem iktidar olan bir partinin bir bakanı olduğunu çok geçmeden çıkarttım. Adamcağızın kapıda öyle durup bir tanış bakışına duyduğu ihtiyacı hissettiğimde, doğrusu insan olarak onun adına içimde bir acıma duygusunun baskısını yaşadım.

Altunizade’deValidebağ Korusu, Kadıköy ile Üsküdar sınırında bulunur. Koşuyolu’yla Acıbadem Caddesi’yle yakın semtlerde yaşayanların bir bakıma mesire yeridir. Özellikle, günün her saatinde yürüyüş yapanlara, koşanlara, hafta sonlarında çocuklarıyla birlikte piknik yapanlara yoğun bir şekilde hizmet eder. İmkânların elverdiği ölçüde, birkaç saatliğine de olsa doğayla baş başa kalmayı yaşatır. Pek düzenli yapamasam bile, haftanın bir günü burada yürüyüş yapmaya çaba gösteririm. Ayrıca, korunun içinde Öğretmenevi lokali olarak iki mekânda yeme-içme imkânı sunulmaktadır.

Yürüyüşlerim sırasında bazı siyasetçiler ile karşılaştığım da oluyor. Onlar, genellikle tek başlarına yürüyor veya pek az da olsa koşuyorlar. Çoğunlukla koruda yürüyüş yapanlar, koşanlar, başlarını kaldırdıklarında, birbirlerine baktıklarında, tanış olmadıkları halde, selamlaşırlar, bazen de birkaç cümleyle aralarında konuşurlar. Kadın veya erkek olsun fark etmiyor. Dikkat ettim, yürüyüş yapan veya koşan siyasetten düşmüş olanlara, bırakınız herhangi bir ilgi göstermeyi, adeta yoksayıcı bir ortak tutum söz konusu. Üstelik onlar, olağan bir tavır içinde olamamanın kıskacındaymış gibi kendilerini kendi yalnızlıklarına hapsetmişlik davranışını sergiliyorlar. “Yılkı” siyasetçi demekten kendimi alamıyorum. Acıyorum, demek anlamsız olur, ama insanın bu kadar tek katlı ve tek boyutlu bir varlık görünümü sergilemesine, insan olabilmek adına hüzün duyuyorum. Onun için, siyasetin kurum olarak, öncelikle siyaset yapanlar tarafından kavranılıp içselleştirilmesini diliyorum. Ne var ki, insan, “kendini bil” erdemine çoğunlukla ırak kalmayı yeğlemekten kurtulamıyor. Hüzün verici olan da budur.