Düşünce ve Alıntı Yazılar Ailesiz Toplum, Modern Family ... Ya Sonrası? / Ahmet Hakan Çakıcı



ID:37975
Yayınlanma:
02 Ara 18

Oku Diye Başlayan Kitap Hakkı için; Güzellerden Dilendim. Bir hayır var ise onlardan, kusur ise bendendir.

“Yaklaşmakta olan büyük sarsıntıyı korkunç acılar çekmeden atlatabilmek, Soykütüğün yaratmayı hedeflediği baş dönmesi ile yok etmeden sekteye uğratmak ve başka bir hikayeye dönüşme olanağı sunmanın ne kadar başarılabileceği ile ilişkili.”[1] 

Wendy Brown Amerikalı bir siyaset bilimi profesörü. Metis yayınları kendisini tanımlarken, “çağdaş kapitalizm teorileri uzmanı” olarak tanımlıyor. Yazıya, yazarınTarihten Çıkan Siyaset isimli kitabından bir alıntı yaparak başladım ve bu alıntıyı irdeleyerek konuyu ilerletmek istiyorum.

1- Büyük Sarsıntılar

Müsaadenizle evvela gelmekte olan büyük sarsıntıyı kendimce biraz tanımlamak istiyorum. 
 
Egemenler ile alt tabaka ilişkisi tarih boyunca bir zorunluluktu. Çünkü egemenlerin hem hizmetlerini görecek (köle, işçi, memur vs) hem de onlar adına savaşacak insanlara ihtiyaçları vardı. Wendy Brown, "bu zorunlu ilişkinin sonuna geldik; zenginlerin, çalıştırmak ya da savaştırmak için fakirlere ihtiyacı yok. Artık onların yapay zekalı robotları var"[2] diyor.
 
Makineleşmenin ya da robot teknolojisinin ulaşabileceği sonuçları özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında fark eden devletler bir centilmenlik olsa dondurmuşlardı. Devletler hala bu süreci korumaya çalışıyor olsalar da, devletlerden daha büyük örgütlere dönüşen özel şirketler böyle bir centilmenliği umursamıyorlar. Robotlaşma,  makineleşme ve yapay zekayı her alana sokabilecek düzeye getirdiler.
 
Mesela eğitimin sanal ortama taşınması ile okul binalarının birer harabeye dönüşmesi hükümetlerin cesaret ettiği anda olabilecek bir şey[3]. Eğer hala okul binaları duruyor çocuklar fabrika tipi eğitime devam ediyorlarsa; devletlerin, işsiz kalacak milyonlarca öğretmen ve diğer personeli ne yapacaklarını bilememelerinden.
 
Adli teşkilatlardakileri ne yapacaklarını bilseler, adliyeler için geliştirilmiş uygulamalar da çoktan hayatımıza girerdi. Cep telefonuna bir uygulama indiriyor, gerekli yerlere işaret koyuyorsunuz ve program sizin adınıza bir dava dilekçesi yolluyor merkez (Yargıç[4]amı mı demeliydim) bilgisayara. O bilgisayar örnek dosyalardan ve kanun metinlerinden bir sonuca ulaşıyor. Bütün dava 3-5 dk içinde bitiyor. Üstelik dava açma başarı oranı avukatlardan çok daha isabetli.[5] Yapay zekalı avukatlar, hakimler,[6]  katipler, savcılar gerçeklerini işsiz bırakmak üzere.
 
Şu sıralar TÜBİTAK'ın yapmakta olduğu bir proje var. 100.000 dönümlük bir arazinin, gelişmiş kameralarla donatılmış insansız hava aracı (İHA) vasıtasıyla kontrolü, ekilip, dikilmesi ve hatta hasadı ile ilgili bir proje bu. İngiltere[7], Amerika ve Çin zaten yapmış, TÜBİTAK da yerli yazılımı geliştirmek istiyor. İHA, ekilmiş arazinin üzerinde gezerken çektiği çözünürlüğü yüksek resimleri Ankara’daki bir bilgisayara iletiyor; bilgisayar bir program vasıtasıyla resimleri değerlendirip bin kilometre ötedeki tesise mesajlar gönderiyor ve tesisteki makineler sulamaya, ilaçlamaya, çapalamaya ve hatta hasada başlıyor. Yaklaşık 1000 kişi ile yapılan işin 4 kişi ile yapılması planlanıyor.
 
Diğer taraftan, vücudunuza bazı sensörler bağlayıp, bir makineye parmağınızı 10 dakika dokunduruyorsunuz,  41 sayfalık bir rapor veriyor. İçinde kan testinden hormon testine, efor testinden MR sonuçlarına kadar her şey var. Eski modellerinin ikinci ellerini Çin’den 30 bin lira gibi bir rakama getirtmek mümkün. Gelişmiş modellerinde beyin tümörlerini tespit oranı %98’lere çıkıyor. Çin’de yılların tecrübelisi profesörlerin çıkabildikleri oran %66 imiş. Yani tüm tıp sektörü olduğu gibi ıskartaya çıkıyor. Time ve Newsweek Dergileri bunun müjdesini(!) verdiler bile. 
 
Devletler işsiz kalacak milyonları düşünerek bu alandaki gelişmeleri bir müddet daha geciktirmeye uğraşsalar da özel sektör çoktan işe el attı. Onlar devletlerin endişelerine sahip değiller...!

Personelsiz, kasiyersiz marketler de sessizce hayatımıza girmeye başladı. Kapıyı kontrol eden robota cep telefonunuzdan karekod veya kredi kartınızı okutuyor ve size verilen bir çantaya ürünleri koyuyorsunuz. Çantaya giren her şey otomatik hesaptan düşüyor. Türkiye'nin ilk kasiyersiz marketleri İstanbul ve Bursa’da çalışmaya başladı.[10]  Migros, kasiyersiz marketçiliğe “jet kasa” reklamı ile[11] en hızlı giriş yapan market grubu oldu.[12]  Marketler bakkallardan sonra kasiyerlerinin de işine son vermeye niyetliler.
 
Bankalar da işçisiz çalışma ortamına geçmeye başladılar[8]. Türkiye’de de ilk insansız şube, müjdeler verilerek açıldı bile.[9]  Yüz binlerce banka personeli için yeni iş bakmanın vakti geldi.
 
ABD’den yola çıkan devasa bir şilep, üzerinde hiç mürettebat olmadan haftalar önce yola çıktı, Çin’e gidiyor. Yükünü alıp yine mürettebatsız olarak geri dönecek.[13]  
 
Google’ın şoförsüz yüzlerce arabası test sürüşlerini tamamlamak için yollarda.  Arabalar İngiltere’den çıkıp Çin’e 
Sürücüsüz arabalarda konsol yok.
gidip geri dönmeyi başardılar. Apple da bu işin peşinde[14]  Elon Muske’da.[15] Hatta kazalara neden oldukları için, insanlara araba kullanmanın yasaklanması bile gündemde. Tüm taşımacılık, taksicilik, şoförlük, servisçilik vs sektörlerin son vakitlerine girdiğimizin ilanıdır bu.
 
İnsansız hava taşıtları 5-6 yıldır zaten gündemimizde. Uçaklar artık pilota ihtiyaç duymuyor.
 
Robot polisler de Dubai’de nöbet[16]  tutmaya başladılar.
 
İnternet üzerinden alış veriş, tüm alış verişlerin yerini alacak gibi. Kısa süre sonra evden hiç çıkmadan droneların kapılarımıza eşya taşıdığı sürece gireceğiz. Bu süreçle birlikte internet ortamındaki beş on sitenin yüz binlerce esnafı iflas sürecine sürükleyip onların yerini alacağını şimdiden görebilmek mümkün[17] . Yani gelecekte perakendeci esnaf diye bir kavramın olmama ihtimali de oldukça yüksek. Tıpkı “memur”ların büyük çoğunluğunun tarihe karışma ihtimali gibi.
 
Bir de askerler var. 1940’larda durdurulan robot asker üretme sürecine devletler hala sadık gibi dursalar da[18]  özel şirketler bu konuda çok yol aldılar. Paletli ya da yürüyen, üzerinde makineli tüfek, top, lazer, ısı sensörü benzeri bir sürü cihaz taşıyan, korkmayan, geri çekilmeyen ölüm makineleri yapıyorlar. [19] Rusya’da 2015 yılında bir fuar  yapıldı[20] ve Rusların 4 metrelik savaş robotuna verdikleri ismi  böylece öğrendik: İGOREK[21] 
 
Yakında cephelerde binlerce süper robot asker[22] göreceğiz.[23] Üstelik bu robotlar BİG DATA ile entegre de olmaya başladılar. Yani Yapay Zekaya sahipler. 
 
Daha bir sürü örnek verilebilir ancak bu kadar örneğin yeterli olduğunu düşünüyoruz. Tahmin edebildiğimiz kadarı ile kabaca şu an bildiğimiz mesleklerin neredeyse yarısı 30 yıl içinde yok olacak gibi duruyor. [24] Bu da o meslek dallarında çalışan ya da çalışmayı ümit eden milyarların işsiz kalması, bir gelirden mahrum olması demek.

II. Dünya Savaşında ölen insan sayısı 70 milyon civarındayken bu sürecin tahminen beş milyar insanın hayatını etkileyeceğini söylersek[25] olayın ciddiyeti hakkında bir fikir verebileceğimizi ümit ediyorum. 

“500 milyon insan 30 yıl içinde işsiz kalacak” kelimesi artık bir kehanet değil. 500 milyon işsiz, geçimini sağladıkları yakınları ile beraber kabaca 2,5-3 milyar “aç insan” demek. Bunlara halen açlık sınırının altında yaşayan 1 milyara yakın nüfusu da eklersek, 30 senelik süreçte her 2 kişiden 1'inin aç olduğu bir dünyaya gitmekte olduğumuzu söylemek çok zor değil. 
 
Üstelik toplumlar modernleşme tuzağına yakalandılar ve devasa şehirlere kitleler halinde yığıldılar. İşsiz kaldıklarında şehirlerde hayvan bakma, kendi gıdalarını yetiştirme imkanları yok, dönecek bir köyleri de yok. (Kırsal arazilerin, devletlerin işbirliği ile büyük şirketlere devredilme süreci (kredi, ipotek, haciz üçgeni ile) tamamlanmak üzere. 2017 TUİK verilerine göre Türkiye’nin sadece %7,5'u köylerde yaşıyor.[26]  Bunların da %3,8’i üretici değil, kırsalı sayfiye olarak kullanıyor.) Ancak fakirlerin dönecek bir köyleri olsa da dönemeyecekler. Çünkü kırsal da yaşayabilme yetisini kaybetmiş, rahata ve konfora alışmış haldeler.
 
Ancak olayın belki de daha vahim bir yönü daha var: Yapay zeka ile ile sermayenin iş birliğinin, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafeyi insanlığı ürkütecek derecede açması. 
 
Mesela Çin, Uygur bölgesindeki 2 kasabada, çok gelişmiş yüz tanıma fonksiyonuna sahip kameralar ile herkesi takip etmeye başladı.[27] Kameraların arkasındaki yapay zeka herkesin her an nerede olduğunu ve ne yaptığını biliyor. Kasabadaki herkesin vatandaşlık puanı var. Buna sosyal skor diyorlar.[28] Ve gün içinde kurallara uyup uymamalarına göre, o vatandaşlık skorları artıyor veya azalıyor. Şimdilik Vatandaşlık Skorunu sadece trafik kurallarına uyguluyorlar. Tüm sistemin kurulması 400 milyon kamera ilavesi ile 2020 yılını bulacakmış.[29] Puanı düşük olanların kamu hizmetlerinden ve diğer haklarından faydalanmasının yasak olacağı günleri görmek için çok bekleyeceğimizi düşünmüyorum.
 
Deneme niteliğinde benzeri bir uygulama da İsveç’te devreye sokuldu. İşçilerin bileklerine sürekli takiplerini sağlayan mercimek büyüklüğünde chipler takıldı.[30] Bu chipler büyük patrona elemanları hakkında kesintisiz bilgi taşıyor. Nerede olduğundan kalp krizine[31] , kaçta uyuduğundan hamile kalıp kalmadığına[32] kadar bir çok şeyi. Şimdilik sadece otobüs, tren bileti, kapı açma/kapama gibi işleri gören chipler İsvec’te 3500 kişiye takılmış.[33]  İngiltere’de de çip üreticisi BioTeq şimdiye kadar 150 işçinin vücuduna, evcil hayvanlara takılanlara benzeyen pirinç tanesi büyüklüğündeki çiplerden yerleştirdiğini bize haber etti.[34] Uygulamanın yaygınlaştırılıp insanların her anlarının takip edilme işi de devletlerin onayını bekleyenlerden. Değilse şimdiye kadar her doğan bebeğe takılmaya başlanırdı.[35]  
 
Egemenler alt tabakalardakilerin kalp atışlarını dahi kontrol eder, kameralarla her anlarını, cep telefonları ile ağızlarlarından çıkan her kelimeyi kaydederlerken, kendileri alt tabakadakiler için gittikçe görünmez, bilinmez, ulaşılmaz oluyorlar.
 
Robotlaşmanın, yöneten ile yönetilen arasında açacağı mesafeyi çok erken hisseden İsaac Asimov, 1942 yılında yazdığı “Ben Robot” isimli romanında 3 Robot Yasası önermişti: 1- Robot  insana zarar veremez ve atıl kalmak suretiyle insanın zarar görmesine de izin vermez. 2)Bir robot insanların verdiği emirlere, bu emirler ilk yasa ile çelişmediği sürece uymak zorundadır, 3) Bir robot, birinci ve ikinci yasa ile çelişmediği müddetçe kendi var oluşunu muhafaza etmek zorundadır. Sonra bunlara, bunların önüne geçmesi için “sıfırıncı” yasa diye anacağı bir yasa daha ilave eder: 0) Bir robot insanlığa zarar veremez ve atıl kalmak suretiyle insanlığın zarar görmesine de izin veremez.[36] Ancak şimdi fark ediyoruz ki, Asimov’un atladığı bir sorunla karşı karşıyayız: Robot Yasalarına bu günün egemenlerini sadık kalmaya zorlayacak herhangi bir güç yok.
 
Bu konudaki gelişmeler oldukça can sıkıcı boyutta. Mesela Harari Homo Deus kitabında, yapay zekaları ile öğrenen robotların kendi kararlarını vereceği bir sürece gittiğimizi söylüyor. Bu şu demek oluyor: Bir robot bir insanı öldürdüğünde ne yapımcısı, ne yazılımcısı, ne de o robotu kullanan sahibi sorumlu tutulamaz. Çünkü onun kendi yapay zekası var. En fazla robotun fişi çekilir. Dolayısı ile öldürülen öldürüldüğü ile kalır. Bunun bir aldatma ya da numara olma ihtimali yüksek. Çünkü robotların yazılımlarını insanlar yapar ve onlar, programlandıkları çerçevede hareket ederler. Bilginin çoğalması veri işleme mekanizmalarını, akı şemasını değiştirmez. Dolayısı ile egemenlerin daha robotlar aramızda dolanmaya başlamadan onların yapacaklarından kendilerini sıyırma çabasına girmelerinden endişe edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şimdiden, robotun yapacaklarından sahibinin ve üreticisinin sorumlu tutulacağı bir hukuki yapı için toplumsal baskı kurulması gerektiği fikrindeyiz.
 
Davos Toplantılarının bu seneki konuşmacı konuğu Prof. Noah Harari de tam bunu diyor[37] ; “ Belki de işin en tehlikeli kısmı bu. Bu sürecin ne getireceğini, nereye kadar gideceğini öngöremiyoruz."[38] 
 
--Iskartalar en büyük sorun
 
Zygmunt Bauman,"Dünya, ıskarta insan, (işsiz) tüketilmiş mal ve eşyanın çöpleri ile doldu. Modernite için, bir varlık olan insanın ıskartaya (çöpe) dönüşmesi ile eşyanın çöpe dönüşmesi aynıdır. Atık insanlar hız kesmeden çoğalıp muazzam miktarlara ulaşırken gezegendeki çöp alanları ve atığı geri dönüşüme sokacak araçlar giderek azalmakta.’ Bundan sonra gündemimiz, ‘atık insanların ve insani atıkların[39]  tasfiyesi’dir.[40] " diyor.
 
Prof. Noah Harari’nin işsizler" için kullandığı terim ise "gereksizler."[41]   Ve diyor ki; "Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksulları korumak yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. Yüzyıl elitleri, 21. yüzyılda üçüncü sınıf insanları(gereksizleri) taşıyan vagonları (her ne kadar acımasız olsa da) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyor.[42] ” Yani elitler, geleceğin dünyasında alt sınıflardan kimseyi görmek istemiyor, diyor. 
 
İnsanın şuur ve bilinç sahibi olmasının avantaj olduğunu ve bu yüzden şuursuz, duygusuz robotların onların yerlerini alamayacaklarını düşünenler için geleceğin dünyası bir hayal kırıklığına gebe: Atlar, öyle ya da böyle bir bilinç sahibiydiler; sahiplerini tanırlar, evlerini kendileri bulurlar, kızgınlık veya keyflerini belli ederler, sıcaklık ve sevgi gösterirlerdi. Ama biz arabaları tercih ettik. Çünkü arabalar, daha çok yükü daha uzun mesafelere taşıyorlardı. İşte sıradan insanlar da ROBOT-İNSANların becerileri karşısında İşlevsiz kalacaklar ve Egemenler; atları attıkları gibi gereksiz insanları da bir kenara atacaklar.[43]  diyerek iddiasını ispata çalışıyor Prof. Harari.
 
--Peki ne olacak bu kadar işsiz (atık) ? 
 
Muhtemeldir ki, kitleler bu soruya cevap bulması için iki mercie dönüp bakacaklar: Birincisi devletler.
 
   A)       Devletler
 
Karl Marx'tan alıntılayacağım bir kaç kelimeyi buraya taşımak istiyorum.[44]
 
1700’lerden önce devletler meşruiyetlerini Tanrı’dan alıyorlardı. Kitleler Tanrı’nın halifesi, gölgesi, kulu, temsilcisi olan devlet başkanına ya da Papa’nın kutsadığı krala, Tanrı rızası çerçevesinde itaat ediyor, onun hizmetinde çalışıyor ya da savaşıyorlardı.
 
Aydınlanma Hareketi Tanrı’yı öldürünce insanları devlet için ölmeye, çalışmaya, fedakarlıkta bulunmaya ikna edebilmenin başka yollarını aradı. Ve “Yüce Millet” miti çerçevesinde “devlet” Tanrı’nın koltuğuna oturtuldu.  Bayrak, vatan, millet, milli marş vs gibi yeni kutsallar üretilerek yeni ibadet biçimleri (törenler) geliştirildi. Devlet rızası ile Tanrı’nın rızası örtüştürüldü. Ancak bu kavramlar çerçevesinde ikna edilebilenler hemen her toplumda %5-15 gibi oranlarda kaldı. Bu sorunu çözemeyen Modern ulus devletler,  toplumlarını para ile kiralayarak itaati satın alma yoluna gittiler ve sadakatleri karşılığında toplumu ücretlendirmeye başladılar. (Toprak hacmi Türkiye’nin 4-5 katı büyüklüğündeki Osmanlı Devletinin II. Abdülhamit döneminin tamamında mülkiyeli memur sayısı 38.000 civarındadır.[45]  2017 yılında Türkiye Cumhuriyetinin MİT hariç memur sayısı ise 3 milyon 341 bin 358 iken; emekli, dul, yetim, malullük ve ölüm aylığı alanların toplamı ise 12 milyon 324 bin 186 kişiyi buldu.(2018 Ağustos verisi.)[46]
 
Ancak devletlerin her ay bu kadar büyük bir kitleye maaş ödeyebilecek kaynakları (5-6 sömürgeci ülke hariç) yoktu. [Hala yok] Bunun için sermayeye gittiler ve her ay maaşları ödemek için borç istediler. Büyük tefeciler de onlara kendi şartlarını kabul etmeleri [yani ülkenin kaynaklarını onlara açmaları] halinde bu parayı temin etmeyi kabul ettiler. Karl Marx daha 1800’lerde “bunu kabul ettiklerinden beri iktidarlar, zenginlerin idare kurulundan başka bir şey değiller... onlar çoktan sermayenin tarafına geçtiler... kitlelerin iktidar diye gördükleri birer gölgeden ibaret... İktidarlar meşruiyetlerini bu ilişkiyi gizleyebilmekten alırlar” diyordu.

Dikkat ederseniz büyük tefeciler ne zaman borç vermeyi (memur, emekli maaşlarını ödemeyi) reddederlerse ya da geciktirirlerse gelişmekte olan ülkeler krizlere girerler. Sonuçta sermayenin istediği olur ve kriz aşılır.
 
Bunun anlamı şu; modern ulus devletlerin bu sorunu çözebilme ihtimalleri oldukça zayıf. Bu sorunu çözebilmek için geliştirecekleri her türlü çözüm önerisi, kitlelerin gelir seviyesinde düşüş anlamına geleceğinden “kitlelerin alıştırılmış oldukları konfor seviyesi” tarafından dirençle karşılanacaktır. İsmet Özel’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Türk, konfor ve rahatının bozulmaması karşılığında her şeyini feda etmeye ikna edildi.” Ne yazık ki, bu sözün sadece Türk toplumu için değil, Modernleşme tuzağına çekilmiş tüm topluluklar için doğru olduğunu düşünüyorum.
 
Üstelik büyük sermayelerin ulaşamadıkları, kontrolünü ele geçiremedikleri kaynak neredeyse kalmadı gibi. Yani Sermayenin sadece fakirlere olan ihtiyaçlarının değil yerel iktidarlara olan ihtiyaçlarının da sonuna geldik.
 
Modern ulus devletler toplumlarının sadakatini tüm toplumu maaşa bağlayarak sağlamaya çalışırlar, demiştik: Ya eğer devlet para basamazsa ne olur?
 
Elbette ki memurlar ve askerler sadakatlerini maaşlarını verene (konforlarını sağlayana) yönlendirirler.[47]   İşte “digital para” denen yeni maaş ödeme yöntemi ulus devletlerin elinden para basma/maaş verme yeteneğini almanın hazırlığı olarak düşünülebilir. Bazı büyük şirketler, devletleri aradan çıkararak digital para ile maaş ödemeye başladılar bile.[48]

Öngörümüz odur ki, büyük sermaye; kitlelerin içine düşeceği büyük sarsıntılardan doğacak öfke ve nefreti  devletlerin üzerine yönlendirerek, kendi kitlelerinin elleriyle devletleri tasfiye edecek. Bu demektir ki, ulus devletlerin yakın zamanda daha da büyük sorunları olacak. Kendilerini kurtarma derdi fakirlere derman olma derdinden daha büyük bir dert olarak onların önünde durmakta.
 
Bize göre, “İşsizlere ne olacak?” sorusuna cevap verecek ikinci ve gerçek muhatap Sermaye:

 
B)       Sermaye

Geçmişte sermaye ve iktidarın, hizmetlerini görecek emeğe/köleye/işçiye ve servetini ya da çıkarını korumak için savaşacak askere ihtiyacı vardı. Fakirler, güçlülere bu hizmetleri vererek onların sermayesinden pay talep ederlerdi. Zengin ve fakir arasındaki bu karşılıklı bağımlılık (Interdependence) ilişki kırılmak üzere: Artık iktidarların ve sermayenin savaştıracak korkusuz robotları ve 7 gün 24 saat hiç yorulmayacak makineleri var. Üstelik ücret de istemiyorlar, itiraz etmiyorlar, gönülsüz olmuyorlar, sendikalaşmıyorlar, çocukları ateşlenmiyor, tatile çıkmıyorlar.
 
Robotların işsiz bırakamayacağı kesimler için de müjdeli haberler vermek zor. Zira işsizlik miktarları arttıkça, arz yükselip robot giremeyen alanlara yüklenme olacağı ve işçiler arası rekabet de artacağı için doğal olarak iş bulabilenlerin de ücretleri aşağıya gelecek ve onların da hayat koşulları zorlaşacak diye tahmin etmek zor değil. 
 
Şehirlerde biriktirilmiş yığınlar işsiz kaldıklarında ve devletler onları artık besleyemediklerinde ne yapacaklar? Birbirleri ile korkunç bir varlık/yokluk ya da yiyecek savaşına mı girecekler? Bu noktada Alain Touraine’nin sorusu hiç de boş bir soru değil: “Medeniyette ulaştığımız zirve hayvanlığa (neandertaldöneme) geri dönmekten mi ibaret?”[49] 
 
Devasa şehirlere yığılmış devasa kitleleri (atık insanları), devasa servetler biriktirmiş olan sermayenin desteklemesi gerekir: “Çünkü o servetleri o fakirlerin hizmetleri ile biriktirdiler” şeklindeki çağrıların bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum.
 
--Sermaye, gereksizlere /ıskartalara destek olur mu?
 
Alain Touraine, “Tanrı olmayınca (Cennet, Cehennem) devasa servetler biriktirmiş olan kapitalistleri, işçilerine ertesi gün işinin başına dönebilmesi için ihtiyacı olan rakamın bir kuruş fazlasını vermeye ikna edemiyoruz.”[50]  diyerek şikayet ediyordu.

Tanrı, tam da bu işi yapıyordu. Kutsal kitaplarından tehdit ediyordu güçlü ve zenginleri: “Zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı vardır.[51]  Eğer onu vermez ve onlara zulmederlerse Cehennem ateşini yükseltiriz” diyordu. Aydınlanma Hareketi “fakirleri, güçsüzleri, yetimleri, garipleri koruyan Tanrı’yı” yok etti. Tanrı’nın olmadığı yerde hiç bir fakir, zenginlere dönüp “sizin yığdıklarınızda bizim hakkımız var” diyemez. Çünkü “kanuni” olarak buna hakları yoktur. Ve kanunları 300 yıldır sermaye yapıyor. 
 
Sermayenin fakirleri desteklemesi önerisine Wendy Brown, Regan’dan alıntılayarak bir cevap veriyor: “Başka milletlerin kendi kaderlerini tayin etmelerine izin vermeliyiz[52] , kibarca “kimseye yardım edeceğimiz yok, herkes başının çaresine baksın” diyor. Zaten  Wendy Brown da “servet biriktirme ve serveti paylaşmama hakkının, İnsan Hakkı” olduğunu bu konuda birilerini zorlamanın AHLAKSIZLIK olacağını da aynı kitapta söylüyor.[53] Yani zenginlere fakirlere destek olun demek ahlaksızlık, üç beş zengini rahatsız etmemek için milyarlarca insanı açlığa ve korkunç acılara mahkum etmeyi ahlak olarak tanımlamayı teklif ediyor Wendy Brown. Dikkat edilirse geleneksel ahlak kavramı alt üst edilip yeniden tanımlanıyor ve bir değer olan “başkalarının açlığına sebep olan malı yığmayın” çağrısı, ahlaksızlığa dönüşüyor.
 
Ancak Hayvan Haklarının Siyasi Kuramı, ZOOpolis isimli kitapta çok daha açık ifadeler var: “İnsanların hayvanlar üzerindeki hayırserver despotluğu, onların ihtiyaçlarını karşılaması fikri, ahlaki açıdan iğrençtir: Türlerin egemenliği, tıpkı milletlerin egemenliği gibi, ahlaki öneme sahiptir. Bir canlı için gelişmek demek, bir ölçüde de önemli meseleleri kendi başına, hayırsever de olsa insan müdahalesi olmadan halledebilmek demektir.[54]  Dikkat edilirse ihtiyaç sahiplerine yardım etmek “hayırsever despotluk” diye tanımlanırken; bunu teklif etmek İĞRENÇLİK, bunu talep etmek ilkellik, gelişmemişlik oluyor. (Konunun Hayvan Hakları ile ilintisine ise ileride değinmeye çalışacağız.)
 
Üstelik Prof. Harari de diyor ki, “Zenginlik içinde şımarmış toplumları memnun edemezsiniz. Onlara daha çok yemek daha çok konfor vererek sadece intihar oranlarını yükseltirsiniz.”[55]  Yani zenginlerin fakirleri desteklemesi, fakirlere zarar vermektir. Açlıktan ölmeye ya da birbirlerini öldürmeye terk edilmeleri onlar için daha iyidir.

Hülasası şu; sermayenin fakirlere destek olmasını istemek iğrençliktir, ahlaksızlıktır. Böyle bir şey mümkün değil. (Muhtemelen bahsettikleri sarsılma yoğun hissedilip, kargaşaya döndükçe “zenginlerin fakirlere yardım etmesini talep etmek” suç olarak da tanımlanacaktır.)
 
Sermayenin, şehirlere yığılmış işsiz kitleler için yardım etmek yerine başka teklifleri var: İşsizlerin/atık insanların 8 milyarı bulan nüfuslarını 300-500 milyonlara indirmek. (Sayın Rochefeller’in, ışıklar içinde yatmaya gitmeden kısa bir süre önce verdiği röportajda “sistemin işlemesi için 300-500 milyon insana ihtiyacımız var. Gerisi fazlalık.” kelimesinden hareketle veriyorum rakamı.) 
 
Diyorlar ki, şehirlere yığılmış 8 milyarı bulan kalabalıkları eğer ürememeye ya da üremeyle sonuçlanmayacak ilişkilere razı edebilirsek bir kaç nesil içinde sorun çözülür. Biz de onlara büyük acılar çektirmek zorunda kalmayız. 
 
Bu nasıl olacak?
 
Soykütük Teorisi ve toplumsal baş dönmesi ile.


 
2- Soykütük ve Başdönmesi
 
Ne diyordu Wendy Brown, “Soykütüğün yaratmayı hedeflediği baş dönmesi ile” yok etmeden sekteye uğratmak ve başka bir hikayeye dönüşme olanağı” sunmak gerekiyor. “Alternatif hikayelere” girmeden önce burada geçen Soykütük ve baş dönmesi kelimelerini biraz açmak istiyorum.
 
--Nietzsche ve Soykütük :
 
SOYKÜTÜK, Nietzsche’nin  meşhur teorisi. (Nietzsche, Hitler Almanya’sının teorisyeni, “üst insan” ve “ari ırk” fikrinin de babasıdır.)
Wendy Brown’dan hareketle Soykütük Teorisinden anladığım  şu:[56] 

Evrime göre, insan maymunluktan iki ayak üstünde durmaya başladığı Neandertal döneme geçtiğinde ne Tanrı’yı biliyordu, ne ahlakı, ne edebi, ne paylaşmayı, ne haramı, ne helali, ne nikahı ne de diğer erdemleri. Tarih içinde ihtiyaç duydukça siyaseten keşifler yaptı ve bunları üretti. Ürettiklerinden en büyük ve tehlikeli olanı Tanrı’ydı.  Tanrı ve diğer değerler (ahlak, namus, şeref, merhamet, doğruluk, paylaşım, aile vs) SANIdır, uydurmadır, uydurulmuşlardır. Bu sanılar “kazancınızı fakirlerle paylaşın” diyerek sermayenin birikmemesine, “doğruluk dürüstlük” diyerek kişisel gelişimin engellenmesine, “ahlak, namus, şeref” diyerek pazarların gelişmemesine, “ibadet” diyerek zaman israfına, “zulüm etmeyin, öldürmeyin” diyerek milyonlarca miskinin korunmasına sebep oluyordu.  Yani Tanrı insanın paçalarından tutup onun ilerlemesini, GÜÇ elde etmesini engelleyen bir SANIydı. İnsanın ilerlemesi ve yeryüzüne hakim olmasını sağlayan aç gözlülüğü, hırsı,  tamahkarlığı, tecavüzkar oluşu, sınır tanımaz hadsizliği, bencilliği, zalimliğiydi. Modern keşiflerin ve büyük sanayileri kuran sermayenin temeli korsanlık, sömürü, hırsızlık, gasp, talan ve yağma ile biriken servetlerdi. Bunlar Tanrı’nın tavsiyelerini dinleyerek yapılamazdı.

Biz Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızı reddederek 200 yıldır dünyanın efendisi olduk. Ancak bu efendilik uzun süre gitmeyecek. Çünkü Tanrı’yı reddetmek bizi amaç boşluğuna düşürdü. Bu nihilizmdi. Kişinin, “yaşamın anlamsız” olduğunu düşündüğü ilk Nihilizm döneminin ardından Nihilizmin yıkıcı dönemi gelecek; o dönem de “karşıdakinin yaşamasının anlamsızlığı”  dönemi olacak ve bu korkunç bir boğuşma ile neticelenecek (Nietzsche’ciler bu dönemin 2. Dünya savaşı döneminde gerçekleştiğini düşünüyor.) Bu aşamadan sonra, hala dünyanın patronu olmak için Tanrı’yı ve O’na karşı sorumluluklarımızı reddetmek yetmeyecek: Bundan sonra Tanrı’dan geriye kalan hayaleti/hortlağı (yani Ahlakı-AHÇ) da yok etmeliyiz. Vurmamız gereken hedef,  Ahlaktır.
 
Soykütüğümüze dönmeli, klavuzluğumuzu neanderthal insana yaptırmalıyız. Ne zaman şüpheye düşsek ona dönüp bakmalı,  onda olmayana düşman olmalıyız.”
 
Yani Wendy Brown’ın Soykütüğün baş dönmesi dediği şey;  insanlığın tarih boyunca biriktirdiği değerlerin reddedileceği, erdem ve ahlak diye bildiklerimizin ahlaksızlık, ahlaksızlık diye bildiğimiz her şeyin erdem olarak tanımlanacağı bir kaos dönemi. Tam da bu tanıma uygun olarak “fakirlere yardım edin” çağrısı ahlaksızlık olarak tanımlıyor ve “birinin fakirlere yardım etmesi onun insani olarak gelişmemiş bir varlık olduğuna delildir çünkü o sahip olma duygusundan yoksundur”,[57]  iddiasını dillendiriyordu Wendy Brown.
 
Prof. Harari de, “Tanrı olmak istemek değil, Tanrı olmak istememektir ahlaksızlık” diyordu Homo Deus’ta.
 
Uygulamanın pratiğini görmek için ahlakın alt üst edilmesi ile ilgili iki örnek vermek istiyorum:
 
  • Türkiye'de cari kanunlara göre 18 yaşının altındaki bir kadınla evlenince tecavüz oluyor ve tecavüzcü 
    Suriye'de 16 yaşındaki kızla evlendi 16 yıl ceza aldı.   
    koğuşunda 7 yıla kadar yatılabiliyor. Evlenilen 16 yaşının altında ise tecavüz suçundan hüküm 50 yıla kadar cezaya[58] dönüşebiliyor. Ancak eğer kızla nikah kıyılmamışsa bu “kişisel özgürlük” alanına giriyor ve suç olmaktan çıkıyor. Zina özgürlük/ahlak, evlilik ise suç/ahlaksızlık kapsamına alınmış durumda. Böylece helal olan yasak, haram olan özgürlük diye tanımlanmış oldu. (Neandertal de nikah yoktu, nikah sonradan keşfedildi.) 
  • TCK 102.  madde ile evlilik içi tecavüz diye bir suç tanımlandı.[59]  “Erkeğin karısıyla rızası dışında ilişkiye girmesi” olarak tanımlanan bu suçun cezası 2 yıldan 7 yıla kadar çıkabiliyor.[60] Hatta kadının ruh sağlığı bozulduğuna dair bir kanaat oluşmuşsa iş ömür boyu cezaya kadar gidebiliyor.  “Tecavüz mü yoksa gönüllü birliktelik mi” olduğuna hukukun en temel ilkesi olan “suç, ispat edilene kadar masumiyet karinesi” iptal edilip sadece kadının beyanı ile karar veriliyor.[61] (Bu kanunun feminist hareket için önemli bir kazanım olduğunu feminist hareketler de kabul ediyor.)[62] 
    Diğer taraftan son yüzyılda Freud’dan sonra dünyayı en çok etkileyen adam, 20. Yüzyılın ahlakını değiştiren adam[63] , cinselliği tabu olmaktan çıkaran bir dahi[64]  gibi sıfatlarla anılan ve "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği" fikrinin babası olan  Alfred Kinsey (Alfred Kinsey’e tekrar döneceğiz), Human Female eserinde nüktedan bir şekilde “tecavüzle iyi vakit geçirmek arasındaki fark, kız sonunda eve döndüğünde ebeveynlerinin uyanık olup olmamasına bağlıdır”,[65]  der.
    Kinsey’in tecavüzün “bir seks oyunundan ibaret[66]  olduğuna ve “kolayca unutulabilecek bir şey olduğu”na dair fikirlerinin devamcıları olan Amerika, İngiltere ve İskandinav ülkelerindeki feminist hareketler, tecavüz rakamlarının çok yükselmesi ile  “tecavüzün” suç olmaktan çıkarılıp “nezaketsiz” davranış olarak tanımlanması için gündem oluşturmaya çalışıyorlar.[67] Diyorlar ki;"Tecavüze ağır cezalar istenmesinin nedeni ataerkil kültürden kaynaklanıyor. Öyle büyütülecek bir suç değil."  Bu arada Türkiye’de de “tecavüz” tabirinin “cinsel istismara” dönüştürülmesinin de bu suça karşı tepkinin yumuşatılması olarak düşünülebileceği kanaatindeyim.

Dikkat ederseniz bir taraftan; kadınla zorla ilişkide kocaların cezalandırılması talep edilirken, diğer taraftan; evlenmeden tek seferlik tecavüz suç olarak tanımlanmamalıdır, diye kamuoyu hazırlanıyor. (Neandertal de ilişkide rızaya veya nikaha dikkat etmezdi.)

 
Bu noktada sık sık gündemimize getirilen ve muhtemelen gittikçe daha sık gündeme getirilecek olan “Hayvan Hakları Kuramı”na yahut “İnsan” tanımının yok edilmesi konusuna girmeye ihtiyaç hissediyorum.
 
--Hayvan Hakları
“İnsan” ancak Tanrı’nın varlığı ile var olabilir.[68] "Tanrı,  her şeyi yarattı ve sadece insana ruhundan üfleyerek[69]  O’nu hayvanlardan ayırdı, insan kıldı. Hayvanları ve diğer mahlukatı da onun hizmetine koşarak, O’nu tüm mahlukatın efendisi, kendisinin “halifesi” olarak görevlendirdi”,  diyordu dinler.
 
Ancak Tanrı yok ise, İnsanın değerini aldığı kutsal kaynak ya da kutsal görev ve sorumluluk da yoktur. Bu demektir ki, insanın diğerlerinin üzerine otorite tesis etmesinin, “efendi” olmasının, onlardan fayda sağlamasının dayanağı da yoktur. Tanrı’nın olmadığı yerde insan ancak, diğer hayvanlardan biraz daha gelişmiş bir hayvan olabilir. Tersten de söylenebilir; Tanrı yok ise; hayvanlar, gelişmemiş insanlardır[70].
 
Bir insan sırf daha iyi matematik sorusu çözüyor diye ya da daha iyi resim yapıyor diye diğer insanlardan üstün ve farklı haklara sahip olamazsa, insan da gelişmiş bir hayvan olarak  sırf çevreden gelen verileri daha karmaşık formüllerle değerlendirebiliyor diye, hayvanlardan üstün olamaz.[71]  Dolayısı ile insanın sahip olduğu her hakka hayvanlar da sahiptir, diyorlar.[72] (Evlenmek dahil.)
 
Bunun için bazı organizasyonlar geliştirilmeye başlandı bile: Mesela Tek Sağlık İnisiyatifi (One Health İnitiative) kendini, “İnsan sağlığı, hayvan sağlığı ve ekosistem sağlığının birbirinden ayrı tutulamaz biçimde bağlı olduğunu dikkate alan Tek Sağlık; doktorlar, veterinerler, diğer bilimsel sağlık ve çevre uzmanlarıyla işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmek, ayrıca bu amaçlara ulaşmak için önderlik ve ideare mukavemeti düzenleyerek bütün türlerin sağlığını ve refahını teşvik etme, geliştirme ve savunma amacını taşımaktadır.[73] ”... şeklinde tanımlıyor. Bu hareket doktorlar ile veterinerleri bir araya getirme[74]  hedefini güdüyor. Kanser, kalp krizi, diyabet, astım, arterit, grip salgınları gibi ortak birçok rahatsızlıklardan beraberce muzdarip olan insanlar ile hayvanlar arasında doktorluk-veterinerlik, hemşirelik-hayvan bakıcılığı gibi ayrıştırıcı çizgilerin olmamasını savunuyorlar. Kemik, diş, bağışıklık sistemi gibi birçok alanda eş biçimliliğin olması ve bu alanlarda hem hayvanları hem insanları tanımlayacak ortak yeni tanımlar geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorlar.
 
Buraya kadar her şey normal gibi duruyor. (Zaten arabalarının içinde diri diri yanan 5 kişilik ailenin haberi ancak kenar köşede yer bulurken[75], ayakları kesilen köpek haberinin[76] haftalarca ekranlarda döndüğü bir ortamda bunlara itiraz etmek de kolay değil.)
 
Problem şurada ki; şu an mevcut insan nüfusunun %80’i bile henüz bu hakların çoğundan (yemek, temiz su,  barınak, güvenlik, özgürlük, onurlu hayat vs ) nasiplenememişken ineklere, domuzlara, köpeklere, farelere de bunları vaad etmek nasıl mümkün olacak?
 
Hayvanları insanların seviyesine çıkarmak mümkün değil ama insanları hayvan seviyesine indirmek  pekala mümkün. Tabi zengin/güçlüleri değil, güçsüz ve fakir olanları.(Yalnız zenginliğin ölçüsü milyon dolarlar değil, milyar dolarlardır artık.)
 
İtalyan filozof, feminist kuramcı Rosi Braidotti, İnsan Sonrası isimli eserinde; “.. insan sonrası kuramı, insanmerkezciliğin kibrine ve insanın aşkın bir kategori olarak ‘istisna addedilmesine’ karşı çıkar." derken felsefeci ve Hayvan Hakları aktivisti Paola Cavalieri de onunla hemfikir; “İnsan Haklarından insanı çıkarmanın vakti geldi.”[77]   Yani “İnsan” aşkın bir varlık değildir; dolayısı ile “İnsan Hakları”  diye özel bir kategoriden bahsedilemez. Hayvanlarla, insanlar ayrı kategorilerde, ayrı haklarla savunulmamalı, tüm canlılar aynı hakları sahip olmalıdırlar” diyorlar. 

Prof. Harari de aynı fikirde ancak farklı sebeple: “İnsan Hakları ya da İnsan Eşitliği, en güçlü insanları hadım ederek süper insanların gelişmesinin önüne geçilebilir, hatta bunlarla Homo Sapiens’in bozulmasına ve soyunun tükenmesine bile neden olabiliriz.”[78] Anladığım kadarı ile İnsan Hakları seviyesinin çok yüksek olduğunu, Süper İnsanların hedeflerinin ya da hayallerinin önünde engel teşkil ettiğini ve bu engelin kaldırılması gerektiğini söylüyor Prof Harari. “Eğer seçkin bir millet insanlığın gelişimine devamlı ön ayak oluyorsa onu insan türünün evrimine bir katkı sağlamayan diğerlerinden üstün tutmalıyız[79]” derken de bu görüşünü destekliyor. (İnsan ırkının gelişmesine destek verenler Yahudiler vermeyenler diğerleri mi? Harari “biz efendi olalım sizin köle olmanız gayet doğal, bunu garipsememelisiniz, kabullenin demeye çalışıyor.)
 
--Sadece Hayvan Hakları değil, aynı zamanda “Gelişmiş Hayvanların” da hakları.
 
Eğer Rosi Braidotti’nin iddia ettiği gibi insan, “insan tabiatına” ilişkin toplumsal sözleşme halini almış tarih içinde üretilmiş bir uydurma[80] ise ve insan diye özel bir kategori yok ise,  biz de sadece “gelişmiş hayvanlar” isek ve insan evrimine katkıda bulunan o “süper insan”lardan da değilsek, egemenlerin gözünde “hayvanlardan” hiç bir farkımız yok demektir. O halde Egemenlerin, Hayvan Hakları” diye tartıştıkları şey süper olamayan insanların (gelişmiş hayvanların) hakları meselesi değil midir? Bize göre tam da bunu kastediyorlar ve aslında hayvan hakları diye tartıştıkları şey; yeni kurulmakta olan düzende GÜÇLÜ olamayan insanların (gelişmiş şehir hayvanlarının) konumlarını tayin etmeye yönelik sosyo-ekonomik politikalardan ibaret.
 
Hayvan Hakları tartışmalarını, "fakir ve güçsüzlerin yeni düzendeki hukuki zemini" tartışmaları şeklinde okumak, çok komplocu bir yaklaşım gibi gelebilir. Ancak böyle düşünmenin, kısırlaştırılarak nesillerinin tükenmesini bekleyeceğimiz domuz ve ineklere tazminat verme tartışmalarında “Domuzlara nasıl bir tazminat vereceğiz?[81]” gibi saçma sorulara cevap vermeye çalışmaktan da bizi kurtardığını da görmek gerekiyor. 
 
ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasi Kuramı kitabında; insanların kendi menfaatleri için besledikleri hayvanların yumurtalarını, etlerini, sütlerini, derilerini vs. gasp etmeleri, kullanmaları, yemeleri, içmeleri vahşiliktir. İnsanın bu vahşi dönemi bitmeli ve hayvanlara, insanlara tanınan tüm haklar tanınmalıdır, deniliyor. İnsanların zekileri, daha az zekiler diye başka insanların etini yemez, sütünü içmez, derisini giymezler. Hayvanlarla eşitiz, onların da etini yiyemeyiz, sütünü içemeyiz ve onları sömürmek için çiftliklere, ahırlara, kümeslere hapsedemeyiz. Ancak onları sömürmeyi bıraktığımızda yeni bir sorunla karşı karşıya kalacağız: “Barınaklara, çiftliklere, kümeslere hapsedilmiş milyarlarca şehir hayvanına ne olacak?”, denilerek asıl konuya giriliyor.
 
ZOOpolis isimli kitaptan evcil şehir hayvanlarına ne olacağı ile ilgili tartışmaları bir kaç madde etrafında özetlemeye çalışayım:
 
  • Ehlileştirilmiş hayvanların (yani işsiz atıkların) toptan, kitleler halinde bir seferde yok edilmesi sorunun en hızlı çözümüdür.
    Ancak bu çok zalimce ve korkunç acılara neden olacağından bu seçenek kabul edilemez.
  • Ehlileştirilmiş hayvanlar(ıskartalar), medeni insanların sağlayacağı ortamlarda, medeni insanların yardımı ile yaşamaya devam etmelidir. Bu bir tazminat olarak değerlendirilebilir.
    Ancak bu onların doğallıklarına müdahale olacağından; böyle bir teklif,  iğrenç ve ahlaksızca bir teklif olacaktır. Kabul edilemez.
  • Doğada, hayvan egemen alanlar var ederek onların şehirlerle/medeni insanlara münasebetleri tamamen kesilip kendi hallerine bırakılmalılar.
    Ancak şehirlerde yaşamaya alışmış ve doğal ortamda yaşama kabiliyetini kaybetmişleri tekrar doğaya salıp onların medeni dünyadan yardım almalarını engellemek dolaylı yoldan onları açlıktan öldürmek ya da birbirlerini vahşice katletmelerini beklemek anlamına geleceğinden bu da başka bir vahşet olacaktır bu da kabul edilemez.
  • Hayvan egemen alanlara salınmış hayvanları dışarıdan destekleyerek süreç içinde nüfuslarının azalmasına yönelik tedbirler alınmalıdır.
    Ancak bu durumda geçiş süreci çok uzayıp nesiller boyu sürecektir. Bu da onlardan sorumlu olanlara ekonomik yük yükleyecektir. Ki bu halde 2. seçenekten bir farkı kalmıyor.
  • Bu sürecin hızlanması için hayvan egemen bölgelere bırakılan hayvanlar "kısırlaştırılmalı" ve "nüfusları vasilerce sürekli kontrol" altında tutularak bir iki nesilde soyları tüketilmeli ya da en aza indirilmelidir.
    En uygun seçenek bu olarak görülüyor.       
Nitekim yazarın devamında verip tartıştığı bir örnek konuyu açıklar nitelikte:
 
Yazar, komşusunun köpeğine, bahçe çitini aşan başka bir köpeğin tecavüz ettiğini söylüyor. Köpek hamile kalmıştır.  Köpeğin başlangıçta istemediği ve kendi menfaatine olmayan ancak evrimsel içgüdüleri nedeniyle sahiplendiği bu hamilelik karşısında onun sorumlusu ve yöneticisi olan sahibine düşen görev nedir?
 
Cevap şöyle oluyor: Kendi menfaatlerini bilemeyecek durumda olanlara karşı, tepki ve masraf ne olursa olsun kısırlaştırma/kürtaj, hayvan vasilerinin ihmal edilemeyecek ahlaki sorumluluğudur.
 
Eğer bizim perspektifimiz doğru ise bu cümle; sermayenin, devletlere verdiği bir direktif olarak okunabilir: Bedeli ve masrafı ne olursa olsun toplumların fikrini sormadan, kontrolsüz üremeye izin vermemek dolayısı ile nüfuslarını azaltmak devletlerin sorumluluğudur.
 
Bunu Prof. Harari’nin cümlesi ile beraber düşünelim:  “Nasıl ki Homo Sapiens (bugünün insanı) maymunlara ya da neanderthale “ne istersin” diye sormamışsa, geleceğin süper insanı “Homo Deus” da bugünün insanı Homo Sapiens’e  kanunları yaparken, “Ne düşünüyorsun, ne istersin?” diye sormayacak.”    
 
Ve sıradan insanlara “Nasıl bir dünya istiyorsunuz?” diye sormadan kanunları yapıyorlar. Benim de aklıma İstanbul Sözleşmesi geliyor.

 
--İstanbul Sözleşmesi: Alternatif Hikayeler ya da Farklı Aile Formlarının Çatı Metni
 
Dünyada ilk olarak İstanbul’da, Türkiye'nin (hem de şerhsiz) imzaladığı bir sözleşme olduğu için İstanbul Convention(Sözleşmesi) adını alan bu çalışma, daha şimdiden (şerhler koyarak da olsa) 44 ülkenin imzaladığı dünya çapında bir projeye dönüştü.
 
İstanbul Sözleşmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında cephelerde eriyen erkek nüfus nedeniyle ortaya çıkan işçi ihtiyacını, kadınları sanayiye çekerek kapatmaya çalışan sermaye destekli projelerden biri olan cinsiyet eşitliği projesinin devamı olarak düşünülebilir.
 
Zeminini 1957 yılında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Anlaşmasının 119. Maddesindeki “Kadın Erkek Eşitliği”nden, fikri altyapısını Alfred Kinsey’den, dinamizmini feminist hareketlerden, lojistik desteğini büyük sermayeden alıyor. Başlangıçta “Cinsiyet Eşitliği” olan tanım genişleyerek İstanbul Sözleşmesinde, “Cinsiyet, Cinsel Yönelim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ne dönüştü. Başta Kadın–Erkek eşitliği olan ilke de, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile birlikte; Erkek, Kadın, Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans(LGBT) ve diğer formlar eşitliğine dönüştürüldü. 
 
Egemenler, böylesi bir dönüşüme ihtiyaç duyuyorlar. Bu anlamda böylesi bir dönüşümü hedefleyen İstanbul Sözleşmesinin, “Ailesiz Toplum Projesi”, “Farklı Aile formları Projesi” veya “Aile Sonrası Toplumun Hukuki Alt Yapı Çalışması” olarak okunabileceği kanaatindeyim.
 
--Neden Ailesiz Toplum?
 
Kapitalist dönemin ilk anlarından beri aile ile sermaye arasında sorun olduğunu aydınlardan pek çoğu ifade ediyor. Mesela Weber, “akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir. Özellikle birleşik akraba grubu (hısımlar) ilişkileri kapitalizmin gelişimini boğar” diyor ve devam ediyordu; “Protestanlığın (İngiltere’nin-AHÇ) büyük başarısının ardında “hısımlığın prangalarını parçalaması” yatar.[82] Weber ve Parsons’cu kuramdan hareketle Çin üzerine yaptığı bir araştırmada Levy de “modern sanayinin ve geleneksel ailenin karşılıklı olarak birbirleri için yıkıcı oldukları” sonucuna varmıştı.” [83] 
Onların eleştirileri daha çok sermayenin birikmesine engel olan süreçler üzerine yapılan eleştirilerdi. Sonraları egemenlerin şikayeti ailenin, egemenlerin müdahale edemediği izole alanlar var ediyor olmasından duydukları rahatsızlığa yöneldi. Tv, eğitim süreci, okul, sanal ortam, iş dünyası, askerlik yani hayatın her alanı egemenlerin kontrolü altında olmasına rağmen; aile, egemenlerin öğretilerini hiç umursamayıp dilediği öğreti ile (kontrol dışı) çocuk yetiştiren bir alan var ediyordu. Jack Goody, "ailenin kontrolü; hem toplum sosyolojisinin, hem ekonominin, hem de nüfusun kontrolü demektir."[84] derken; egemenlerin aileye olan ilgisinin nedenine vurgu yapıyordu.
 
Ama her halukarda insana (işçi ve asker olarak) ihtiyaçları vardı ve aileye muhtaçtılar. 
 
Ancak eşiğinde olduğumuz “İnsan ötesi, robotik, yapay zeka” çağında, sanayi sonrası toplumdan kalan milyarlarca insana ihtiyaç yok.  Dolayısı ile atıkları/kalabalık nüfusu üreten AİLE’ye de ihtiyaç yok.
 
Geleneksel aile, kalabalık nüfusu/atıkları üreten mekanizma ve bu yüzden de egemenlerin en önemli hedefi. Mevcut aile modelinde çiftler herhangi bir makamın kontrolüne tabi olmadan diledikleri zaman ve diledikleri sayıda çocuk yapabiliyorlar. Bu da nüfusu egemenlerin kontrolünden çıkarıyor.
 
Bu nedenle öncelikle mevcut aile modelinin değiştirilip, idarecinin izni olmadan çocuk edinilemeyen birliktelik formlarına geçilmesi gerektiğini düşünüyorlar ve yeni/farklı aile formlarını toplumlara dayatıyorlar.

Bunun için ailenin tanımı dahi değiştirildi: Kadın, erkek ve çocuktan müteşekkil aile “geleneksel aile” olup, geçmişi ifade eden bir değere dönüştürülürken, “modern aile”; çocuğun aileye ancak dışarıdan transfer edilebildiği[85] yeni aile formları[86] olarak kabul edildi. Böylece toplumların bu “farklı aile formları”na yönlendirileceği sürece girilmiş oldu.

Bu sürecin anahtar kelimesi, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği.”
 
 
--Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
National Geographic - Ocak 2017
9 yaşında erkek çocuğu ve Cinsel Devrim
Rosi Braidotti, Coward ve Ellis’ten yaptığı alıntıda “Bilim, toplumdaki geçerli söylem ve iktidar ilişkileri arasında yeni materyalist (kar mekanizmaları, sömürü ilişkileri, çıkarlar vs- AHÇ) bağlantılar kurabilmek için toplumdaki mevcut davranış modellerinin, bu modelleri var eden ahlaki değerlerin ve bilimsel verilerin yıkılmasının gerektiğini[87]” söyler. Braidotti devamında Crenshaw’dan yaptığı alıntıda  “toplumsal cinsiyet eşitliği, ırk, sınıf ve cinsel unsur arasındaki ilişkilere vurgu yapan yaklaşımlarında bu yöntemi savunduğunun” altını çizer. Tıpkı Nietszche’nin Soykütük teorisinde işaret ettiği gibi. 
 
Yani Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve benzeri hareketler yeni materyalist ilişkiler var edebilmek için Yeni Kapitalist sürecin önündeki engellerin dağıtılması işlevini görür.  Alfred Kinsey tam da bunu yaptı: Materyalist ilişkiler doğrultusunda toplumdaki geçer söylemi, tüm ahlaki konuları ve geçmişten gelen kodlanmış, kabul edilmiş değerleri yerle bir ederek sermaye için kullanışlı hale getirdi.
 
 
 
Alfred Kinsey, Rockefeller Foundation tarafından desteklenen[88]  bir zoolog olarak 1947'de İndiana Üniversitesi bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kurup 1948 yılında bir araştırma raporu yayınlar.[89]
 
Medya araştırmaya büyük ilgi (!) duyar ve öyle büyük bir sansasyon çıkarır ki; 1955 yılında araştırmanın ikinci etabı yayınlanınca Amerika Barolar Birliği, Amerika Ceza Sistemini değiştirmek zorunda kalır.  O güne kadar Amerikan ceza sisteminde "suç" olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp, normalleştirilir.[90]
 
 
 
Alfred Kinsey, bu araştırması ile cinsiyetin tanımını da değiştirir: İnsanların, fizyolojik cinsiyetlerinin yanı sıra  “yönelimlerine” göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyler ve Kinsey Skala’si diye ünlenen bir skala yayınlar. Bu sklada, insanların karşı cinsten kendi cinsine kadar uzanan farklı eğilimleri olduğunu anlatır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları, daha çok kadın-erkek eşitliği talebi olarak gösterilse de,  işte bu Kinsey Skalasında tanımlanan heteroseksüelden eşcinselliğe kadar uzanan ara formların, (LGBT; lezbiyen, gay, biseksüel, trans)[91] cinsel yönelimlerin eşitliği talebidir.
 
Kinsey Scalası
Kinsey Scalası ve İstanbul 2017


[Geçen yıllarda Kinsey’in çalışmalarının; büyük bir manipülasyon olduğu,[92] raporlarına kaynaklık eden çocuklara tecavüz ettiği, para karşılığı babaları ile küçük kızları ensest ilişkiye zorladığı, (Kinsey’in 7 yaşındayken öz babasına 20 seferden fazla tecavüz ettirttiği iddia edilen kızlardan biri olan Ester White, 12 Nisan 2014 tarihinde Birleşmiş Milletlere yazmış olduğu mektupta “babamı affedebildim ancak Kinsey’i asla” demişti.[93]) 4 Aylık çocukların cinsel performansını nasıl ölçtüğünü,  çocuk seksi ve çocukların cinsel kapasiteleri ile ilgili bilgileri nasıl elde ettiğini açıklamadığı, sıradan insanlar diye tanıtılan deneklerin para ile kiralanmış seks işçileri oldukları, söylediği kadar deneğe hiç bir zaman ulaşmadığı gibi bir sürü eleştiri almış olsa da scala asla medyanın gözünden düşmedi.94]  Liberty Counsel’in kurucusu ve Dekanı Mathew Staver,[95] ın da, “Alfred Kinsey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekarlıktan sorumlu tutulmalıdır” diyerek Enstitü hakkında bulunduğu soruşturma talebi de karşılık görmedi.]
 

Ancak biz “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikalarının, toplumsal eşitlikten ziyade, toplumun LGBT ilişkilere yönlendirmesi, yayılması ve meşru zemine taşınması politikaları olduğu[96] kanaatindeyiz.[97] (Toplumların arasındaki cinsiyetli, cinsiyetsiz eşitsizliklere, gelir dağılımdaki korkunç uçurumların etkisini fark edemeyen bir eşitlik anlayışının, egemenlere yönelecek öfkeli bakışları başka yerlere yönlendirerek sermayeyi koruma işlevi gördüğünü düşünüyoruz. Aynı umumhaneye düşmüş, alınıp satılan bir kadına, “Senin çalışman kötü bir şey değil, devam et! Sen fahişe değilsin, seks işçisisin.” demenin gerçekte kadını onore etmek değil onu pazarlayanı korumak, olması gibi.)
 
İstanbul Sözleşmesinde “Toplumsal Cinsiyet”. “Toplum tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler anlamına gelir[98] ....... taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.... Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ‘’namusun’’ işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar[99]” deniliyor.
 
Yani din, gelenek, örf, namus vs’den hareketle kimseye bir davranış kalıbı bir toplumsal rol yüklenemez; bu İnsan Haklarını ihlaldir, devlet bunun tedbirini almalıdır, deniliyor. 
 
Ebeveynin çocuğuna “sen kızsın” ya da “erkeklere yakışmaz” vs demesi, namus, şeref, edep, haya, utanma tavsiyesinde bulunması, pembe bisiklet, bez bir bebek, oyuncak asker alması, etek giydirmesi cinsel rol yükleme ve yönlendirme oluyor. Eğer, “sen kızsın” kelimesi ikaz maksadıyla söylenmiş ya da ses tonu veya yüz ifadesi sertleşmişse bu sefer konu “çocuğa şiddet” kapsamına giriyor.
 
Toplumun binlerce yılda ürettiği gelenek, örf veya dinden gelen değerler ya da öğretilmiş cinsel roller şiddet ve baskı üretirler. Eğer bu baskı ve yönlendirme yok edilirse çocuklar, toplumun dayattığı geleneksel “erkek” veya “kız” rollerine girmek zorunda kalmayıp daha özgür, daha eşit olup ezilmekten kurtulabilecekler, iddiasındalar. Üstelik kendi cinsel eğilimlerine yönelebilecekler ve içlerindeki mesela translık veya gay’liği ortaya çıkarıp; özgürce yaşayabilecekler.
 
İstanbul Sözleşmesi bu “özgürlük ortamını” sağlamakla, devleti görevlendiriyor: Sözleşmenin 14. Eğitim Maddesi[100]nde kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin yeni nesillere taşınmaması için, “Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur” deniliyor.
 
Bu nedenle olsa gerek Toplumsal Cinsiyet Eşitliği konusu üzerine Milli Eğitim Bakanlığının yapmış olduğu faaliyetler çok yoğun.[101] (Ancak gerek Milli Eğitim Bakanlığı’nda gerek Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlıktan yayınlanan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine”[102] dair yayınların topluma hala sadece kadın vurgusu üzerinden duyurulması, ifadenin başındaki “toplumsal” kelimesinin ne anlama geldiğinin altının çizilmemesini dikkate değer buluyorum.) 
 
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde hayata geçirilen ETCEP[103] (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) Tüm okulları toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı hale getirecek araçları geliştirmek için amaçlarını şöyle sıralıyor: “Eğitim politikaları ve mevzuatını, öğretim programlarını ve ders kitaplarını gözden geçirerek, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik tavsiyeler oluşturmak ve bunları yetkililere iletmek. Eğitimciler için eğitim paketleri oluşturarak, çok sayıda eğitimciyi eğitmek. Okul ve yakın çevresinden başlayarak, toplumun farklı katmanlarında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak.”
 

Bu çalışmaların ilk sonuçları alınmaya başlandı bile. İlkokul ve ilkokul öncesi öykü ve resimli kitaplarda erkek ve kız vurguları cinsiyet ayrımcılığı olarak değerlendirilip, erkekliği ve kızlığı hatırlatan her şeyin kaldırılması için çalışmalar yapılıp gündem oluşturuluyor.[104]  
 
ETCEP’in alt projesi olan  OTCETA[105] (Okullar için  Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Teminat Aracı) ile hazırlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Klavuzu[106] ve El Kitabı[107] ile tüm Türkiye çapında bir standardın oturtulması için oldukça mesafe alındı. (Yandaki cinsiyetsiz resimler Okul Temelli Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kampanya Kılavuzundan alınma)[108] 
 
Bu projeler düzenli sempozyumlar,[109] çalıştaylar[110] ve basılı yayınlarla[111] da destekleniyor.
 
Türkiye’deToplumsal Cinsiyet Eşitliğinin toplumda yerleşmesi için Batılı ülkeler de desteklerini esirgemiyorlar. Mesela Hollanda Kraliyet Ailesinin desteği ile yapılan “Ne var, Ne yok. Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak"[112]  ve Norveç Toplum Güvenliği Bakanlığının desteğiyle yapılan “ANKA, Çocuk Destek Programı[113]” gibi projelerle ortaokul ve lise çağındaki gençler ve onların eğitimcileri Toplumsal Cinsiyet Eğitimi, Cinsellik, Flört, Güvenli Seks, Hamilelik ve Hamilelikten korunma gibi konularda bilinçlendirilmeye çalışılıyor. Ancak bize göre bu dersler bir bilinçlendirmeden çok öğretme, yaygınlaştırma, özendirme, meraklandırma, meşrulaştırma, yayma işlevi görüyor. Ortaokul çocuğuna senin flört seçme hakkına kimse karışamaz, flörtünü şöyle seçeceksin, ilişkiye böyle gireceksin, hamile kalmaktan böyle korunacaksın, gaylik şöyle bir şeydir, lezbiyenlik böyle hissetmektir demek onun ilgisini çekmek, merakını uyandırmak ve kışkırtmaktan başka bir şey değildir, kanısındayız.  
 
Üniversitelerimiz de sürecin gerisinde kalmadı(!): YÖK aldığı bir karar ile üniversitelere, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dersini[114]  zorunlu hale getirdi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi yayınlayarak, Yükseköğretim Kurulunun bütün bileşenlerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ne duyarlı olarak hareket edileceğini taahhüt etti.[115] 

Eğitim de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusunda en ileri gitmiş ülke olan İsveç, içinde cinsiyete dair hiç bir uyaranın bulunmadığı, her çocuğun aynı renk ve tarz giyinip aynı oyuncaklarla oynadıkları öncü okulları kurdu bile. (Cinsiyetsiz okullar, Avrupa toplumundan bile “yeni bir tarikat”ın dünyaya dayatılması eleştirisi ile karşılandı.[116] SSCB dönemindeki kolhoz uygulamalarının modern zamanlara geri dönüşü demek daha mı uygun olurdu acaba? )
 
--Diyanet İşlerinde Sorun Daha Büyük

Yalnız iş Diyanet Teşkilatına geldiğinde sorun çok daha büyük; İstanbul Sözleşmesi, ”toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla..... (“kökünü kazımak”, hukuka yakışan bir ibare olmamasına rağmen aynen bu şekilde İstanbul Sözleşmesine girmesi teklif ediliyor.) devletin yükümlülüğüdür, diyor.[117] 
 
Dikkat buyurun, bizim gibi toplumlarda toplumsal eşitsizliklerin kaynağı denilen şey, genelde dini metinlerdir. Diğer kutsal kitaplarda olduğu gibi, Kur’an’ı Kerim’de de geçen Lut Kavmi, eşcinsel ilişkiler ve kadın erkek ilişkileri üzerine olan ayetler ile Arapçanın yapısından kaynaklı dişil ve eril (müzekker-müennes) kelimeli ayetlerin tamamı bu konunun kapsamına giriyor. 2011 yılında imzalamış olduğumuz İstanbul Sözleşmesi tam olarak yürürlüğe girerse ya Kur’an’ın ve diğer Kutsal ve dini içerikli kitapların (İncil, Tevrat, Talmud, Buhari, Tırmizi, Müslim, Mesnevi vs) yok edilmesi ya da yeniden yazılması(!) gerekecek. Bu hali ile Kur’an’ın ve diğer Kutsal Kitapların okunmasının, okutulmasının, duyurulmasının, nesillerden nesillere aktarılmasının önüne geçmek devletin sorumluluğudur. 
 
Bu konuda Anayasa Mahkemesi ne başvurarak Sözleşmenin iptalini istemek de mümkün değil. Çünkü Anayasa’nın 90. Maddesi[118] Uluslara arası sözleşmelerde Anayasa Mahkemesi kendini sorumsuz sayar ve Uluslar Arası Sözleşmeler uygulanır” derken, bu maddenin kaldırılmasının yolunu da tıkıyor. Geriye Kur’an ayetlerinin veya yorumlarının değiştirilmesinden başka bir seçenek kalmıyor. 
 
Bu nedenle olsa gerek ki; devletin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve LGBT ilişkilere yönelik devlet politikaları ile dini söylem arasında bir uyum sağlamaya yönelik Diyanet İşleri Bakanlığının yaptığı çalışmalara, 2005 yılında Kızılcahamam’da yapılan toplantıdan beri devam[119] ediliyor.[120] Ancak Diyanet Teşkilatı açısından Kur'an'ın ve neredeyse tüm diğer dini metinlerin yasaklanmasını gerektirecek bir süreci savunmanın veya buna uygun bir dil geliştirmenin zorluğunun da aşikar olduğunu düşünüyorum. 
 
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerine özel sektörün faaliyetleri çok daha yoğun: Ariel’in #ShareTheLoadDove’un #SpeakBeautifulUnilever’in  #unstereotypeve Badger&Winters’ın #WomenNotObjects[121]  gibi bir çok firma twitterla ortak düzenledikleri kampanyalarla reklam ve internet sektöründeki cinsel ayrımcılığı hatırlatan  kelimelerle mücadele başlattılar. Arçelik’te whatsup gruplarında cinsiyeti çağrıştıran kelimeleri takip etme kararı aldı.[122] Büyük sermaye şirketlerinden [123] 
 
“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusunda sorumluluk almayan yok gibi. Çok büyük bir gayretle ve STK’larla beraber son 10 yılda yapılan çalışma sayısı binleri aşmış durumda.
 
HAKK için Yeni Söz Gazetesi 
Medya üzerinden (Aksini iddia eden birçok çalışma olmasına rağmen[124]) Çocukların fizyolojik cinsiyetlerine yönlendirilmesinin[125] çocukların ruhsal sağlığına zarar verdiği iddiasındaki çeşitli yayınlar[126] psikologlar eşliğinde topluma taşınmaya devam edilirken,[127] toplum, “kız çocuğa kız, erkek çocuğa erkek” demenin cinsel dayatma olup, çocuğun ruhsal dengesini bozduğuna ikna edilmeye çalışılıyor.[128]  
 
2017 yılında Brezilya’da homofobiye karşı kurulan 16 takımlı LiGay-LGBTi+ (LiGay Nacional de Futebol) ilk sezonunu tamamladı.[129] Henüz uluslar arası bir turnuva ya dönüşemesede bu yöndeki çalışmaların devam ettiği söylüyorlar.
 
“Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı”na neden olduğu için sosyal medya, tv ve yazılı basındaki kelimeleri dahi takip edip, bu kelimeler yerine cinsiyeti hatırlatmayan kelimeler öneriyorlar.[130] Rahatsız oldukları kelimelerden bazıları baba, ana, anne, dede, nene, ata, atasözü, namus, kız, birader, kadın, hanım, hanım efendi, bey, beyefendi, bayan, hatun, bacı, bey, beyler, adam, ağa ,er, efe, dayı, amca, teyze, hala, ağabey, oğlan, delikanlı, yiğit, babayiğit, cadı, aslan parçası, kral gibi[131] vs..
 
 
Trafik tabelalarındaki çöp adamların adam olmasını da cinsiyet ayrımcılığı olarak gündeme taşıyorlar[132],oyuncak üreten firmaların kız ve erkek çocuklara farklı oyuncaklar üreterek cinsiyet ayrımcılığı yaptığı iddiasını da. [133] Diğer taraftan kız ve erkek çocuklara yönelik oyuncak üretimi baskılamak isteyenler Trans formatında üretilmiş oyuncakları Carrefour marketler zincirinin raflarına yerleştirdiler, bile.[134] 
 
Tuvaletleri, kadın ve erkek tuvaleti diye ayırmanın cinsiyet ayrımcılığı olduğunu iddia edip, kadın ve erkek beraberce tuvaleti kullanmanın özgürlük olduğunu da söylüyorlar.[135]  Samsun’da bir hareket kamu binalarında tuvaletlerdeki bay/bayan ifadelerinin kaldırılması için kamuoyu çalışmasına başladı bile.
 
[136] Belçika’da[137]  Almanya’da[138]  Manchester United Futbol kulübü[139]  de ortak tuvalet uygulamasına geçenlerden.   ( Bu uygulamanın kadınlara  nasıl bir fayda getirdiğini anlayabilmiş değilim. Daha çok Kinsey'in bahsettiği eğlenceli(?) tecavüz için uygun ortam hazırlığı gibi geliyor bana.) 
 
Ortak tuvalet uygulamacılarından olan İsveç’te erkeğe “han” kadına “hon” denilmesinin cinsiyet eşitliğine aykırı olduğunu fark edenler her iki cinse hitap eden “hen” zamirini ürettiler ve kullanmaya başladılar.[140] Buna Nötr cinsiyet hareketi diyorlar. Bu hareket tuttu ve ilk cinsiyetsiz ya da nötr cinsiyetli pasaport Hollanda’da verildi.[141] 
 
 
TV’ler ve sosyal medya da “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” konusuna hassasiyetle(!) yaklaşıyor: Öyle ki, birçok çizgi filimde karakterlerin cinsiyetlerini birbirlerinden ayırt etmek oldukça zor. Erkeksi duruşa kız kafası, kız kaşlarına erkek saçı, kız kirpiklerine erkek elleri çizerek cinsel karakterleri birbirlerinden ayırt edilemez kılıyorlar. 
 
Ancak çocuklar erkek veya kız gibi çizilirse eşitsizlik ve yönlendirme olduğunu söyleyip karşı çıkanların, karakterler “cinsiyetsiz” çizildiğinde LGBT formlara yönlendirme olduğunu fark edememelerinin bir gaflet olduğunu düşünmüyorum.
 
Diğer taraftan bir kadın hastaneye başvurup, “doğum için kadın hekim istediğinde” veya “muayene esnasında erkek hekim yardımcısı olmasın” dediğinde, bu devletin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikalarına ters oluyor[142]  iken aynı devlet ekonomide kadın istihdamını artıracağını[143] söyleyerek[144] cinsiyetçi bir politika uygulayabiliyor. Yani vatandaş kadın bile olsa muhatabının cinsiyetini fark ederse eşitlik bozuluyor ama egemen, işçisinin cinsiyetini fark ederse bozulmuyor.   
 
Sorunun bir başka yönü ise, “Cinsel Yönelim” ve “Toplumsal Cinsiyet” gibi kavramların muğlaklığının getirdiği sınırların belirsizliği.
 
Mesela “Cinsel Yönelim” ibaresi LGBT’lileri (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans) kapsarken Ensest[145] (aile içi), Pedofili (çocuklarla seks), Zoofili (hayvanlarla seks), Nekrofili(ölülerle seks),  porno veya seks bağımlısı gibi farklı “eğilimleri” kapsıyor mu, belli değil. Kapsıyorsa düzenlemelerde neden onlar dikkate alınmıyor, kapsamıyorsa “neden kapsamıyor, eksiklikleri nedir” oda belli değil. (LGBT ilişkileri destekleyenlerin de bu konudaki tartışmaları kendi içlerinde devam etmektedir. Mesela LGBT’nin sonuna eklenen Q:Querr ifadesini tanımlarken Annamarie Jagose[146] “queer kromozomal cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki sözde değişmez ancak tutarsızlıklarla örülmüş ilişkileri çarpıcı şekillerde ortaya koyan ifadelerle... cinsellik, toplumsal cinsiyet ve cinsel arzu arasındaki uyuşmazlıkları tanımlamaya çalışır.[147]” denilir.)
 
Daha farklı eğilimliler, “uygulamalar, ölülere, hayvanlara,  amcasına veya kendi kızına eğilimi olanları da dikkate almalı” dediklerinde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” nasıl sağlanacak, oda belli değil. Kimin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”nin korumasına gireceğinin tamamen feminist örgütlerin keyfiyeti ile belirlenmesini adil bir uygulama olarak değerlendirmek mümkün değil kanaatindeyiz.
 
 
Ya da insanın kendi hem cinsine olan “eğilimi” ile hırsızlığa (kleptomani), sadizme veya psikopatlığa olan “eğilim”leri arasındaki farkı belirleyen nedir, bu da belli değil. Bunlar karşı konulmaz hastalıklar, genetik zorlamalar, bilinçaltı eğilimler veya kişisel özgürlükler ise öldürmenin, çalmanın suç olmasını nasıl açıklayacağımızı da bilmiyoruz. 
 
Tanrının ya da tabiatın değerlerini kabul etmediğimizde neyin meşru, neyin hastalık, neyin sapma olduğuna dair toplumsal uzlaşılar da kalmıyor. Bu durumda iyiyi kötüyü kim belirleyecek?
Elbette medya. Yani Kapitalist Sermaye.
 
 
Kore Filimleri Ne işe Yaradı?
İyinin kötünün belirleyicisi olan Tanrının, koltuğuna uzun süre önce devletler oturmuşlardı. Bir müddettir o koltukta sermaye(medya) oturuyor ve bir taraftan toplumun kendi değerleri ile nesillerine terbiye vermesini engelleyip, projelerinin önündeki engelleri ve alternatifleri ortadan kaldırırken, diğer taraftan da medyayı kullanarak toplumlara yeni ilişki formları dayatıyor.
 
--Farklı Aile Formları
 
Geleneksel Aileyi YIKAN 10 Başarılı Dizi
2009 Yılında Viyana’da yapılan Avrupa Birliği Aileden Sorumlu Devlet Bakanları toplantısında, itiraz eden dönemin Aileden Sorumlu Devlet Bakanının[148] başını yiyen “Farklı Aile Formları” ibaresi 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi ile kabul edildi.
 
Üstelik İstanbul Sözleşmesi, tarihte ilk kez “Cinsel yönelim”in ve “Toplumsal Cinsiyet”in çok muğlakta olsa tanımı yapıp LGBT ilişkileri koruma altına aldı.

[149] Diğer taraftan da karı-koca tanımlarının yanına bir de “partnerler[150] ” ifadesini ekledi. Üstelik partnerlerin tanımı da yapılmayıp, ucu açık bırakıldı. 
 

Yeni partnerlerle “çocuk yönelimli” birlikteliklerin yerine, “haz yönelimli” birliktelik formlarının yerleştirilmekte olduğu kanaatindeyiz. Dikkat edilmesi gerekir ki, farklı aile formalarında her türlü uç fantezi karşılanabilir ancak çocuk yapılması mümkün değildir. Çocuk, dışarıdan bir otoritenin kontrolünde ve iznine bağlı olarak “modern aileye” girebilir. Toplum içinde bu tür birliktelik formalarının ağırlığı arttığında, çocuğun birlikteliğe katılımının (dolayısı ile nüfus artışının) tamamen otoritenin iznine bağlı olacağı bir sürecin devreye sokulacağını tahmin etmek zor değil.
 
Medyayı takip ederek yönlendirildiğimiz veya toplumda meşrulaştırılmaya çalışıldığını düşündüğümüz partner tiplerinden bir kaçını buraya alıntılamak istiyorum.

 
-- LGBT Partnerler:

 

Avrupa Birliği çerçevesinde LGBT evliliklerin önündeki kanuni engellerin kaldırılma süreci hemen hemen tamamlandı.[151] Avrupa Adalet Divanı, tüm Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin, eşcinsel vatandaşlarının birlik dışındaki ülkelerde yaşayan eşler ile yaptıkları evliliklerin de resmen tanıması gerektiğine karar verdi.[152] Böylece LGBT evlilikleri tanımayan birlik üyesi ülkelerin kanunları aşılmış oldu.
 
Medya, “Farklı Aile Formaları”nın toplum tarafından kanıksanması ve kabul görmesi için 1996’lardan beri onlarca diziyi Avrupa ve Dünya TV’lerine taşıyor.[153] Trans babanın ailesi, gaylerin ailesi, lezbiyenler ailesi, kendi kardeşine hamile bir bakirenin ailesi gibi en uç ilişki biçimleri onlarca dizi üzerinden sanal aleme taşınarak toplumlar farklı birliktelik formlarına alıştırılmaya çalışılıyor. Devletlerin olası engelleme gayretleri de bu dizler sosyal medyaya taşınarak aşılmış durumda.[154] 
Subliminal mesajlar yüklü,[155]  “küçük yaşta kendi özgür seçimini yapmış çocuk"[156]  haberleri (Ergenliğe dahi ermemiş çocukların “nasıl cinsiyet seçiminde bulunduğu” konusuna hiç girilmeden) ve “eşcinsel ailelerin çocukları daha mutlu oluyor[157]” gibi yönlendirme haberler sosyal ve yazılı medya da düzenli aralıklarla yayınlanarak LGBT formlar toplumsal bilince yerleştiriliyor. [158] 
 
Kamuoyunun önünde tanınmış ve rol model haline gelmiş ünlülerin “yeni birliktelik formuna uygun” ilişkilerinin[159]  özendirici bir dille medya üzerinden topluma taşınması, çarpık ilişki biçimlerinin zihinlerde meşrulaştırılması için kullanılan bir başka yöntem.
 
Bunlar gibi bir çok sofistike yöntemle Soykütüğün toplumsal baş dönmesi yani değerlerin alt üst edilmesi gerçekleştirilmiş oluyor. (Bu  minvalde Türkiye’de de uzun süredir dizi filim ve sinemalarda eşcinsel karakterlerin ahlaklı, erdemli, mazlum, mağdur, dürüst “rol modeller” olarak özendirilmesi de göz ardı edilmemeli.)

Bu arada artık cinsiyet değiştirme ameliyatı diye bir ameliyat da yok; cinsel uyum ameliyatı var.160] Hatta devlet bu tür cinsel uyum ameliyatlarında koruma altındaki ya da sigortalı bireylerinin ameliyat masraflarını bile karşılamaya başladı.[161] 

LGBT birlikteliklerin bir başka yönü daha var. LGBT hayat formlarında yaşayanların ömür ortalamaları geleneksel aile ortamlarında yaşayanlardan hayli kısa. HIV, Hepatit B, C gibi ölümcül hastalıklar, uyuşturucu, intiharlar, öldürülme gibi sebeplerle ortalama ömürleri toplum ortalamasının çok altında.[162] Bunun onlara yapılan sigorta, emeklilik vs ödemlerinin çok kısa olması ile ilintisi ve LGBTlilerin öldüklerinde miras bırakamamaları ve mülkün bitmez bir süreklilik içinde varislere nakledilmesi sürecinin noktalanarak, iktidarlara devredilmesinin önünü açmasının egemenler üzerindeki cezbediciliği hakkındaki tartışmalar ise meselenin bir başka yönü. 
 
--Robot Partnerler:
Egemenlerin çocuksuz aile için, düşündükleri bir alternatif de robot partnerli birliktelikler. Gelişen robot teknolojisi “robot partnerleri” ya da “robot seks işçilerini”  günlük hayatımıza soktu bile. Her türlü cinsel fanteziye en uçlara kadar hizmet verebilecek olan bu robotlar, insan tenine yakın derileri[163] ile bilhassa yalnız erkeklerin yeni partnerleri olmaya aday.
 
Dünyanın ilk robot genelevleri Rusya[164]  ve Barcelona’da[165]  hizmet vermeye başladı.  Ekonomik gücü olanlar satın alıp evlerine götürebilir, gücü olmayanlar da ufak bir ücret karşılığında hizmet alabilirler. (Robot partnerler işinin ne kadar ciddi olduğunun sanal ortamda yapılacak ufak bir gezinti ile fark edilebileceği kanaatindeyim.) 
 
İngiltere’de robot partnerleri kiralayan 4 çocuk annesi Jade Stanley[166] seks robotlarına “cinsel ilişki bebeği” ismini takmış. “Daha çok kadınlara yanaşmakta sıkıntı yaşayan erkeklerle, dul kalmış eski aşklarını özleyenlere kiralıyoruz” diyor. 
 
ABD’nin California eyaletinde açılacak “Eve’nin Düşleri” isimli robot genelevinde, rızaya uygun ilişki konseptine uygun olarak robotla beraber olmadan önce kafeteryada bir müddet sohbet etmek mecburi tutulacakmış.[167] 
 
Suudi Arabistan Hükümeti robotlara vatandaşlık veren ilk ülke oldu. Vatandaşlığın bir boyutunun da“evlenme hakkı” anlamına geldiğini hatırlatmak istiyorum. Geleceğin “farklı aile form”larından biri de partnerlerden birinin bir robotun olduğu (şu anda ortalıkta gezemeseler de verecekleri cinsel tatmin hizmeti ile) aile olacak sanırım. Hatırlatırım Robotlarla ilişkilerde de çocuk olmuyor.
 
 
-- Pedofili Partnerler
 
Avrupalı dergilerde ERKEK çocuklar

Çocuklarla seks tartışmaları bizim toplumumuz için oldukça sıkıntılı olsa da Avrupa toplumunda durum böyle değil. Çocuklarla seksi savunan kitaplar yazılabiliyor,[168] dernekler kurulabiliyor,[169]  hatta siyasi parti kurup[170]  seçime bile katılabiliyorlar. 

Amerika ‘da California ‘da kurulan Rene Giuon Derneği 2500 üyesiyle, 8 yaş altında çocuklarla seks yapmayı hedeflediklerini kamuoyuna duyurup kendilerine bir slogan bile belirlemişler: “8 yaşında seks yap yoksa çok geç kalmış olursun.”[171] 

 

Uzak doğudaki 5 ülkenin neredeyse tüm geliri, seks ve özellikle çocuk seksi sektöründen olup müşteri sıralamasının en başında Avrupalı turistlerin geliyor olması da Avrupa’da herhangi bir rahatsızlığa neden olmuyor.[172] (Kilisenin bile bu işten kendini uzak tutamadığını ve bu durumun istisna denebilecek boyutun üzerinde olduğunu da hatırlatmak isterim.)[173] 
 
Çocuk seks ticareti Avrupa’dan uzak bir kavram değil.  Estonya, Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da da bu sektörün var olduğu bildirilmektedir. Estonya’da turizmde kaydedilen gelişmeyi takiben çocuk seks turizmi patlama yaşamıştır. Başlıca kurbanlar erkek çocuklar iken bu sektörün müşterilerinin en çok Finli ve Almanlar olduğu da rapor edilmiştir.[174]
 
Ne yazık ki Türkiye’de bu sektörden uzak değil. Her yıl ortalama 20.000 kişi Türkiye’den Tayland’a çocuk seksi için seyahat ettiği bilgisi haberlere düştü.[175] 
 
Pedofiliyi savunan dernekler[176], Avrupa’da 14’lü yaşlardan başlayan[177] serbest cinsel yaşam yaşının (rıza yaşı) 10 yaşa[178] (8 yaş diyen de var) indirilmesi gerektiğini, çocukların da diledikleri ile seks yapabilmelerinin İnsan Hakkı olduğunu ve bu hakkın din, gelenek, örf ve aile (anne-baba) tarafından engellenmesinin İnsan Haklarını ihlal olduğunu söylüyorlar. Ve bunu, “çocukların seks hakkı engellenemez” şeklinde insan hakları beyannamesine de sokmak  için mücadele veriyorlar. (Bahsi edilen, çocukların kendi aralarındaki ilişkisi gibi görünse de, öyle değil. Zira Yeşiller Partisi’nin içinden bile “Çocuğun partnerini seçme özgürlüğüne de karışılamaz. Kim çocuğun gönlünü ederse şiddet içermediği sürece onunla seks yapabilmelidir iddiası[179] dillendirilebiliyor.)
 
Bu istek, çok daha devrimci bir şekilde İstanbul Sözleşmesine girdi: “’kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir [180] denilerek, kız çocuklarının seks hakkı “0” yaşa kadar koruma altına alınmış oldu. Böylece evlenirken 18 yaşında “çocuk” sayılan kızlar, cinsel ilişkide “0” yaşında “kadın” sayılabildiler.[181] 
 
Erkek çocuklar da kız çocuklar da daha dişi 

Avrupa'nın çocuk evliliklerine gösterdiği hassasiyeti çocuklarla seks konusunda da gösterdiğini sanmanın bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Yandaki görseller Avrupa'nın dünyaca ünlü dergilerinin kapaklarından toplanıldı. Bu görsellerde kızların da daha dişi, erkeklerin de daha dişi resmedildiğine dikkatinizi çekmek isterim. 

Aslında pedofilik uygulamalar uzun süredir çocuk modelliği adı altında, reklam ve gösteri sektöründe yasallaşmış durumda. (Modellik adı altında çocuklara çektirilen resimlerin, yaptırılan showların pedofilik bir sektörün ihtiyacını karşılamak üzere kurgulandığını ve bunun legal olduğunu hatırlatırım.)
 
Vlada Dzyuba, 13 yaşında mankenlik yaparken 
sahnede yorgunluktan öldüğü iddia edildi.
Bu arada Avrupa’da ki “pedofilinin” suç mu yoksa “hastalık” mı olduğu tartışmaları yavaş yavaş bizim de gündemimize taşınmaya başlandı.[182]  (Eğer hastalık olarak tanımlanırsa suç olmaktan da çıkar, eğer “cinsel yönelim” olursa Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile devlet korumasına girer. )
 
Eğer, “1 Yaşındaki bir bebeğin nasıl bir cinsel isteği olacak ki?” diye sorabilecek olan olursa  Freud’un “bebeğin dudaklarını annesinin memesine doğru uzatmasını seks isteği” olarak tanımladığını hatırlatmak isterim.
 
Üstelik, kendisi de pedofil olduğu iddia edilen[183] Seksolog Alfred Kinsey’in Amerikan toplumu ve hatta dünya toplumunun cinselliğe bakışını değiştirdiği iddia edilen raporlarında "bir çocuğun, kültürel şartlanma dışında genital organlarına dokunulmasından ya da seksüel ilişkilerde bulunmaktan rahatsızlık duymak zorunda olduğuna dair hiçbir sebep görünmemektedir" ve "tecavüz kolayca unutulabilir" dediğini hatırlatırım.[184] Aynı raporlarda 11 aylık bir bebeğin 1 saat içinde 10 kere orgazm olduğuna, 4 yaşındaki bir bebeğin 24 saat içinde 26 kez orgazm olduğuna dair iddiaları da var.
 
Yine Kinsey’in “Seks hiçbir şey değildir ve bu yüzden hayvanlar, eşcinsel ilişkiden, yetişkinlerden ve her yaştan çocuktan iyidir.[185]    kelimesindeki her yaştan ibaresine de dikkat çekmek istiyorum. Bu tanımlamaya göre Kinsey Skalasındaki gök kuşağı renklerinden biri de pedofili olsa gerek. 
 
Pedofilik ilişkilerde de çocuk olmuyor ve yine ahlakın alt üst edilmesi ile tanımlanmış farklı bir birliktelik formu.

 
-- Hayvan Partnerler:
 
Buraya kadar konuştuğumuz hemen her şeyin başlangıç düğmesine dokunan seksolog bilim adamı Alfred Kinsey’in az önce alıntıladığımız cümlesinden [ “Seks hiçbir şey değildir ve bu yüzden hayvanlar, eşcinsel ilişkiden, yetişkinlerden ve her yaştan çocuktan iyidir. Sadece“ onay ”almaya çalışın”[186]] anlaşılabileceği gibi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği fikrinin babası için insanlarla ilişki ile hayvanlarla ilişki arasındaki tek fark, hayvanların insanlardan daha fazla zevk veriyor olması imiş.
 
 (Tanrının olmadığı yerde ahlakın,  ahlakın olmadığı yerde de partnerin robot, hayvan, eş cins vs olmasının farkının da izahı kalmıyor. AHÇ)
 
Hayvanlarla MUTLU yuva kuran
Bu bölgenin insanına sapıkça geliyor olsa bile Avrupa’da ZOOfili (hayvanlarla seks) özgürlüğü için çalışan dernekler kuruldu bile.[187]   Almanya'da ZETA (Zoofil İlişkilere Karşı Hoşgörü ve Bilgi) adlı grubun www.zeta-verein.de adlı bir de sitesi var. Zoofili, Michael Kiok verdiği beyanatta davasını, “köpeğim benimle cinsel ilişki kurmak istediği zaman gelip bana sürtünüyor ve iniltileri ile bana isteğini belli ediyor. Bir hayvanın insanlarla ilişki kurmak istemesi hayvan hakkıdır. Kimse bunu engelleyemez.”[188]  şeklinde savunuyor.Hayvan genel evlerinin önünde de bir engel yok. Danimarka ve Norveç’te hayvan genelevleri resmi olarak çalışıyor.[189]
 
Ücretler 85 ile 170 $ arası değişiyormuş. Danimarka’nın gelir kalemlerinin arasına “hayvanlarla seks“ turizmi de dahil olmuş.

Hayvanlarla insanların eşit görüldüğü bir hukuki düzlemde elbette hayvanlarla insanların evlenmesine de engel konulamaz. Hayvan Hakları üzerinden bunun da meşrulaştırılacağını yakın zamanda göreceğimizi düşünüyorum.

Alt üst edilmiş bir ahlak kavramı ve bir çocuksuz birliktelik formu daha.
 
Tüm bu acayip partnerli yeni aile formlarının insan nüfusunu etkileyebilecek yaygınlığa erişebilmesi için öncelikle kadının ve erkeğin birbirlerinden uzaklaşmaları yani ailenin yoldan çekilmesi gerekiyor.


--Kadim Ailenin Hayat Damarlarının Kesilmesi  İstanbul Sözleşmesi
 
Zehiri altın tas içinde sundular, balı da ona suç ortağı ettiler
Celaleddin-i Rumi
 
Süreç tek boyutlu değil. Bir taraftan çocuksuz, “haz yönelimli “ farklı aile formları (LGBT birliktelikleri) meşrulaştırılıp özendirilirken, diğer taraftan da “çocuk yönelimli aile”[190] formu yıpratılmaya, “uzun süreli kadın erkek birlikteliğinin” önü tıkanmaya çalışılıyor.
 
Dikkat edilirse bir taraftan 18 yaşına kadar gençlerin evlenmeleri yasaklanıyor, diğer taraftan “0”  yaşına kadar “özgür seks” yolu açılan gençler, medya ve çevre üzerinden bitmez bir cinsel tahrike maruz bırakılıyorlar. Bu ilişki biçimlerinin arasındaki farkın nikahsız birlikteliklerde cinsellik ne kadar erken başlarsa başlasın çocuk 
olmazken, erken nikahlı birlikteliklerin çocuk sayısını artırması olduğunu düşünüyoruz.  (Çocukların, cinsel bilgilendirme, güvenli seks ya da tacize karşı bilinçlendirme adı altında sekse karşı ilgilerinin, meraklarının kışkırtılıp uyandırılması, erken olgunlaştırma, nikahsız cinselliğe yönlendirme ve bunların kozmetik sektörü ile ilintisi, bir başka yazının konusu olmaya aday.) Çocukların yetişkinlerle veya kendi aralarındaki nikahsız beraberlikleri hamilelikle neticelenmiş olsa bile “çocuğa” dönüşmüyor. Yani nüfus artışına sebep olmuyor.
 
Çünkü kadın, erkeğin sorumluluk alıp kadınla uzun süreli bir birliktelik kurduğuna inandığında çocuk yapmaya razı oluyor. (Ya da çocuğunu kürtaj ile öldürmeyip dünyaya gelmesine izin veriyor.)Gündelik ilişkilerin neticesinde çocuk olmuyor. Bu nedenle olsa gerek ki, erkeğin kadınla gündelik ve sorumluluk almayan ilişkilerle beraber olması “kişisel özgürlük” alanı ile korumaya alınırken, kadınla uzun süreli ilişkiye giren erkekler çeşitli şekillerde cezalandırılıyor.
 
Bu cezalandırmada da en önemli enstrümanın, İstanbul Sözleşmesinin 4. Maddesiyle[191]  kabul edilen “kadının korunması“ söylemi çerçevesinde erkeğe yapılacak ayrımcılığın devlet politikasına dönüştürülmesi olduğu kanaatindeyiz.  Erkeğe yapılan ayrımcılık, ilk etapta kadını koruyor gibi görünse de, “erkeğe” her an cezalandırılabilirsin mesajı vererek, “kadınla uzun süreli beraberlikten” kaçınması gerektiği tehdidine dönüşüyor. Yani maddenin asıl işlevinin kadının erkeğe karşı kışkırtılarak yalnızlaştırılması olduğu kanaatindeyiz. 

(Bu madde, Hırvatistan[192] ve Bulgaristan’da[193] “cinsiyet ideolojisi” üreterek kadını yüceltip erkeği aşağılayan “cinsiyetçi” bir madde olarak eleştirildi. Macaristan ise İnsanlar ya erkek, ya da dişi olarak doğarlar; toplumsal olarak kurgulanmış cinsiyetten söz etmeyi uygun bulmuyoruz[194] ” diyerek “haz” yönelimli kurgulanmış cinsiyet tanımlamasına ve İstanbul Sözleşmesine itiraz eti. Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın “Her ülke, ailesini ve her çocuğun bir anne ile bir babaya sahip olma hakkını savunma hakkına sahiptir” demesi ise meselenin sadece eşitlik meselesi olmadığına işaret etmektedir.)
 
Erkeğe yapılacak ayrımcılık bir haksızlık olarak değerlendirilemez ve yapılacak ayrımcılığa itiraz edilemez maddesi, bir başka madde ile de takviye ediliyor. Erkeğin ne söylediğinin veya iddiasının, hatta olayın gerçekte ne olduğunun bir önemi yok; ”kadının beyanı esas alınır”[195] deniliyor. Üstelik kadın, iddiasını ispatla yükümlü de değildir[196]  hükmü ile de pozisyon kuvvetlendiriliyor. Yani kadın ne söylerse söylesin ne iddia ederse etsin inanılacak, diyor.
 
Özellikle dikkat edilmesi gerekir ki, “kadının beyanı esastır” ilkesi ile hukukun en temel ilkesi olan “suç ispat edilene kadar masumiyet karinesi” ters yüz edilip suçun ispatı, iddia edenin sorumluğundan çıkarılıp, iddia edileni yükümlülük altında bırakıyor.[197]    Hatırlatılması gerekir ki, “işlenmiş bir suç” ispat edilebilen bir şeydir, “işlenmemiş suç” değil.
 
Ancak erkeğin cezalandırılması için bir suç işlemiş olması da gerekmiyor; İstanbul Sözleşmesi bu konuda “.... kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına gelir.[198]” diyor. Yani olmamış, yapılmamış, teşebbüs edilmemiş ancak kadının önsezisi ile yapılacağından şüphelendiği muhtemel ekonomik, cinsel veya fiziksel zarara yönelik bir hareket ya da “psikolojimi bozuyor” dediği her şey, erkek için cezalandırılma gerekçesidir.
 
İstanbul Sözleşmesi tüm kadınları, adeta niyet okuyabilen ve niyet okurken yanılma ihtimali bulunmayan saf, iyi niyetli, hatasız ve kusursuz bir melek;  tüm erkekleri ise her an, kadının psikolojisini yüksek kalitede tutmaktan sorumlu potansiyel kötülük makinesi olarak görüyor.
 
Böyle bir süreç, ahlaki/ruhi herhangi problemi bulunmayan bir kadın için, şiddetten koruma misyonu görebilir. Ancak kadın, ahlaken ve ruhen sağlığı yerinde olmayan, hırslı, intikamcı, ahmak, menfaatçi, düzenbaz veya öfke, kıskançlık, kin gibi nedenlerle kontrolünü kaybetmiş biri ise ne olacak?  Mesela 2016 yılında Şanlıurfa’da “kocam bana 1 senedir tecavüz ediyor, beni zorla hamile bıraktı” diyen bir kadının iddiaları savcı tarafından çelişkili ve mesnedsiz bulunup davanın reddi istenmesine rağmen, “kadının beyanı esastır” denilerek kocaya 18 yıl hapis cezası verildi.[199]  Bu davada kadının ahlaken ve ruhen ne durumda olduğunu veya gerçekte hangi saikle hareket ettiğini bilmiyoruz ancak kocanın 18 yıl “tecavüzcü koğuşunda kalmak üzere”  ceza aldığını biliyoruz.
 
Şu an kocasına kızarak intikam duygusu ile 20 senelik evliliğinin ardından, “bana 20 senedir zorla tecavüz ediyor” diyerek kocasını cezalandırmak isteyebilecek bir kadının önünde hiç bir engel yok.
Böyle bir uygulamanın erkeklere verilmiş; “kadının, her an psikolojisinin bozulması, kıskançlık, hırs ya da intikam duygusu ile seni, senelerce tecavüzcü koğuşuna atılabileceği bir birliktelikten uzak dur”, mesajı olduğu kanaatindeyiz.
 
6284 no’lu “kadına karşı şiddetin” önlenmesine yönelik kanunun, kadının beyanı ile “erkeğin sert bakışını” bile “şiddet” saymasını, bu mesajı anlamayan erkeklere yönelik bir yaptırım olarak düşünüyoruz. İnsanın sürekli güler yüzlü olması, mümkün olmadığına göre, erkeğin suratının “asık” mı, yoksa “sert”mi olduğuna kim karar verecek? Elbette kadının keyfiyeti.
Ev hayvanlarını bile sokağa atarken merhamete gelip[200] hayvanı sokağa atan keyfiyet sahibine ceza veren kanunların ailenin erkeğini, kadının keyfine göre sokağa atarken hiç bir şeyi umursamamasını başka türlü izah edemiyoruz. (Çocukların babalarını sokağa atmanın, çocukların üzerindeki psikolojik etkisi ile ilgili tartışmaları ise sadece hatırlatıp geçiyoruz.)
 
İstanbul Sözleşmesinin kadını sahiplenen ve onu "güçlü" kılan adeta, "Senin keyfini kaçırdı. Hadi onu cezalandır. Arkandayız." der gibi kışkırtan tavrı birliktelik sonlandıktan sonra birden değişiyor: Kadın polise telefon ettiği an erkeği evden 6 ay uzaklaştırabiliyor. Ama kadının pişman olup, şikayeti geri çekme hakkı da yok. Erkek eve dönemiyor.  İstanbul Sözleşmesi diyor ki; “...  şikâyette bulunulmasına bağlı olmamasını ve mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile kovuşturmanın devam etmesini sağlamak üzere...”   [201]    Yani kadın, “erkeği evden atarken” güvenilir ve güçlü biri olup, beyanı esas kabul edilirken, erkekle beraberliğine geri dönmek istediğinde, "kadın gücünün" arkasındaki kudret ortadan kayboluyor ve kadın ne istediğini bilmeyen, beyanının hiç bir hükmü olmayan, güvensiz, aciz birine dönüşüyor.
 
Ancak erkeğin cezalandırılabilmesi ve birlikteliğe ara verilmesi için “kadının şikayet etmesine de gerek yok” diyor İstanbul Sözleşmesi; “Kadın, erkekten şikayet etmiyorsa, mutlaka erkekten korktuğu için şikayet etmiyordur” şüphesini bahane ederek: Hizmetlerin sunumu mağdurun fail hakkında şikayette bulunması veya aleyhinde tanıklık etmesine bağlı olmayacaktır.[202] ” hükmünü getiriyor. Yani kadın, “Biraz tartıştık sesimiz yükseldi, hepsi bu. Şikayetçi değilim. Mahkemeye de çıkmam, aleyhinde şahitlik de etmem, size ne” dese de adam cezalandırılır, diyor sözleşme. Sözleşmenin “hizmet” dediğinin, erkeğin kadına yaklaştırılmaması olduğunu da hatırlatalım. 
 
İstanbul Sözleşmesi, “kadın, şiddet ortamına çevre baskısı sebebi ile dönüyor” bahanesinden hareketle parçalanmakta olan aile yeniden birleşmesin diye de, tedbir alıyor ve şiddet döngüsünü kırma adına, çiftlerin arasını yapabilecek uzlaşmacılara da yasak getiriyor. Devlet,  “... uzlaştırma da dahil zorunlu alternatifuyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır” [203]  diyor ve uzlaşmacılık yapan sivil biri ise 15 günden 3 aya kadar, resmi kolluk kuvveti ise 3 yıla kadar ceza veriyor ve kolluk kuvvetlerine de sorumluluk yüklüyor.[204] Yani olur da polis memuru, “Ablam, yıkma yuvanı” gibi bir cümle ağzından kaçırırsa cezası 3 yılı buluyor.
 
Ama kendi yuvalarından atılan ve genellikle kalabilecekleri bir başka evleri ya da partnerleri olmayan; toplumun, ailesinin, arkadaşlarının ve çocuklarının önünde küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissettirilen erkeklerden gelen şiddet, bu uygulamalar ile azalmıyor[205] tam aksine öldürülen kadın sayısı artıyor.[206]
 
Üstelik kadının ya da erkeğin kendi yuvasından atılabileceği düşüncesi toplum tarafından olumlu olarak algılanamadığından bu evlilikler devam edemiyor ve boşanma ile neticeleniyor. 
 
Aynı uygulamaları 2016 yılında hayata geçiren Rusya, “erkekleri evden uzaklaştırılan ailelerin” devam etmediğini ve boşanma oranlarının hızla yükseldiğini fark edince 1,5 senelik bir uygulamanın ardından bu kanun tasarısını geri çekti.[207]  
Yasanın geri çekilmesinin mimarlarından Olga Batalina "Bizim için, bir kurum olarak aileyi korumak çok önemlidir" diyerek kanunun geri çekiliş sebebini açıklarken, Rus milletvekili Vitaly Milonov, "Aile içindeki sorunlardan bahsediyoruz. Bu soruna liberal açıdan bakamazsınız. Bu, bir yatakta üç kişi olması gibi olur. Eşinizle ve bir insan hakları kuruluşuyla beraber yatıyormuşsunuz gibi"[208] diyor.
 
Anladığım kadarı ile ruh sağlığı bozuk bir kaç kadını tatmin etmek için aile kurumunu yıkmaya neden olabilecek uygulamaları sahiplenemeyiz demeye çalışıyor. Bizim kanaatimizde, aile konusunda bize yol gösterecek olanlar, hayatları boyunca hiç bir insanla uzun süreli sağlıklı bir beraberlik kurmayı başaramamış; aile nedir, sorumluluk nedir bilmeyen, hayatı cedelleşmekten ibaret olarak algılayan insanlar olmamalıdır. Bu insan tiplerinin kanun yapıcı veya uygulayıcı konumlardan uzak tutulmaları gerekir, yönündedir.
 
Boşanma hakimlerinin, gittikçe boşanmayı kolaylaştırıcı yönde tavır almalarının da mevcut konjuktürle uyumlu olduğu kanaatindeyiz. Mesela eve sık sık misafir getirmek de boşanma sebebi, gelen misafire iyi davranmamak[209]  da boşanma sebebi sayılabiliyor.  Eşine şşşt diye seslenmek[210],  sık sık  iş değiştirmek[211],  memleketinde çok vakit geçirmek[212] gibi durumlar da boşanma kapsamına alındı. Erkeğin kadını yatağına çağırması “aile içi tecavüz” kapsamında değerlendirilirken, tersini yapıp yatağı ayırması da boşanma sebebi sayıldı.[213]
 
Diğer taraftan zinaya hiç bir suç tanımlanmazken, çok kısa süreli bile olsa evlilik yapan erkeklerin boşandıklarında ömür boyuna varan nafaka cezalarına[214] mahkum edilmelerinin[215], boşandıktan sonra çocuğun velayetinin; babanın çocukla ilişkisine hiç bir kıymet atfetmeden;  kadın, seks işçisi, metres veya birçok erkekle aynı evde aynı anda yaşayan biri bile olsa kadına verilmesinin[216] evlenen erkeğin cezalandırılması sürecinin bir parçası olarak okunabileceği kanaatindeyiz. 
 
Buna tersten bakmanızı rica ediyorum: Hangi kadın her an sokağa atılabileceği, ispatı gerekmeyen bir iftira ile onlarca yıl hapis yatalabileceği, ayrılsa da ömrünün sonuna kadar erkeğe hizmet etmeye mahkum edileceği, erkek hangi ahlaksızlığın içinde olursa olsun öz çocuğuna sahip çıkamayacağı bir birlikteliğe normal şartlarda razı olur? Bu nedenle uygulamalar yayılıp kanunlar toplumda anlaşıldıkça erkeklerin aile kurmaktan çok daha uzaklaşacaklarını tahmin etmek zor değil.
 
Zaten 2009 ve 2014 yıllarında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yayınlanan araştırmada “ailenin” kadın için “güvensiz” bir ortam olarak kabul edilmesi[217] ve 2014 yılı raporunda evliliğin, şiddetin sebebi olarak gösterilmesi, nihai hedefin ailelerin parçalanması ve çiftlerin birbirinden uzaklaştırılması olduğunu düşünmemize sebep oluyor.
 
Ancak erkekler açısından evlenmemek de sorunu çözmüyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi beraberliği partnerler üzerinden tanımlayınca[218] kadınla uzun süreli beraber olan erkeğin cezalandırılması için ortada herhangi bir akid bulunmasına da gerek kalmadı. (İstanbul Sözleşmesi dayanak alınarak Ankara’da[219] , 3 ay beraber yaşayıp ayrılan sevgililer aile sayılıp, erkeğe nafaka cezası verildi.[220] (Kadın da erkek de öğrenci ve kendi sorumluluklarını alabilecek birey olmalarına rağmen sadece erkeğe ceza kesilerek cezalandırılması ile erkeğe yapılan ayrımcılık yine görmezden gelindi.)
 
Diğer taraftan da İstanbul Sözleşmesinin cinsiyete ideolojik yaklaşımı ile şiddetin cinsiyetlileştirilmesi veya şiddete cinsiyet atfedilmesi (“erkek şiddeti”, “kadına yönelik şiddet”) çiftleri rakip olarak tanımlayan ve birbirlerine karşı kışkırtan bir zeminden hareket ederek, daha ilk andan sağlıklı bir beraberliği dinamitliyor. Birlikteliği bir mücadele ortamı olarak algılayan, birbirlerinden hak kapma ya da birbirlerine hak kaptırmama mücadelesine girmiş “Rakipleştirilmiş Çiftler”in evliliklerinin çok uzun süreli olmadığını da fark etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu politikaların uygulayıcıları, uyguladıkları politikalar ile oldukça başarılı(!) sonuçlar almayı başardılar.[221] 
 
Uygulamaların hayata geçirildiği ülkelerde  boşanma oranları hızla yükselirken evlenme oranları da düşüyor. Dolayısı ile nüfus artış hızları da azalıyor.
 
Bu politikalara geçtiklerinde %5-7 arasında olan babasız/ailesiz dünyaya gelen çocuk oranı: İzlanda da % 72, İskandinav ülkelerinde %55-60, Fransa’da %60,  İngiltere’de %48, Bulgaristan’da % 58, Portekiz’de %53, Şili‘de %60’lara ulaştı. 
 
Ailesiz ve babasız çocuk yapmaya karar veren kadınlardan ikinci çocuğa sahip olan kadın sayısı da çok azalıyor.
 
Bu noktada bir şey daha hatırlatmak istiyorum. Bütün bu düzenlemeler “çocuğun terbiyesinin” devletin sorumluluğunda olduğu bir bilinci de dayatıyorlar. Yani çocuğun terbiyesinde ailenin devre dışı bırakıldığı (özellikle babanın) bir zeminden hareket ediyorlar. Böylece daha önce bahsettiğimiz egemenlerin kontrolünün dışında kalan son alan da işgal edilmiş oluyor. Ve egemenlerin öğretileriyle terbiyelenmemiş, ailenin keyfince yetiştirdiği insan modelinin de sonunu getirmiş oluyorlar. Üstelik İstanbul Sözleşmesinin daha önce üzerinde durduğumuz bölümlerinde dile getirilen Yeni Kapitalist dönemin, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği modeline uymayan dini, ahlaki, edebi bütün kavramların bitmez bir şekilde döngüye girdiği, nesilden nesillere aktarıldığı, yayıldığı, aile-çocuk döngüsü de kırılarak bu kavramların gelecek nesillere devrinin de önüne geçilmiş oluyor.
 
Bütün bunlar kadın-erkek ilişkileri dönüştürülerek ya da yeniden düzenleyerek yapılıyor. Kadın erkek ilişkilerini düzenlemek o toplumu, o toplumun dinini yeniden tanımlamak da demek oluyor.
 
Bu sürece, aileyi olmazsa olmaz gören, çocuğun terbiyesini devredilemez bir sorumluluk olarak babanın sorumluluğuna veren Müslüman toplumdan tepki gelmemesini sürecin hala Müslüman toplum tarafından anlaşılamadığına işaret olarak görüyoruz. 

 
Bir de hatırlatmada bulunalım: İlle de çocuk isterim diyen kadınlar artık erkeğe ihtiyaç duymadan kendi vücutlarında bulunan babalarından aldıkları kök hücre ile kendi kendilerine hamile kalabilecekler. Yani hiç bir erkeği yanlarına yaklaştırmalarına gerek yok.[222] 

Bütün bu anlattıklarımızın özeti şu;
 
Eğer toplumlarda kadın-erkek birlikteliğinin % 10’unu eşcinsel, pedofili, robot, hayvan gibi ilişkilere yönlendirebilirlerse 1-2 nesilde dünya nüfusunun 800 milyon ila 1 milyar arasında azalacağını, eğer çocuğun terbiyesini aileden alabilirlerse egemenlere itiraz eden düşünce biçimlerinin gelecek nesillere intikalinin de önüne geçebileceklerini ümit ediyorlar.  (Mücahit Gültekin, "10-15 sene içinde Türkiye’de her lise sınıfında 5-6 LGBT’li çocuk oturacak" iddiasında. Keşke elimizde devletin, bu konularda yaptırmış olduğu anketlerin sonuçları olsa da durumu daha net görebilsek. Ancak öğretmen arkadaşlar, şimdiden hemen her okulda 4-5 çocuğa rastlandığını iddia ediyorlar.)  
 
 
-- Erkeklere Ne olacak? 
 
"İş bulabilenler, daha çok kadınlar olacak" diyor Prof. Harari; çünkü çalışan kadın kapitalizmin olmazsa olmazlarından. Kadın sanayiye girdiğinde işçi açığını kapatıp işsiz bir sınıfın oluşturulabilmesini sağlıyor. İşçi arzının artması maaşları düşürüyor. Düşen maaşlarla sermaye, bir kişinin ücreti ile iki kişiyi üstelik daha uzun mesailerle çalıştırabiliyor. Kadın çalışınca ev içi ekonomi diye bir şey kalmıyor; ev bütünüyle dışarıya bağımlı hale geliyor.  Kozmetikten estetiğe, konfeksiyondan hazır yemeğe, kreşlerden huzur evlerine kadar birçok sektör canlanıyor ve böylece kadın sermayeden aldığını hemen geri iade etmiş oluyor. Ancak bunlar geçmiş dönem kapitalizm eleştirileri. 

 
Şimdi ise kadının iş dünyasında olmasını, kadının iş dünyasında olduğunda erkekle uzun süreli beraberliği götürebilme yeteneğinin azalması ve çok daha az çocuk yapması nedeni ile istiyorlar. Üstelik “kadının güçlenince” babasına ve kocasına karşı güçlenmiş oluyor, egemene karşı değil. Kocasından ya da babasından kopan kadınlar egemen/patron/amir karşısında çok daha itaatkarlar ve emirleri erkeklere oranla çok daha az sorguluyorlar.
 
Düşündükleri dünyada kadın; evi, işi, ekonomiyi, -izin verilirse-  çocuğu tek başına (yalnızlık içinde) yüklenecek gibi duruyor. Yani kadınlara ağır hayat şartlarında, yalnızlık ve depresyon hapları ile donatılmış bir hayat öngörülüyor.
Ya erkekler?
 
-- Uyuşturucu ve Oyunlar 
 
İşsiz erkekler bütün gün nasıl oyalanacaklar?
“İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler”  diyor Prof Harari ve devam ediyor; “işsiz erkekleri bekleyen gelecekte iki seçenek: Uyuşturucu ve bilgisayar oyunları.Onlar ya uyuşturucu ya da üç boyutlu sanal alemler içinde kendilerini uyuşturup haz içinde olacaklar “(ölecekler-AHÇ)[223] diyor. 
 
Sanırım bütün dünyada uyuşturucunun serbest bırakılması için başlatılan kamuoyu çalışmaları da bu sebeple.
 
Dünya kamuoyunu hazırlamak için “uyuşturucunun insan hakkı olduğuna ve dileyenin kendisini uyuşturabileceğine” dair yayınları dolandırmaya başladılar bile.[224] 

 

 
Bu konunun öncüsü Hollanda 1970’lerden beri sürdürdüğü gevşek uyuşturucu karşıtı politikayı tamamen rafa kaldırdı. Ülke genelinde yaklaşık 600 kafede marihuana gibi maddeler satılıyor. Çek Cumhuriyeti’nde ise 1 gr kokain ya da 10 gr. marihuana gibi düşük oranda uyuşturucu madde kullanımı suç olmaktan çıkarıldı. Portekiz bu konuda daha ileri gitti ve 2001’de her türlü kişisel kullanımı serbest bıraktı.  Hindistan, Uruguay, Ekvator, Kolombiya, Avustralya gibi ülkelerde de tamamen serbest. İngiltere ve Belçika gibi ülkelerde ise sınırlı alanlarda serbest bırakılarak bu konuda ciddi bir mesafe alındı. 
 
Egemenlerin uyuşturucuya olan ilgisinin bir nedeninin de uyuşturucu kullananlarda ömür ortalamasının çok kısalıyor olması olduğu kanaatindeyiz. Avrupa’da uyuşturucu kullanan 15-39 yaş arasındaki erkeklerde ölüm oranı 3 kat fazla. Bunun içine uyuşturucu ile ilgili HIV, Hepatit B ve C vs ölümleri dahil değil.[225]  Üstelik bu oranlar her yıl daha da artıyor.[226]  
 
Türkiye’de de durum çok farklı değil.[227]  2017 yılından itibaren Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) uyuşturucu bağımlılığı ile ilgili veri, istatistik vs
yayınlamayı durdurma kararı aldı[228]. Ancak Türkiye’de uyuşturucudan ölüm vakasının 2016 yılında 611 iken[229]  2017 yılı içinde büyük bir sıçrama ile  940’a çıktığını biliyoruz.[230]   
 
Diğer taraftan uyuşturucudan yakayı kurtarabilen erkekler için,  içine hapsedilecekleri 3 boyutlu simülasyon dünyaları kurmaktalar.
 
Oyunlar konusunda çok şey anlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum; bu konu hemen her erkek çocuğu olan ailenin gündemine sokulmuş durumda.  Artık yaşı 30- 40’lara hatta 60’lara dayandığı halde hala kendini oyundan kurtaramayıp "genç" takılmaya çalışan ADAM olma, olgunlaşma becerisini gösteremeyen bir kitleyi şimdiden var ettiler. (Gençlik-sorumsuzluk yaşı o kadar ilerletildi ki, artık olgunluğa ulaşamadan yaşlılık dönemi başlıyor.) Uyuşturucu müptelası ya da üç boyutlu sanal gerçeklik dünyalarında kaybolmuş erkekler, aile sorumluluğunu alabilecek olgunluğa da erişemiyorlar.
 
Küçük bir “tanrı” olarak seviyesi yüksek hayallerle büyütülmüş ancak reel hayata giriş arefesinde büyük bir hüsranı işaret eden, şişirilmiş egoları ile her türlü beklentinin enkazı altındaki gençliğe, kendilerinden ve sorumluluklarından kaçış alanları/fantezileri var ediyor oyunlar. Ve o fanteziler, onların ömürlerini yiyor.
 
Tüm bunlar kulağa uçuk kaçık iddialar gibi gelebilir. Ancak LGBT ilişkilerin sadece 5 senelik süreçte toplum nezdinde "ahlaksızlık " olarak görülmekten "cinsel eğilim" olarak görülmeye başlandığını ve gittikçe normalleştiğini hatırlatarak şu an garipsediğimiz bu kelimelerin çok uzun olmayan bir süreçte toplumun algılarında normalleştirileceğini iddia etmek zor değil, diye düşünüyorum.
 
 
Kim Bunlar? 
 
Prof Harari, “‘21. Yüzyılda ilerlemenin trenine yetişenler, yaratmanın ve yürütmenin ilahi kudretine ererlerken, geride kalanlar yok olma tehlikesi ile karşı karşıyalar... Yeni Dünya, "Süper Seçkinler” ve “gereksizler” arasında bir dünya olabilir.” Diyor.
 
Sanırım söylemeye gerek yok; biz “gereksizler” kısmındayız, “süper seçkinler” de bu işleri yürütenler. (Nietzsche'nin "üst insan"larını hatırlayın.) 
 
Harari, insanın bilgi ile ilişkisinin tamamen değiştiğini ve bu değişimin insanı da değiştireceğini iddia ediyor ve “Biz son normal insan nesliyiz” diyor.  Yüce(!) insanların beyinlerini big dataya bağlayarak, tüm sistemi kontrol eden bir seviyeye ulaşacaklarını[231]  ortaya makinelerle entegre, yarı insan yarı robot formlar çıkacağını[232] , genleri ile oynayarak domatesleri, mısırları tasarladıkları gibi yeni insan nesillerini de tasarlayacakları, insan ömrünün yapay organ, genetik ve hücre yenileme çalışmaları ile uzatılacağını,[233] tonlarca ağırlığı kaldırabilen mekanik kolların[234], jet motorlara entegre edilen süper ayakların geleceğini, bilgisayarlardan beyne, beyinden bilgisayarlara bilgi yüklenebileceğini (Blogchain,[235] in bunun alt yapısı -AHÇ) vs söylüyor. Yani artık “süper insanlar” dediğimiz “Tanrı insanlar” döneminin başlamakta olduğunu iddia ediyor.
 
"Ölümsüzlüğün, sonsuz mutluluğun ve Tanrı olmanın derdindeler", diyor ve ekliyor Prof. Harari:“Artık insanları tanrı seviyesine yükseltmek için çalışıp Homo sapiens’i, Homo Deus’a dönüştürmenin vakti geldi.”[236]
Prof Harari kitabının ismini, Antik Yunan Tanrılarının Tanrısı Zeus’tan alıyor. Ancak Zeus’un Z’sini Dataizmin (Yeni Dünya’nın Dini’nin Dataizim olacağını iddia ediyor. Rosi Braidotti ise yeni dini, Paganizme dönüş, Yeni Paganizm olarak tanımlıyor) D’si ile değiştiriyor ve Homo Deus diyor. Böylece “Data-Veri/ bilgi” ile güçlendirilerek TANRI olmuş insana atıf yapıyor. Kitabın içinde sürekli Yunan Tanrılarına yapılan atıflar kurulmakta olan düzenin Hıristiyanlık öncesi antik Yunan mitolojisine benzemesinden olsa gerek.
 
Yunan Tanrıları Olimpos’un yücelerinde, bulutların üzerindeydiler. Aldıkları kararlar, öfkeleri, şımarıklıkları, kaprisleri ile dağın eteklerindeki sıradan insanların kaderlerini tayin ederlerdi. Sıradan insanların onların kararlarını etkileyebilecek güçleri, onların da sıradan insanları umursamak diye bir dertleri yoktu. İçlerinden biri, Tanrılardan ateşi çalıp insanlara veren Prometheus gibi sıradan insanların menfaatine bir şey yapmaya kalkacak olursa, diğer yüce tanrılar tarafından cezalandırılıyordu.
 
Yeni tanrılar da en az Olimpos'un tepesinde, bulutların üstündeki tanrılar kadar görünmez ve erişilmez oldular. Ekmek aldığı süpermarketin, iş yaptığı şirketin, deposunu doldurduğu istasyonun, parasını yatırdığı bankanın sahibinin kim olduğunu, nerede yaşadığını, ne ile uğraştığını kimseler bilmiyor. Ama o patronların sıradan insanların hayatları ile ilgili aldıkları kararlar milyonlarca insanın hayatını altüst edebiliyor veya karartabiliyor ama umursamıyor, ilgilenmiyor, dönüp bakmıyorlar.[237] Yüce patronlar aralarında örgütler kurup, alt sınıfların menfaatine uzun ömürlü cep telefonu, ampul, tv, çorap, bilgisayar üreten diğer Yüce Tanrıları Prometeus’u cezalandırır gibi cezalandırıyorlar..[238]    Görünen o ki putperestlik ya da Paganizm kendini yeniden ihya ediyor. 
 
Prof. Harari bu yüce Tanrı insanların gelecekten beklentilerini anlatırken, "Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksullar yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. Yüzyıl elitleri, 21. yüzyılda üçüncü sınıf insanları taşıyan vagonları (her ne kadar acımasız olsa da) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyorlar[239]” diyor.
 
Bunlar devasa servetler biriktirmiş ve bu servetlerden tek kuruşu bile fakirlere harcamak istemeyen 1. Vagondaki egemenler ve onlar, devasa şehirlere yığılmış sanayi toplumlarının atığı işsizlerden en kolay şekilde kurtulmak isteyenler.  (Burada Kur’an’da geçen “Eğer onların ellerine güç geçse, size zırnık bile koklatmazlar[240]” mealindeki ayet aklıma geliyor.)
 
-- Önlerinde hiç mi engel yok?
 
Müsaadenizle bir görüş belirtmek yerine birkaç yazardan alıntılayacağım görüşleri buraya taşımak istiyorum:
 
Alain Touraine, Modernizmin Eleştirisi’nde; “Tarihin hiç bir döneminde insanlık bu kadar zengin ve bu kadar çok servetin yığıldığı bir dönem yaşamadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler, bu kadar çok ve uzun mesailerle bu kadar geç yaşlara kadar çalışmadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar çok yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalıp yollarda ölmedi, katliamlara ve soykırımlara uğramadı. Tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar çok takip edilmedi, kontrol edilmedi, zihinsel yönlendirmelere tabi kılınmadı ve tarihin hiç bir döneminde fakirlerin sermayeden aldığı pay bu kadar az olmadı. Ancak tarihin hiç bir döneminde fakirler bu kadar itaatkar da olmadı” diyordu.

Zygmunt Baumann, bunun sebebini tanımlarken; “Fakirlere medyadan düzenli olarak “özgürlük, akılcılık ve bireysellik” diye üç zehir veriliyor. Bu zehirler onların bir araya gelebilme yetilerini yok ediyor. Ortak bir lider, ortak bir akıl etrafında toplanıp fedakarlıkta bulunamıyor ve bu nedenle de onlara dayatılanlara direnemiyorlar” diyordu.
 
Fakirlerin bir araya gelebilme yetilerini kaybetmeleri onları, “tarihin en dırdırcı lakin en itaatkar figürü”ne dönüştürdü, diyen de Wendy Brown'dı.
 
Bir araya gelemeyen zerreciklerine kadar bölünmüş toplumlar egemenler karşısında itaatten başka bir yol bulamıyorlar.  
 
Bunu gören Terry Eagleton Tanrı’nın ölümü ve Kültür eserinde fakirlerin tek bir şansı olabilir diyordu: "Eğer “peygamberimsi” biri çıkar da kelimeleri yeniden dizip (Yeni kelimeler bilmeye ihtiyacımız yok. Onların kalabalıkları ikna edecek şekilde yeniden dizilmesine ihtiyacımız var.) kalabalıkları yeniden kanaat etmeye ikna edebilirse belki bir araya gelebilmek için bir şansımız daha olabilir" diyordu. Şöyle bir örnekle anlatabilirim: Yapıştırıcı sürülmüş zeminin tam ortasına bir peynir parçası bırakıldığında farenin tek kurtuluşu vardır; peynir hevesine dur diyebilmek.
 
Haz vaadi yapıştırıcı sürülmüş zeminin ortasındaki peynir.  Kalabalıkların haz vaadine verecekleri tepki bundan sonraki süreci belirleyecek. Eğer kendilerine sunulan sapkın hazlara "hayır" diyemezlerse "insan onuru ve haysiyetinin", hatta “insanın” tamamen yok edileceği bir sürece uyanabiliriz: Erkeklerin hazdan, "güçlü" kadınların yalnızlıktan ölecekleri bir sürece.
 
Aldoux Huxley, Cesur Yeni Dünya isimli ütopik romanında "Uyuşturucu, ilaçlar, yeni propaganda teknikleri, yeni masallar ve hatta insan fizyolojisiyle oynayarak insanı, köleliğini sever hale getirmeye çalışıyorlar. "İnsan onurunu" korumak için ebedi bir teyakkuz gerekir" diyordu. Üstadın öngörülerinden pek çoğu çıktı. Ama onların "süper insanlar ve gelişmiş hayvanlar" diye bir dünya kurup;  "insan” kelimesinden (mana olarak insandan) tamamen kurtulmak isteyebileceklerini daha 1930’larda görebilmesini hayretle karşılıyorum.[241] 
 
Tüm bunları Prof Harari’den yapacağımız şu alıntılar ile birleştirelim : “İnsanlığın geldiği bu noktada “Tanrı olmayı” istemesi değil, istememesi ahlaksızlıktır.” Ancak Prof Harari bu cümleyi herkes için kurmuyor çünkü sadece birkaç sayfa sonra fakirler için kurmuş olduğu cümle farklı: “İnsanlar haz arayışlarını hızlandırmamalı aksine yavaşlatmalıdırlar.[242]"
   
Fakirlere daha az yemek, daha az sağlık, daha az konfor, daha az eğlence ve daha az rahata kendinizi alıştırın diyerek, beklentilerini kısmalarını tavsiye ederken, büyük bir heyecanla zenginler için Tanrı olma vaktinin geldiğini söylüyor Prof Harari. Ancak fark etmek gerekir ki, fakirlere teklif edilen bir seçenek değil. Bir dayatma.
 
Dayatmanın, dayatma olduğunun fark ettirilmemesi kurulmuş oyunun büyüsü. Kanaatimize göre Henry Ford’un, “Müşterinin, SİYAH bir araba alması kaydı ile hangi renk araba alacağına müdahale edilemez. Bu onun en doğal hakkıdır” cümlesi modern dönemin belki de en çarpıcı tanımıdır. Tüm alternatifleri yok ettikten sonra kalan tek seçeneği, kitlelere dilediğinizi “özgürce” seçin diye teklif etmek, bunu “özgürlük” olarak yutturmak modern zamanların en güçlü büyüsüdür diye düşünüyorum.
 
Ya da toplumların iradelerini kanunlarla devre dışı bırakarak,  Tv’lerden ve sosyal medyadan milyonlarca kez tekrarlayıp, -daha anaokulundan başlatılan bir eğitimle- zihinlere kazıyıp, bu “evrensel değerdir” diyerek, İnsan Hakları numarası adı altında toplumları bir ahlaksızlığa maruz bırakmak da aynı büyülü oyunun başka bir sahnesinden ibarettir, kanaatindeyiz.
 
Toplumlara dayatılmakta olan Yeni Kapitalist Diktaya itiraz edebilecek, direnebilecek hiç kimse yok mu?
 
İtiraz veya işbirlikçilik arasında Müslümanlar
 
Harari “Bilim, uçaktan atılan bir bombanın ne kadar etkili olabileceğini, kaç kişinin öleceğini söyleyebilir ancak oradaki insanları öldürmenin iyi mi kötü mü olduğunu söyleyemez. Çünkü hiç bir veri ya da matematik formülü, insan öldürmenin iyi ya da kötü olduğu hakkında bir fikir vermez. Bunu ancak değerler söyleyebilir. Bu yüzden hala dinlere ihtiyacımız var. Herhangi bir dinin rehberliği olmadan büyük çapta bir sosyal düzeni sürdürmek imkansız gibi görünüyor,[243]  diyor.
 
Dinler olmadan, bir düzen kuramadıklarını gayet iyi bildikleri için dinlere muhtaç olduklarını da biliyorlar. Yani dertleri dinler değil. Ancak dinler yürümekte oldukları yolda, önlerine bir engel olarak çıktığı için kaçınılmaz bir şekilde dinlerle hesaplaşmak zorunda kalıyorlar. Bu kaçınılmaz hesaplaşmada Yeni Kapitalist Düzen’in karşısında ciddiye alınabilecek rakiplerinin sayısı çok fazla değil.
 
Ernest Gellner, “Müslüman Toplum” eserinde kurulmakta olan Yeni Kapitalist Düzen’e itirazın ancak 4 büyük cemaatten gelebileceğini söylüyor:
 
Bunların ilki Hıristiyanlık; ancak Hıristiyanlık son 300 senedir ölmüş durumda. Papalığın kürtaj, gay papazlar ve gaylerin kilisede evlilikleri gibi bir kaç sembolik konu haricinde Modernizme ve sermayeye itirazı kalmadı.[244]  Son seçilen Papa’nın da gaylere karşı oldukça anlayışlı olmasının Papalık seçiminde önemli bir rol oynadığı pekala iddia edilebiliyor.[245]  Ki çok kısa bir süre önce Kilisedeki bir ayin sırasında önüne çıkarılan bir eşcinsele “Juan Carlos, eşcinsel olup olmaman mühim değil. Tanrı seni böyle yaratmış ve seni olduğun gibi seviyor. Benim için de bunun bir önemi yok. Papa seni böyle seviyor. Olduğun gibi olmaktan mutlu olmalısın"[246] diyerek Papalığın eşcinselliğe dair olan itirazını da geri çekmiş oldu. 
 
Abdurraman Arslan Bey, “İslam’dan daha eski olan iki din; öncelikle Hıristiyanlık sonra da Musevilik modernite karşısındaki mücadelelerini kaybettiler. Aslında bünyelerinde taşıdıkları sebepler nedeniyle bu mücadeleyi kaybetmeleri de gerekiyordu[247]” diyor.  Hıristiyanlığın, “Avrupa Merkezcilik”le kurmuş olduğu ilişki, kendi değerlerini yok saymak pahasına sömürgecilik uygulamaları ve Batınının Batı dışı dünya üzerindeki tahakkümü karşısında aldığı pozisyon, tüm kendi değerlerinin/varlığının eriyerek yok olması ile neticelenmek üzere. Dolayısı ile Hıristiyanlık adına bir tepki beklemek mümkün değil gibi görünüyor. 
 
İkinci cemaat bir milyara yaklaşan nüfusları ile Hindular: Ancak Hindularda da Modernizme veya egemen düzene olan itirazlar, salikin toplumsal statüsünün yükselmesi ile yok oluyor. Alt tabakalarda etkili olan Hinduizm üst tabakalarda varlığını koruyamıyor.
 
Üçüncü cemaat Taoizm ve onun bir versiyonu olan Şintoizm: Çin ve Japonya’da takipçileri 1 milyarın üstünde olmasına rağmen sosyal ve ekonomik hayatta hemen hemen tüm varlığı yok olmuş durumda. Evlerde bir kaç örf ve tapınaklarda turistlere yönelik gösterinin bir parçası haline gelmiş olan rahiplerin seremonilerinden başka bir şey geriye kalmamış gibi görünüyor.
 
Dördüncüsü ise İslam toplumu: Müntesiplerini bir ideal etrafında toplayıp harekete geçirebilme kapasitesi ve onların ekonomik ve sosyal yaşamlarına yön verebilme gücü ile İslam Toplumları, tarihlerinin en büyük travmasını yaşıyor olsalar bile, canlılar. Üstelik İslam çok güçlü geri dönüşleri olan bir din. (30-40 yıl gayet süfli yollarda ömür geçirenlerin 40 yıl sonra hacca gidip namaza başlamaları son derece normaldir. Toplumsal bazda 150 yıl komünist ve diktatoryal bir rejim altında Tanrısız bir ideoloji ile baskılanmalarına rağmen Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan gibi ülkelerde sadece 20 senelik bir süreç içinde iktidarları endişeye düşürecek bir geri dönüş yapabildiler.-AHÇ)
 
“... Geleceğin Modernist yapısı ile uyumlu olabilecek tek din İslam. Çünkü Modernizmle hesaplaşıp varlığını hala koruyabilen başka bir topluluk yok. Eğer Modernizm’le uyuşmayan tarafları çözülebilirse, Yeni Modernist toplumun maneviyat ihtiyacına pekala cevap verebilir,” diyor Ernest Gellner.[248] 
  
Anladığım kadarı ile Ernest Gellner;  Batı Medeniyeti 1000 yıldır Hıristiyanlığın dinamik unsurları üzerinden büyüdü ama bu süreçte Hıristiyanlığı da yürüyen bir kadavraya dönüştürdü. Artık onunla yürüyebilmenin imkanı yok. Şimdi İslam’ı Modernizm’e uyarlayıp gelecek bin sene de onunla idare edelim, çünkü sadece onda modernizm karşısında varlığını koruyabilecek enerji var diyor.
 
Bu görüşün müşterileri yok değil. Mesela, ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı'nın(CIA) Milli Haberleşme Konseyi eski başkan yardımcısı ve Amerikan RANDCorporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı olan Graham Fuller, 2000’li yıllarda bunu çok daha açık ifade etmişti: “Bugün İslam dünyasındaki fosilleşmiş, dinazorlaşmış siyasal rejimlere karşı, değişim talepleri olan ve o değişim dinamizmine sahip olan sadece Müslümanlardır. O halde gelin bunları törpüleyip adam edelim. Arzuladığımız değişimi de bunların eliyle gerçekleştirelim.[249]  
 
Amerikalı sosyal bilimler profesörü Mark Juergensmeyer da aynı fikirde: “Dini nasyonalistlerle [köktendincilerle] birlikte yaşamamızı imkansız kılacak şeylerin listesini çıkarırsak, bu liste hayli kabarık olacaktır; Amerika’yı şeytan olarak görmeleri, Batı Medeniyetine düşman olmaları, küresel değerlere karşı ilahi olanı dayatmaları... bu halleri ile birlikte olamayız[250]” diyordu. Burada hatırlatmak gerekir ki; küresel değerler, egemenlerin medya üzerinden tüm dünyaya yaydıkları ideolojik değerlerdir. Onları küresel yapan sadece egemenlerin yaygın medya ağı tarafından sürekli tekrarlanmalarıdır.  
 
Anladığım kadarı ile İslam’ı, sosyal hayata, ekonomiye, cinselliğe müdahale etmeyen, “Tanrısı göğe çekilip günlük hayattan çıkmış” bir manevi tatmin ideolojisine, yeni bir yoga biçimine indirgeyelim diyorlar. Bu konuda işbirliği yapmak için[251]   heveslilerin de çıkacağını tahmin etmek zor değil.[252] 
 
Bununla birlikte, aynı zamanda kurulmakta olan düzene direnebilecek ve ona itiraz geliştirebilecek tek alternatif de İslam.
 
Gücü, Modernizmin zehirlerini (akılcılık, bireysellik ve özgürlük) aşıp kitleleri etrafında toparlamayı başarabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Hala İslami Cemaatler ekonomik veya bürokratik statüsü yükselen kesimlerden bile salikler toplayıp milyonları peşlerinde koşturabiliyorlar.  Eğer o cemaatlerin birinden peygamberimsi bir lider çıkıp büyük kitleleri ikna etmeyi başarabilirse, fakirler için ümit,  egemenler için tehdit kapıları açılabilir. (Dünya çapında (Müslüman, Hindu, Hıristiyan vs) cemaatlere yapılan itibar suikastlerini  de bu gözle de okumak gerektiği kanaatindeyim.) 
 
Ancak Müslüman Dünya, 1. Dünya Savaşında aldığı ağır yenilginin travmasını henüz üzerinden atabilmiş değil. Özellikle zihinsel sindirilmişlik ve sömürgecilik hali tüm coğrafyada hakim. Tüm coğrafya bin senelik meselelerle manipüle edilip, vaktin ve gerçeğin dışına düşürülüyor. İç çatışmalar ile enerjileri ve gençlikleri harcanıyor.
Atasoy Müftüoğlu’nun bize göre isabetli tanımı ile: “Müslümanlar masalsı dünyalarda yaşıyorlar. Henüz bunaltıcı gerçekliklerle yüzleşebilecek iradeye sahip değiller.”  Prof Harari ‘de hemen hemen aynı fikirde, “20. Yüzyılı ıskalayan Müslümanlar, 21. Yüzyılda sorduğumuz soruların ne anlama geldiğini bile kavramaktan acizler[253]” diyor. 
 
Sert otoriter rejimlerin baskısı ile sersemletilmiş/ahmaklaştırış Müslüman Toplumlar, -ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden- canlarını kurtarmanın sevinci ile yeni dönemin otoriterliğini ve şiddetini tanımlayabilecek durumda değiller. Bu nedenle olsa gerek, kanunlar üzerinden kendilerine dayatılan seçeneksiz yaptırımların aslında toplumsal şiddet olduğunu da çözemiyorlar. Binlerce yıllık tecrübe ile diktatöryal rejimlere karşı kendilerini, nesillerini ve ailelerini nasıl koruyabileceklerine dair iyi-kötü bir fikri ve tecrübesi olan Müslümanlar, demokrasi kılıfı ile “haz” objesi üzerinden kendilerine uygulanan şiddete karşı nasıl direneceklerini konusunda hiç bir fikre sahip değiller.[254] Kanunlar üzerinden seçilmiş iktidarların dinlerini “gelenek” dairesine alıp geçmişe ait bir seremoniye indirgemesine, ahlaki değerlerini alt üst etmesine, erdemlerini çürütmesine, ailelerini dağıtmasına, mahrem alanlara tasallut etmesine, çocuklarının terbiyesine saldırmasına, “özgürlük” adı altında gençlerini LGBT ilişkilere yönlendirmesine vb karşı duramıyorlar. Bunu bir devlet şiddeti olarak algılayamıyorlar tanımlayamıyorlar.
 
Yalnız, bu durumu kabul etse de Abdurrahman Arslan Bey bir itirazda bulunuyor: “Müslümanlar dünyada ne olup bittiğini görebilecek ve tepki verebilecek canlılık izlerini taşımıyorlar. Lakin Müslümanlar direnmese de İslam, “insaniyet” merkezli bir uyarıyı, bir nasihatı ve hatırlatmayı sahiplenmeye devam ederek direnmeye devam ediyor”[255] diyor.
 
Yani şu halleri ile Müslümanlar ümit vaat edemezlerse de; İslam, hala Sermayeye, Modernizme, mevcut ekonomik yapıya, gelir adaletsizliğine itiraz edip ısrarla, “Fakirlerin, zenginlerin mallarında hakları vardır, küçük balığın hesabı büyük balıktan sorulur, “İnsan” şerefini Tanrıdan alarak Hak sahibi olur” demeye devam ediyor. Bu anlamda değiştirilemezlik iddiası ile Kur’an, potansiyel olarak aşağı tabakalara ümit verebilme pozisyonunu koruyor diyebileceğimizi düşünüyorum.
 
Son bir şey daha;
 
Kırsaldaki toprakların devletin, bankaların ve büyük şirketlerin elinden kurtarılarak toplumlara geri dağıtımının sağlanması için acil bir mücadele başlatılması gerektiği fikrindeyiz. Eğer bu başarılamazsa (Devletler ölürken bu toprakları fakirlere yeniden geri vermeyi başarabilirlerse insanlığa belki de son büyük hizmetlerini yapmış olurlar.-AHÇ) devasa şehirlere sıkışmış devasa kitleler için - 5,10 sene içinde sıkıntıları çok net hissedilmeye başlanacak olan- çok büyük acıların kapılarını çalacağını görmemiz gerektiğini düşünüyorum.  
 
Demokrasi, liberalizm, bireysellik, akılcılık, özgürlük gibi Modernizmin temel sloganlarının da sonuna geldik. Tarihin en özgür çağında tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar tek düze bir dünya kuruldu. Herkes aynı şehirlerde, aynı parklarda, aynı evlerde, aynı kıyafetlerle, aynı eğitimle, aynı sloganlarla yaşamaya çalışıyor. Her şeyi aynileştiren süreç, devletleri de ortadan kaldırarak ŞİRKETlerin hakim olduğu sorgulanamaz, eleştirilemez YÜCE insanların (Homo DEUS) yönettiği bir dünya kurmakta.
 
Eğer kalabalıklar, kitleleri milyonlarca birleşemez parçaya bölen akılcılık, bireysellik ve özgürlük zokalarınınpanzehirini geliştirip bir araya gelmeyi başaramazlarsa ne demokrasinin, ne bireyselliğin, ne özgürlüğün ne de diğer sanki varmış gibi olan hakların hiç birinin kalmayacağı, "süper egemenlerin" yönettiği "süper bir diktatöryaya" uyanacaklarını düşünüyorum. 
 
 
Ne demişti Harari, “Biz hangi maymuna fikrini sorduk ki, Tanrı İnsanlar (Homo Deus) bize fikirlerimizi sorsun.”  Son söz Tage Lindbom’dan;
 
 "Kimsenin, "ailenin yok edileceği" öngörüsüne inanası gelmiyor; lakin ne aşk, ne de hayrın olduğu bir yerde bütün kapıların sadece barbarlığa açılacağını fark etmek gerek."[256] 
 

                                                                                      Ahmet H. Çakıcı
                                                                               Muharrem 1440 / ALANYA
 
 
 
Kaynaklar:
[i] Bazen isim vererek, bazen isim vermeden faydalandığım kaynaklar:
Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset
Zygmunt Baumann, Cemaatler
Zygmunt Baumann, Akışkan Gözetim
Zygmunt Baumann, Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup
Alain Touraine, Modernizmin Eleştirisi
Terry Eagleton, Tanrı’ın Ölümü ve Kültür
Ernest Gellner, Müslüman Toplum
Abduvehhap El Messiri, Hamburger Medeniyeti
Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?
Yuval Noah Harari, Homo Deus
Ayrıca kendilerinden çok faydalandığım Abdurrahman Arslan ve Atasoy Müftüoğlu beyefendilere çok teşekkür ederim.
 
 
[1] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset
[2] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset
[25] Halil Oduncu
[26] http://t24.com.tr/haber/turkiyede-nufus-80-milyonu-gecti-koylerde-yasayanlarin-orani-ise-yuzde-75,550346
[37] Noah Harari, Homo Deus
[39] Zygmunt Baumann,  Iskarta Hayatlar, Modernite ve Safraları
[40] http://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/iskarta-zamanlar-iskarta-hayatlar-40962170
[42] (Noah Harari- Homo Deus s:364)
[43] Aynı eser.
[44] Alıntıların bir kısmı “Spivak Gayatri’nin : Madun Konuşabilir mi?” eserinden bir kısmı da Wendy Brown’ın “Tarihten Çıkan Siyaset” eserinden.
[47] Türkiye Cumhuriyetinin Ordusunun da artık tamamen “maaşla askerlik” dönemine geçişinin bununla ilişkisi var mıdır acaba?
[49] Modernizmin Eleştirisi
[50] “Medeniyette ulaştığımız nokta hayvanlığa geri dönmek mi?” sorusunu Alain Touraine, Modernizmin Eleştirisinde dile getiriyor.
[51] Zariat Suresi 19.Ayeti kerime.
[52] Regan 1983,357 syf.
[53] Terry Eagleton da bu meyandaki görüşleri Tanrı’nın Ölümü ve Kültür eserinde toplamış.
[54] Nussbaum 373 (Zoopolis- s: 184)
[55] Homo Deus, Yuval Noah Harari
[56] Wendy Brown bu alıntılar için kaynak olarak : Ahlakın Soykütüğü Üzerine, Şen Bilim, İyinin  ve Kötünün Üzerinde, Putların Alacakaranlığında, Güç İstenci ve Alacakaranlık  eserlerini kaynak olarak veriyor.
[57] Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset
[58] https://yazarumit.com/suriyede-evlendi-bursada-16-yil-hapis-yedi/
[59] TCK. Madde 102
(1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.
[62] https://www.morcati.org.tr/tr/yayinlarimiz/makaleler/99-aile-icinde-kadina-yonelik-siddete-karsi-mucadele-ve-feminizm
[65] (bkz: http://www.decentfilms.com/articles/kinsey) (Ekşi Sözlük’ün Kinsey Maddesinden alınmıştır.)
[68] Terry Eagleton, Tanrı’nın Ölümü ve Kültür.
[69] Hicr Suresi  29. Ayet
[70] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası s:99
[71] ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
[72] Aynı eser.
[74] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası  s:192
[77] ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
[78] Homo Deus, Noah Harari s:266
[79] Aynı Eser.
[80] Rosi Braidotti , İnsan Sonrası s: 40
[81] ZOOpolis, Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
[82] Jack Goody, Batıdaki Doğu
[83] Aynı eser.
[84] Aynı eser.
[87] Alıntılayan: Rosi Braidotti, İnsan Sonrası s:41
[88] Sen fernando vadisi'nde dünya porno pazarının kurulmasına ve bunların basın ve sinema yoluyla toplumlara yayılmasına da öncülük etmiş rockefeller vakfı, kendisinin "sexuel behavior in the human male" ve "sexuel behavior in the human female" gibi insanlık üzerinde cinsî cihetten tahribat yaratmaya yönelik çalışmalarını finanse etmiş; dr. kinsey, 1941'den itibaren rockefeller tarafından fonlanmış, 1954'ten sonra 75.000 ve 240.000 arasında değişen çeklerle toplam 1.750.000 dolar almış.
Şöhrete kavuştuktan sonra kendisinin ve karısının başrolde oynadığı porno filimler çekmesi nedeni ile gözden düşmüş bir bilim adamı.
[89] Kinsey’in araştırmaları ve bu araştırmanın Amerikan Devleti ve toplumu üzerine geniş bir yazı:
http://islamianaliz.com/yazi/cinsel-istismar-ve-hukukun-manipulasyonu-amerika-3581#sthash.WP6rKvCC.dpbs
[94] Alfred Kinsey ve araştımrları üzerine bir inceleme: Kinsey : Seks ve Sahtekarlık Prof. William Sİmon
[98] İstanbul Sözleşmesi 3/c ; ’toplumsal cinsiyet’’ belli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.
[99] İstanbul Sözleşmesi 12-5.
[100] İstanbul Sözleşmesi 14. Eğitim Maddesi: Taraflar, gerektiğinde, öğrencilerin gelişen kapasitesine uygun olarak, kadın erkek eşitliği, kalıplaşmamış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde şiddet içermeyen çatışma çözümleri, kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişisel bütünlük hakkı gibi konulara ilişkin öğretim materyallerine resmi müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atar.
[102] Toplumsal Cinsiyet: Toplumsal cinsiyet ise; toplumun verdiği roller, görev ve sorumluluklar, toplumun bireyi nasıl gördüğü, algıladığı ve beklentileri ile ilgili bir kavramdır.”
Cinsiyet: http://aileakademisi.org/arastirma/arastirma-toplumsal-cinsiyet-esitligine-dayali-politika-uygulayan-uelkelerde-kadin-ve-aile
[113] Aile ve Soayal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı ANKA Katılımcı Klavuz Kitabı
https://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/haberler/anka-cocuk-destek-programi-bireysel-danismanlik-ve-aile-ile-calisma-egitici-egitimi
[114] Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite Çalıştayı Sonuç Raporu ile ilgili YÖK Genel Kurulunda Alınan Karar (29.05.2015)
[117] “Taraf devletler kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal
olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak önlemleri alacaklardır” (İstanbul Sözleşmesi VII. madde 1-1 Bend) (Vurgu bana ait-AHÇ)
[118] https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2018.pdf
D. Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma MADDE 90- Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. Ekonomik, ticarî veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan antlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına
 dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde bu antlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur. Milletlerarası bir antlaşmaya dayanan uygulama antlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticarî, teknik veya idarî antlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticarî veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren antlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz. Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü antlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne 18 göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.
[142] Sağlık bakanlığı şikayet hatt 184’den alınmış cevaptır.
[144] Bundan sonraki süreçte LGBT’liler için kamuda işçi olma hususunda  “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”nin sağlanması için LGBT personel istihdamı içinde çalışmalara başlanması açılacak ilk davayı beklemektedir.
[146] Annamarie Jagose: Queer Teori
[147] Gökçen Ezber’in aynı kitaba yazdığı önsözden alıntıdır. http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=20864
[148] Selma Aliye Kavaf, Türk siyasetçi, öğretmen. Devlet Bakanı Kavaf, 2007'den 2009'a kadar Adalet ve Kalkınma Partisi Denizli milletvekili olarak mecliste yer aldı. 
İstanbul Sözleşmesi 4. Madde:Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş veya farklı görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, herhangi bir etnik azınlık, mülkiyet, doğum, cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, yaş, sağlık durumu, medeni durum, göçmen ya da mülteci olma, yaş veya engelinin ve diğer bir durumunun bulunmasına bakılmaksızın özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.
[150] İstanbul Sözleşmesi 36/3. Taraflar, 1. paragrafta yer alan hükümlerin iç hukuk tarafından tanındığı şekliyle eski veya şu anki eşe veya partnerlere karşı işlenen eylemler için geçerli olmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alacaklardır.
[154] Transparent: Trans bir baba, karısı ve 3 uçarı çocuğunun hikayesi; Six Feet Under, biri gay biri lezbiyen 3 kardeş ve onların özgürlük sevdalısı anneleri, Modern Family; kadının çocuğu, erkeğin çocuğu, evlat edinilmiş çocuk, kendi lezbiyen çocuklarının ailesi, Grace and Frankie: lezbiyenler ailesi; 2 gayli aile; biri gay, biri trans, biri lezbiyen çocuklu aile;vs ama hepsi de komedi formunda)  
[162] Daha önce okumuş olduğum bu araştırmaya tekrar aradığımda ulaşamadım.
[180] İstanbul Sözleşmesi 3-f : ’kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir.
[184] "Human female"de (s.21)
Bilgi Ekşi Sözlük’ün Alfred Kinsey maddesinden  alınmıştır:   https://eksisozluk.com/alfred-kinsey--267738?p=2
[185] Tekrar 118. Madde
[187] Hollanda’da kurulan PNVD (Kardeşçe Sevgi, Özgürlük ve Farklılık Partisi!)  isimli bir parti çocuklarla ve hayvanlarla cinsel ilişki kurulmasını savunuyordu. Halk partinin kapatılması için Lahey Bölge Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak mahkeme başvuruyu “özgürlük” gerekçesiyle reddetti ve parti yasallaştı.
[190] Tanımlama Jack Goody’den alınmıştır.
[191] İstanbul Sözleşmesi 4. Madde : Kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için gerekli olan özel tedbirler, hali hazırdaki Sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.
[195] Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2001/01496E. ve 2002/00310K. sayılı kararı ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 2003/4048E. ve 2004/2528K. sayılı onama kararları
[196]  18 OCAk 2013 tarihli 6284 sayılı kanunun uygulama yönetmeliği madde 30’a  3 :"Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi, Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.
[198] İstanbul Sözleşmesi 3/a :  “kadına yönelik şiddet’’ kadına yönelik ayrımcılığın bir türü ve bir insan hakkı ihlali olarak anlaşılmaktadır. İster kamu hayatında ister özel hayatta meydana gelsin baskı veya rastgele özgürlüğünü engelleme de dâhil kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına  gelir.
[201]Taraflar, işbu Sözleşmenin 35, 36, 37, 38 ve 39. maddeleri uyarınca belirlenen suçların soruşturulması veya kovuşturmalarının; suçun o bölgenin tamamında veya bir kısmında işlenmesi durumunda, suçun mağdur tarafından bildirilmesi veya şikâyette bulunulmasına bağlı olmamasını ve mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile kovuşturmanın devam etmesini sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.
[202] İstanbul Sözleşmesi 18/4: izmetlerin sunumu mağdurun fail hakkında şikayette bulunması veya aleyhinde tanıklık etmesine bağlı olmayacaktır.
[203] İstanbul Sözleşmesi Madde 48.1: Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.
[204] İstanbul Sözleşmesi Madde 50.2: Taraflar, işlevsel tedbirlerin alınması ve kanıt toplama da dahil olmak üzere, kolluk kuvvetlerinin işbu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddetin önlenmesinde ve mağdurların korunmasında acil ve yerinde müdahale etmelerini sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.
[218]İstanbul Sözleşmesi 36. Madde 3. Taraflar, 1. paragrafta yer alan hükümlerin iç hukuk tarafından tanındığı şekliyle eski veya şu anki eşe veya partnerlere karşı işlenen eylemler için geçerli olmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alacaklardır.
[220] Mahkemenin kararına dayanak yaptığı İstanbul Sözleşmesi'nin 3/b bendi şöyle:
“‘Aile içi şiddet’, aile içerisinde veya hanede veya mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına gelir.”
[236] Harari –Homo Deus s:32
[239] . Noah Harari- Homo Deus s:364)
[240] Nisa Sursi 53. Ayet: “Allah'ın rahmetinden kovulmuş tiplerin Allah'ın mülkü üzerinde bir güçleri mi var? Öyle olsa; hiç kimseye hurma çekirdeği kadar bile bir şey vermezlerdi ki. (Nisa 53)
 
[241] Aldoux Huxley, Cesur Yeni Dünya
[242] Noah HArari, Homo Deus s:53
[243] Homo Deus, Prof, Yuval Noah Harari
[247] Abdurrahman Arslan, Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm s:41
[248] Ernest Gellner, Müslüman Toplum
[249] Abdurrahman Arslan, Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm s:23
[250] Aynı eser s:20
[253] Prof. Noah Harar, Homo Deus
[254] Abdurrahman Arslan, Kıleyi Kaybettiren Dönüşüm
[255] Abdurrahman Arslan, Dünyaya Müslümanca Bakmak
[256] Tage Lindbom - Başaklar ve Ayrık Otları