Röportaj/Söyleşi Enis Nakkaş 15 gün önce durum tespiti yapmıştı: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suriye'den çıkacak



ID:38561
Yayınlanma:
20 Ara 18

"Ben jeo-politik anlamda, böyle bir durumun bölgeye olacak etkilerinden ve İran, Irak ve Türkiye'nin haritalarını değiştirebilme ihtimalinden bahsediyorum. Bu devletlerin bunu kabul etmediğini biliyoruz. Kürt sorununun nasıl çözüleceğini tartışmak başka bir konudur. Ayrılıp kendi devletlerini mi kurmalılar yoksa çözüm ayrılmadan mı olmalı tartışmasına dair de herkesin farklı bir görüşü var. Fakat Emirlikler ile Suudilerin Barzani'ye desteğinin sebebi, Kürt halkına olan sevgilerinden gelmiyor, yukarıda bahsettiğim jeo-politik etkiler ve istikrara vurulacak darbe hedeflenmektedir."

Hasan Sivri, Medya Şafak için Güvenlik ve Strateji Ağı Koordinatörü Enis Nakkaş ile son gelişmelere, Filistin ve Suriye'ye dair çarpıcı bir röportaj gerçekleştirdi.

 

 

Röportaj Tarihi: 5 Aralık 2018

 

Gazze Direnişi Siyonistlere geri adım attırdı, İsrail kriz yaşıyor

 

Hasan Sivri: Gazze'ye yönelik son bombardımanı konuşarak başlayalım. Gazze'deki Ortak Operasyon Odasının karşı füze ve roketlerle karşı ateşlerinin ardından İsrail'in bombalamayı durdurduğunu ve Savaş Bakanı Lieberman'ın istifasını gördük. Ayrıca İsrail askerlerini taşıyan otobüsü hedef alan etkili bir eylem de gerçekleştirildi. Durumu nasıl okuyorsunuz?

 

Enis Nakkaş: Gazze'deki son tırmanış bombardıman ile başlamadı. İsrail'in özel operasyonu ile başladı. Musta'ribin denilen Arap giysileri giyinerek Gazze'ye giren özel kuvvetlerin hedefi Hamas'ın içindeki önemli bir isimdi. Bu ismi kaçırmak isterlerken başarısız oldular ve kuşatıldılar. Kuşatılmaları savaş uçaklarının, içeri giren grup çekilirken onları korumak üzere müdahil olmasına neden oldu. Dolayısıyla bombardıman gerçekleşti ve Direniş buna cevap verdi. Füze atışları oldu. İsrail bu düzeydeki bir cevabı beklemiyordu. 24 saat içerisinde 180'den fazla füze atıldı. Şaşırtan başka detay ise füzelerin nitelikli olmaları ve tahrip güçlerinin yüksekliğinden dolayı yıkıcı etkileriydi.

 

Öncelikle şunu söyleyeyim İsrail, gerginliği tırmandırmak istemiyordu. Gazze ile aralarında tırmandırmamaya yönelik bir anlaşma vardı. Geri adım attı. Gazze'den bu düzeyde bir yanıt da beklemiyordu. Bunlardan daha da önemlisi İsrail, Arap ülkeleri ile ilişkileri normalleştirme uğraşı veriyor. Bu normalleşmenin hedefinde ise Filistinlileri kuşatmak var. Bu dönemde Gazze ile büyük bir savaşa girip aynı zamanda Arap ülkeleri ile normalleşme ilişkilerini yürütemez. Dolayısıyla hızlı bir şekilde çatışmadan çekildi ve bu Direniş'in zaferi olarak görüldü. Bana kalırsa ismi geçenlere yönelik kaçırma operasyonunun hedefinde, Hamas içerisindeki süreci etkilemek vardı. İsrail bu tür operasyonlar yapar. Hamas'ın içerisindeki akıllı, zeki ve işlerine gelmeyen isimleri hedef alır. Fetih'e yaptığı gibi. Bütün liderleri tasfiye etti ve pek önemi olmayanları bıraktı. Hedefte örgütün işleyişini bozmak vardı.

 

Sonuç olarak İsrail açısından büyük bir rezalet gerçekleşti. Gazze etrafındaki tüm yerleşim yerleri ve yerleşimciler ‘devletlerinin' kendilerini korumayacak güçte olmasının şokunu yaşadılar. Bu bir hükümet krizine neden oldu ve İsrail, iç siyasetine dair kötü bir fotoğraf verdi. Siyasetçilerin birbirlerine hücum etmesi de kendi aralarında tam bir birlik olmadığını gösteriyor. Sonuçta Direniş'in lehine bir sonuç çıktı.

 

Hasan Sivri: Bu gelişmeler Lübnan'dan nasıl izleniyor?

 

Enis Nakkaş: Öncelikle Gazze savunmasının hayata geçirilişi, tüm direniş grupları için tek bir operasyon odası olduğunu ortaya koydu. Ateş kontrol altındaydı ve Gazze'den açılan bu ateş hedefi de tam isabetle vurdu. Aynı zamanda bu süreç Lübnan, Suriye ve Irak'taki Direniş grupları ile koordinasyonun mevcudiyetini ortaya koydu. Bu koordinasyon İsrail'i panikletti.

 

Hasan Sivri: Böyle bir koordinasyon olduğunu nereden anlıyoruz?

 

Enis Nakkaş: Gelen açıklamalar ve kurulan iletişim kanallarıyla. İsrail bu iletişimi izler. Direniş bu iletişimi kasten kurar. Burada amaç İsrail'e, çatışma yayılırsa birçok tarafta Gazze'ye destek için hazırlıklar olduğu mesajı vermektir.

 

 

Trump Körfez ülkelerinden Ortadoğu NATO'su istiyor

 

Hasan Sivri: Son dönemde Körfez ülkelerinden İsrail'e resmi davetler oldu. Normalleşme ilişkilerine dair bir süreç işliyor. İsrail ticaret bakanı Bahreyn'de idi. Netanyahu Umman Sultanlığına resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Son dönemde bu normalleşme siyasetine hız verdikleri görülüyor. Bunun arkasında yatan sebepler neler?

 

Enis Nakkaş: Bunun sebebi Körfez ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri'nde Trump ile gerçekleştirdikleri toplantıdır. Bu toplantıda Körfez ülkelerinden, Ortadoğu NATO'su denilen bir askeri ittifakın kurulmasına dair sürecin hızlandırılması talep edildi. Bu ittifak İran ile mücadele edecek. Bunu hayata geçirebilmek için İsrail ile de ilişkilerinin olması gerekiyor. Körfez ülkeleri kendi başlarına bu düzeyde bir ittifak kuramaz. Dolayısıyla toplantıdaki katılımcılar Amerika'nın talebinin ne olduğunu duydu. Bunun sonucu olarak da bugünlerde Neanyahu'yu resmi ziyaretlerle kabul etme yarışına girildi. Pratikte, gizli veya açık olsun İsrail ile ilişkisi olmayan Körfez ülkesi yok. Suudi prensler ve yetkililer İsrail ile birkaç yerde görüşse de Suudi Arabistan ilişki gizliliğini korumaya çalışan ülkelerden. Eskiden elçilik ve ofis kurma açılımları vardı. Umman'da 2000'den önce İsrail elçiliği vardı. 2000'deki İntifada ile birlikte elçiliği kapattılar ama ofis tamamen kapatılmadı. “İlişkiler Ofisi” ismi ile çalışmaya devam ediyor. Katar'ın ticari koordinasyon ofisi vardı. Katarlı yetkililer ile İsrail arasındaki ilişkiler açık. İsrail ile görüşüyorlar, para girişleri oluyor, müzakereler gerçekleştiriyorlar. Açık ve direkt bir iletişim var. Dolayısıyla Netanyahu'nun Umman ziyareti sürpriz değildi. Sürpriz olan görüşmenin düzeyiydi. Umman Sultanı Netanyahu'yu aleni bir şekilde ve kameralar önünde kabul etti. Sultan da ziyaretin gizli bir şekilde gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliyor.

 

Sultanın birkaç hedefi var. Öncelikle Amerikalıların ‘'Körfez ülkeleri İsrail ile ilişki kursun'' talebini hayata geçiriyor. Kendisinin sağlık sorunları var. Sağlığı pek iyi değil. Umman'a bir korunma sağlamak istiyor. Kimden korunma? Körfez ülkelerinden veya İran'dan değil. Umman'ın Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile rekabetleri var. ABD'den buna karşı bir koruma istiyor. Artık Körfez'de denklem şu şekilde işliyor: İsrail'i razı et ki ABD de senden razı olsun. Maalesef İsrail'i razı ederek onun aracılığıyla ABD'den koruma vb. konularda talepleri olacak.

 

Hasan Sivri: Suriye'ye yönelik savaşta Körfez ülkeleri tek bir ses veriyordu. Birlik vardı. Bugün Körfez'de bu birliktelik yok. Ortada krizler var. Hatta Yemen'de beraber hareket eden BAE ile Suud arasında da kriz olduğu söyleniyor. 

 

Enis Nakkaş: Körfez ülkelerinin aralarında birçok kriz ve çatışma var. Umman ve Emirlikler arasında sınır krizi var. Suud ve Kuveyt arasında bilindiği gibi petrol temelli sınır krizi var. Bahreyn ve Katar arasında deniz üzerinde kimin kontrolü olacağına dair bir kriz var. Suudilerin Yemen ile olan krizi ve savaşı biliniyor. Necran, Cizan ve Assir aslında Yemen toprağıdır. 2020 yılında, Suudi Arabistan'a bu üç kentte var olma izni veren anlaşma sona eriyor. 2020 yılında bu kentler için yeniden müzakereler açılacak. Müzakerelerin başlığı ‘'O topraklardan nasıl çıkacaklarına'' dair olacak. Anlaşma aynen bu başlıkta bir şart getirmiş. Bu üç bölge Suudiler tarafından işgal edildi. Ali Abdullah Salih bu toprakları geri istediğinde çatışmadan kaçınmak için 2020'ye kadar izin istediler. Dolayısıyla bu yönde bir anlaşma yapıldı. Anlaşmanın kendisi bu toprakların Suudilerin değil Yemenlilerin olduğunu tespit ediyor.

 

Dolayısıyla Körfez'de çokça kriz var. Bugün Yemen'deki savaşın hedefinde, BAE ile Suud arasındaki ittifaka rağmen, her gücün kendi istediği bölgede kontrol sağlaması var. Emirlikler daha çok limanları kontrol etmek üzere sahil ile ilgileniyor. Suudiler ise Umman'a komşu bölgede kontrollerini sağlamak istiyorlar ki petrollerini Hürmüz Boğazı'na gerek kalmadan ulaştırabilsinler. Her birinin ayrı bir hedefi var. Ama ikisi de Ensarullah'ın veya ABD karşıtı bir gücün Yemen'de rolünün olmasını istemiyor ve Husilere karşı savaşıyor.

 

Bin Selman büyük krizlere yol açtı, Batılı müttefikler ve Suudi halkı huzursuz

 

Hasan Sivri: Genç Suudi veliaht yeni bir rejim inşası hedefiyle etrafını yakıp yıkıyor. Bir sonraki Suud kralı olmaya hazırlanırken attığı adımların hesapsız olduğu söyleniyor. Sadece muhaliflerine karşı değil amca çocukları ve komşu ülkelere karşı da sert hamleler yaptı. İçte ve dışta krizler yarattı, Kuveyt'i tehdit etti. En sonunda da Kaşıkçı'nın İstanbul'daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesinin ardından bugün onun hesaba çekilmesine yönelik çağrılar var.

 

Enis Nakkaş: Her şeyden önce Suudi veliaht Körfez'de iki büyük krize kapı açtı. Katar'a yönelik kuşatma ve hücum kararı kendisinden geldi. Emirlikler prensi Muhammed Bin Zayed ile beraber hareket ettiler. Diğeri kriz Kuveyt iledir. Suudi Arabistan ile Kuveyt arasındaki Hafci petrol kuyusunun kullanımı ve kontrolü konusunda taraflar arasında anlaşmazlık var. Muhammed Bin Selman, kuyuyu açabileceğini ve Kuveyt'i buna mecbur bırakabileceğini düşündü. Kuyunun açılmasını erteleme karşılığında ise Kuveyt'ten 20 milyar dolar istedi. Kuveyt reddetti. Suudiler bu iki ülke ile ciddi iki krize yol açtılar.

 

Diğer kriz Yemen'ledir. Yemen savaşı ve oradaki istikrarsızlık, Yemen'e komşu Umman'ı da rahatsız ediyor. Eskiden Umman sınırındaki bölgelerde pek bir hareketlilik yok iken bugün Emirlikler ve Suudilerin savaş ‘yatırımları' el-Kaide'nin ve başka birçok radikalin bölgeye yerleşmesine neden oldu. Umman buna razı değil. Muhammed Bin Selman, Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri ile ilişkileri gergin bir noktaya taşıdı.

 

Muhammed Bin Selman din adamlarına karşı da savaş açtı. Reform ve modernleşme sloganlarıyla din adamlarını ikna etmeye değil direkt olarak karşısına almaya başladı. Çok önemli isimleri içeri aldırdı, önemli Vehhabi şahsiyetler tutuklandı. Bu tutuklananların gençlerle ilişkisi güçlü, tabanları kuvvetli. Geleneksel veya önemi olmayan şeyhleri değil, önemli ve kitlesi olan isimleri tutukladılar. Bu dini isimlere güçlü kitleler yaratma teşviki ve desteği Suudi rejiminden gelmişti. Uzun vadeli bir yatırımdı. En nihayetinde prens geldi ve neredeyse hepsini içeri aldı. Twitter ve facebookta etkin olan bu dini isimleri “Artık bu kadar yeter'' diyerek içeri aldı.

 

Üçüncüsü olarak da Krallığı yöneten ailenin üyelerini ve ailenin güçlü iş adamlarını Ritz Oteli'nde alıkoydu. Aynı anda birçok cephede savaş açtı. Bir şekilde bu hamlelerini gerekçelendirerek halktan onay alıyordu. Amca çocuklarını “kanunsuz para'' ile suçladığında halk bunu destekledi. Din adamlarını içeri tıktığında reform ve modernleşme sloganları ile Batı'dan destek aldı. Batı, Kuveyt ve Katar krizine olumsuz reaksiyon verdi çünkü bir arada duran bir Körfez istiyor, krizlerle boğuşan değil.

 

 

Suud Krallığı birçok tehdit ile karşı karşıya

 

Kaşıkçı olayı ile de prensin pervasız ve kontrolsüz olduğunu gördüler. Vermeye çalıştığı o heybetli görüntü yok oldu. Suudi Arabistan'ın ekonomideki gerileyişinin ardından yakıt fiyatlarını artırdıklarını ve vergi artışına gittiklerini gördük. Krallıktan kaçan yabancı şirketler var. Halk huzursuz. Öfke var. Bütün bunlar prens Bin Selman açısından nereye varacağı ve nerede patlayacağı tahmin edilemeyecek bir kokteyl gibi bir arada duruyor.  Aynı anda 5 cephe açıp hepsinde kazanacağım diyemezsin. Yemen savaşı küçük bir kriz değil. Yemen savaşını kazanamıyorlar ve kazanamayacaklar. Kazanamadığın zaman, Arap Yarımadası'nda en güçlü olamazsın artık. Denklem böyledir. Suudi Arabistan olarak Yemen'e savaş açıyorsun, komşularından ve Batı'dan destek alıyorsun. İmkânların çok geniş ve nihayetinde başarısız oluyorsun. Bu şu anlama geliyor: Arap Yarımadası'ndaki en büyük ve esas role sahip değilsin. Yani esas oyuncu sen değilsin artık.

 

300-400 bin nüfuslu Katar'ı kuşatıyorsun. Onu izole ediyorsun. Beklenen Katar'ın korkması ve diz çökmesi idi ama Katar meydan okudu. Dolayısıyla Arap bölgesindeki rolün bu denli zayıflamışken uluslararası arenada ne yapacaksın ki? Bugün dünya sana “Bize para ver ve yakamızı bırak'' diyor. Yani Suudiler projelerini ve programlarını eskisi gibi rahat bir şekilde dayatamıyor. Yemen'de savaşmak üzere İslam ülkelerinden askeri güçler getirtemedi. Yemen'de onunla savaşanlar çok fakir ülkelerden gelen güçler. Sudan ve Eritre gibi. Bunlar çete gibi para ile çalışıyorlar. Pakistan, Mısır, Endonezya ve Malezya gibi ülkeler Yemen'de fiili olarak savaşmayı reddetti.

 

Bloomberg ve bazı Batı kurumlarının buna ilişkin analizleri var. Bin Selman'a dair “sorunsuz engelsiz ilerliyor'' şeklinde sunulan fotoğraf doğru değil diyorlar. Suudi Krallığı tehdit altında. Bana göre Suudi Krallığı iki şey üzerinde ayakta duruyor. Birincisi Amerikan koruması. Bu koruma içte kendilerine karşı darbe yapılmasına izin vermiyor. Yani bir prensin yerine başka prensi koyacağın zaman bile Amerika'yı razı etmen gerekiyor. Dolayısıyla bütünüyle Suud ailesini nasıl yerinden edebilirsin ki? Her bir muhalif Amerikan sınırını bilir. İkincisi ise mali güç. Aşiret ve kabileleri paraya boğuyor ve desteklerini sağlıyorlardı.

 

Bu iki durumda da gerileme söz konusu. Bugün artık Amerikalılar, koruma sağlamak için Arap Yarımadası'nda savaşmaya yanaşmaz. Suudilere “sizi eğittik, size silah verdik, kendinizi koruyun'' diyorlar. Bugün Suudilere yönelik bir tehdit olması durumunda Amerikalıların müdahil olacağını sanmıyorum. Amerikalılar, Arap bölgesinde içinden nasıl çıkacaklarını bilmedikleri savaşlara girmezler. Bugün mali duruma baktığımızda Suudilerin artık dağıtabileceği paraları kalmadı. İnsanlara vergi dayatmaya başladılar. Önümüzdeki süreçte desteğin ve paranın kesildiğini görmeleri ile aşiret ve kabilelerin bağlılıkları da azalacak. Buna ek olarak yönetici Suud ailesi içerisinde muhalif olup, bazı aşiretler ve kabilelerle hareket etmek isteyen prensler var.

 

Trump'ı Prens Bin Selman'a bağlayan önemli iki mevzuu var:  İsrail ile birlikte İran'a karşı kurulacak Arap NATO'su projesi ve Filistinlilere karşı yapılan “Yüzyılın Anlaşması”dır bunlar. Bu iki projeye Bin Selman'ın kendisi onay verdi.

 

Hasan Sivri: Bu projelere tamam diyecek başka bir Suudi prens bulamaz mı Amerikalılar?

 

Enis Nakkaş: Bu cürette başka bir prens yok. Dolayısıyla isterse 10 Kaşıkçı öldürsün, Bin Selman'ı kurban edemezler. Peki yarın bu iki proje başarısız olursa ne olacak? Yani verilen iki görevi de yerine getirecek gücü olmazsa ne olacak? Bin Selman'ın bir önemi kalmayacak.

 

Hasan Sivri: Muhalif prens Ahmed Bin Abdülaziz, Batılıların ve Amerikalıların garantörlüğünde geri döndü ve Biat Konseyi başkanı oldu.

 

Enis Nakkaş: Ahmed Bin Abdülaziz, kendisine herhangi bir saldırı veya karşı hamle olmayacağına dair söz aldı. Bin Selman bu sözü verdi. Muhalif prenslere yönelik baskıları azalttı. Ilımlı bir fotoğraf vermeye çalışıyor. Batılılar öncelikle bir değişim için değil ama Bin Selman'a fotoğrafını düzeltmesi için ve ardından bir yedek olarak durması için bu muhalif prensi geri gönderdi. Bin Selman'ı koruyamayacakları büyük bir krizin patlak vermesi halinde, meydana gelecek çatışmanın kontrolsüz prensler arasında olmaması gerekiyor. Akıllı birinin, o da belli ki Ahmed Bin Abdülazüz olarak seçildi, Biat Konseyinin başında olması gerekiyor. İhtimallere karşı hazırlıklı oluyorlar.

 

 

Anti-Komünizm projelerini Ortadoğu'dan Latin Amerika'ya Kadar Suudiler finanse etti

 

Hasan Sivri: G-20 toplantısında Macron ile Suudi Prens Bin Selman'a “Neden bizi dinlemiyorsun?'' şeklinde nasihat veriyordu. Batı'nın Bin Selman'a dair bir garantörlüğü var.

 

Enis Nakkaş: Batı, Suudi Arabistan'ın parasından her zaman istifade etmiştir. Ticaretten daha önemlisi Suudi Arabistan, Amerikan ve Batı siyasetinin bölge ve dünyadaki ilk uygulayıcısıdır. Yani dünyada Selefiliğin komünizm karşıtı projelerde kullanımında esas oyuncu Suudi Arabistan idi. Arap dünyasındaki askeri darbelerde, yönetimi vatanperver liderler alamasın diye Suudi paraları kullanıldı. Abdülnasır döneminde Suriye ile birlikte Arap Birliğine yönelik darbe Suudi parası ile gerçekleşti. Afrika ve Latin Amerika'daki projelerin finansmanında ve hatta Amerikan siyasetine yakın, kapitalizm yanlısı sağcı partileri seçimlerde Suudiler finanse etti ve ediyor. Dolayısıyla Suudilerin gerçek bir ortak gibi hareket ettiği ve Batı tarafından pek önemli görülen birçok rolü var. Özellikle bugün petrol fiyatlarını yükseltip düşüren de kendileri. En büyük üretici kendileri. Batı'daki ekonomik gelişmelere paralel olarak Trump kendilerinden petrol fiyatlarını artırma veya düşürmelerini talep eder, Suudiler de uygular. Sonuçta petrol fiyatlarını da Suudiler üzerinden kontrol ediyorlar. İşte Suudilerin önemi buradan geliyor.

 

Hasan Sivri: Türkiye'deki Yeni Şafak gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül, Emirliklerin prensi Muhammed Bin Zayed ve Suudi veliaht Muhammed Bin Selman'ın Türkiye'ye karşı savaş açtığını yazarak Arap âleminden bu iki prensi devirmelerini talep eden bir yazı yazdı. Bu yazı, Suudi ve Emirlikler subayları Tel Abyad, Menbic ve Kobane'de SDF yetkilileri ile bir araya geldikten sonra kaleme alındı. Yine biliyoruz ki Trump Suudilere “Suriye'de İran'a karşı kalmamı istiyorsanız ödeme yapmalısınız'' demişti ve bugün Suudiler ödeme yapıyor. Sizce Kaşıkçı cinayetinden sonra Türkiye ile arası gerilen Suudiler ve Emirlikler Türkiye'ye baskı peşinde mi yoksa İran'ı çıkarmak üzere ABD siyasetinin uygulayıcıları olarak rollerini mi oynuyorlar? Geçenlerde Koalisyon SDF ile bir anlaşma yaparak 2020'ye kadar 30 bin SDF üyesinin eğitileceğini duyurdu. Aynı sahadaki bütün bu gelişmeler neyi işaret ediyor?

 

Enis Nakkaş: Subayların gelişinden daha önemli bir şey var. Artık bazı bilgilerin açığa çıkması ile şunu gördük ki Emirlikler ve Suudiler, Barzani'yi Irak Kürdistan referandumuna teşvik etmişler. Irak Kürdistanı'nın ayrılması, Suriye'de bazı silahlı grupların desteklenmesinden daha tehlikeli görülüyordu. Daha ciddi gelişmelere yol açabilirdi. Suriye'deki silahlı grupları Suriye içindeki savaşın bir tarafı olarak görebilir ve tahlil edebiliriz ama Irak Kürdistanı Irak'tan ayrılsa idi bölgedeki ilk Kürdistan devletinin, jeo-politik anlamda İran, Suriye ve Türkiye'ye etkileri olacaktı.

 

 

Amerika'nın Suriye'de geleceği yok, Trump Suriye'den çıkacak

 

Hasan Sivri: Fakat tehlike olarak görülen bu gelişmeyi Kürtler de kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma hakkı olarak görüyorlar.

 

Enis Nakkaş: Evet bu başka bir mevzu. Ben jeo-politik anlamda, böyle bir durumun bölgeye olacak etkilerinden ve İran, Irak ve Türkiye'nin haritalarını değiştirebilme ihtimalinden bahsediyorum. Bu devletlerin bunu kabul etmediğini biliyoruz. Kürt sorununun nasıl çözüleceğini tartışmak başka bir konudur. Ayrılıp kendi devletlerini mi kurmalılar yoksa çözüm ayrılmadan mı olmalı tartışmasına dair de herkesin farklı bir görüşü var. Fakat Emirlikler ile Suudilerin Barzani'ye desteğinin sebebi, Kürt halkına olan sevgilerinden gelmiyor, yukarıda bahsettiğim jeo-politik etkiler ve istikrara vurulacak darbe hedeflenmektedir.

 

Suriye'nin doğusuna gelelim. Amerika'nın orada geleceği yok. Trump çekilecek. Suudiler Trump'tan kalmasını istediklerinde, bölgede rol sahibi olmak istediklerini de söylediler ve Trump'ın mali yükü üstlenme talebini kabul ettiler. Trump “2000-3000 özel kuvvet mensubu asker konuşlandırabilirim ama ben ödeme yükünü üstlenmem'' dedi. Suudiler tamam dediler ve ödemeleri başlattıklarında Suriye'ye subaylarını göndermeye ve daha çok çalışmaya başladılar. Müslüman Kardeşlere desteğinden dolayı Türkiye, bu ikilinin yani Suudiler ile Emirliklerin, Türkiye'ye karşı çalışacaklarını biliyor. Dolayısıyla Suriye-Türkiye sınırında Suudilerin ve Emirliklerin subayları dolaşmaya başlayınca bu Türkiye açısından tehlikeli addedilir.

 

Hasan Sivri: İdlib'e ve Türkiye'nin olası Fırat Doğusu operasyonuna bakalım. Türkiye'nin operasyonlarını ve Suriye topraklarına girişini nasıl okuyorsunuz? İdlip'ten Fırat Doğusuna kadar bir hat mı kurmak istiyor?

 

Enis Nakkaş: Ben Türkiye, ABD, Rusya veya herhangi bir dış güç ne istiyor demektense Kürtler ne istiyor derim. Misal niye IŞİD ile savaşlarını ABD aracılığıyla yapıyorlar? Neden IŞİD ile savaşlarını Rusya-Suriye desteği ile yapmıyorlar?

 

Hasan Sivri: Kürtler “Suriye devleti bize garanti vermiyor'' diyor.

 

Kürler çözümün anahtarı: ABD, Kürtlerin değil kendi stratejisi için çalışır

 

Enis Nakkaş: Bendeki bilgilere göre -ki o dönemde Şam'da idim ve durumu yakından izliyordum- Kürtlere ilk desteği veren ve onlara silah temin eden Suriye Ordusudur. Bu bir gerçektir. Amerikalılar, bunun ardından geldi. Burada kararı Kürtlerin kendisi verecek. Çünkü Amerika ile iş yapmak sadece Amerikan stratejisine hizmet eder. Kürtlerin stratejilerine hizmet etmez. Kimse beni, Kürtlerin Amerikalıları kendi stratejileri için “çalıştırabileceklerine'' inandıramaz. Amerikalılar kendi stratejileri için sadece Kürtleri değil birçok bölge ülkesini yanına alabilir. Kendisi ödeme yapıyor ve kendisi silahlandırıyor dolayısıyla kendi stratejisi işler, başkasının değil. Özellikle bugün Amerikancı Kürt grupların oluştuğunu görüyoruz. Şam'a, Suriye devleti ile görüşmeye giden Kürt heyetinden bazı isimler Kürt bölgelerine geri döndüklerinde Amerikancı gruplar tarafından gözaltına alındılar. Görüşmeler başladığı zaman Suriye devletine bağlı güvenlik ofisine operasyonlar gerçekleştirip yetkilileri öldürenler oldu. Bunların hedefinde ilişkiyi gerginleştirmek vardı. Bu grupların Amerikancı oldukları ve Amerikalılarla bu işleri gerçekleştirdikleri biliniyor. Bu da Kürt liderliğinin tüm gruplar üzerinde tam bir kontrolü olmadığını gösteriyor. Bir grup Kürt yetkili Şam ile görüşme yaparken bir diğer grup ilişkileri bozmaya çalışıyor. Bu kendileri için bir tehlike. Suriye devleti ile müzakere istiyorum diyen herhangi bir Kürt yetkiliye suikast bile gerçekleştirebilirler. Dolayısıyla Kürtler müttefiklerini seçmek durumunda. Amerikalılar oradan çıkacak. Bu açık. Amerikalılar orada kalıcı değil. Suriyeliyi ise Suriye'den çıkaramazsın. Orada kalıcı olan Suriyelidir.  

 

Amerika “İran çıkmadan buradan çıkmayacağım'' diyor. Sana şunu söyleyeyim: İran Suriye'den çıkmayacak. Amerikan varlığına rağmen Şam ile ilişkilerini güçlendirdi ve Lübnan Hizbullahı'na desteğini daha kudretli bir şekilde sürdürüyor. Bu da İsrail açısından bir tehlikedir. Fakat Amerikan varlığı, Şam'ın isteği ile orada bulunan İran'ın hareketlerini kesinlikle geriye götürmüş değil. Coğrafi olarak baktığımızda İran'ın Suriye'nin doğusuna ihtiyacı yok. Bazıları Irak ve Suriye arasındaki kara yolunun önemine dikkat çekiyor. Evet, bu karayolunun önemi askeri olmaktan çok ekonomik etkilerinden geliyor. Lübnan'daki direniş gruplarına askeri olarak ulaşmayan bir şey kalmadı. Her şey ulaştırıldı. Suriye neye ihtiyaç duyuyorsa getirildi. Suriye tank mı istiyor? Gemilerle Lazkiye limanına getirilip indiriliyor. Ruslar bugün yeni tanklar ve füzeler getiriyor. Yine deniz yoluyla geliyor. İranlılar da getirebilir. Sınır mevzusu ekonomik bir konudur. Sınır açılırsa ve konvoylar Irak'tan Suriye'ye ve Lübnan'a geçerse üç ülke için de ticari kazanımlar ve rahatlıklar olur. Ayrıca İranlılar, Amerikan güçlerinin yakınlarında -yani Irak ve Suriye'de- olmalarını uzakta olmalarına tercih eder. Herhangi bir çatışmada İranlılar, Amerikalıların uzakta bulunan ve ulaşamayacakları uçak gemilerinde değil sahada yanında pozisyon almalarının avantajlarını iyi okumakta.  Fakat bu durum ve Amerikan varlığı bölge ülkeleri ve halkları için bir tehlike. Bu durum krizi ve savaşı uzatıyor.

 

Kürtler bu durumda çözümün anahtarı. Suriye devleti açısından her şey müzakereye açık. Suriye'den, Amerikan koruması altında iken garanti alamazlar. Aksi halde bu Amerikan koruması altında bir şantaj şeklinde okunabilir. Suriyeliler, Amerika varken bu garantiyi vermez. Suriye, güneyde İsrail koruması altındaki Suriyeli Araplara da bu garantiyi vermedi.Deraa'da buna şahit olduk. Oradaki Araplara “İsrail korumasını terk edin sonra görüşelim'' denildi ve ardından çözüme ulaşıldı.

 

Hasan Sivri: İran'a yönelik, sert bir yaptırım süreci var. Nükleer anlaşmadan sonra ilişki geliştirilen Avrupalı şirketler de İran'dan çekiliyor. İran'da sokaklar ve halklar huzursuz. İran'dan göçler de arttı. İktisadi olarak olumsuz etkiler var ve dolayısıyla siyasi sonuçları olabilecek bir süreç görebiliriz.

 

Enis Nakkaş: Bugün uluslararası olmayan, yani sadece Amerikan kaynaklı yaptırımlar var. Yani İran'ın “dostları”, bir önceki uluslararası yaptırımlara katılmıştı ama bugün ABD kaynaklı yaptırım politikalarına katılmıyorlar. Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkeler İran ile çalışacağım diyor. Ama uluslararası yaptırım sürecinde onlar da İran ile çalışmıyordu, İran ile çalışmak yasaktı. Yine de uluslararası yaptırımların olduğu dönemdeki gibi etkileri olacağını varsayalım. İran o uluslararası yaptırım altında 7 yıl yaşadı ve kendine yetti. Dolayısıyla bugün ABD kaynaklı yaptırımların, Trump'ın hayal ettiği düzeyde bir etkisi olamaz. Trump'ın ne 10 yıl ne de 5 yıllık bir planı var. İki yıl daha yönetimde kalacak. Bir sene içinde İran'a diz çöktüremezse attığı adım başarısız oldu demektir. İranlıların nefesi uzun ve karşılarındaki Trump'ın nefesi ise kısa. İran'da rejimi değiştirmek istiyor ama yapamıyor. İran'ın bölgeye desteğini kesmek istiyor başaramıyor. Aksine İran'da yapılan konferansta İran açık bir şekilde, Gazze'nin “Geri Dönüş'' ayaklanmasındaki tüm yaralıların ve şehitlerin sorumluluğunu üstlendiğini ilan etti. Bu şu anlama geliyor. Bölgedeki direnişe desteğinin seviyesini artırıyor ve el yükseltiyor. Aynı şekilde Lübnan Hizbullahı'na da desteği azalmış değil aksine artmış durumda. Dolayısıyla Trump'ın adımı hedeflerine ulaşmada başarısız olacak.

 

 

Bölgede sorunlara bütünlüklü bir yaklaşım geliştirip tüm krizler için çözüm süreçleri başlatılmalı

 

Hasan Sivri: Suriye S-300 ile güçlendirildi. Bu adım, İsrail Rus uçağını düşürdükten sonra atıldı. Hafiz Esad'ın S-300'leri Gorbaçov'dan istediği ama olumsuz yanıt aldığına dair bir not da düşüldü geçenlerde. Bu adımın, İsrail karşısında Suriye açısından stratejik önemi nedir? Rusya'nın hedefi ne? Neden daha önce silahlandırmamıştı? Bu adım Rus uçağı düştüğü zaman bir öfke ile mi atıldı? Rusya İsrail'in bu “cüretini” bilmiyor muydu? Yoksa Rusya adımı atabilmek üzere böyle bir gelişmeyi mi bekledi?

 

Enis Nakkaş: Suriye, subaylarını S-300 sistemi üzerinde Suriye krizinden önce eğitmişti. Savaş başladığı zaman Rusya'dan S-300 almak yerine, Suriye ordusu içteki silahlı gruplarla savaşında yararlanabileceği silahlar aldı. Aynı zamanda askeri mühimmat ve zırhlı araç zararlarını karşılayacak bir anlaşma yaptılar. Tanklar, füzeler vesaire. Ardından Putin, S-300 ve S-400'leri konuşlandırdığı zaman bunun İsrail'i caydırıcı olabileceğini ve İsrail'in Suriye'yi vurmasını engelleyeceğini düşündü. Fakat İsrail, İran ve Hizbullah hedeflerini vuracaksa, bu Suriye ordusunun korunması mevzusundan daha farklı bir durum ortaya çıkarıyor. Rusya, Suriye ordusunu silahlı gruplara karşı silahlandırıyor ve ülkesini korumak için güçlü olmasını istiyorken İsrail'in Suriye ordusunu bombalamasını istemez. İsrail'in açıklamalarına bakılırsa İran noktaları vuruluyordu. Rus uçağı bu noktalar vurulurken düşürüldüğü için artık Suriye hava sahasının tamamı korunmak zorundaydı. Dolayısıyla, daha önce imzalanmış ama hayata geçirilmemiş anlaşma uygulandı. Yani yeni bir anlaşma yapılmadı. Bendeki bilgilere göre Suriyeli subaylar S-300 üstünde çok önceden eğitim görmüştüler. Son dönemde ise güncelleme diyebileceğimiz ve sadece 2 ay süren bir eğitimden geçirildiler. Aynı zamanda ağı modernleştirdiler. Bu modernleşme sırasında Ruslar Suriye'ye indi ve yine eğitim verdiler. Bugün Rusya'nın, Suriye'nin tüm kuvvetlerinin yeniden yapılandırılması ve inşa edilmesine dair bir kararı var. Aynı şekilde İran ile de Suriye kuvvetlerinin yeniden inşası için bir anlaşma imzalandı. İran'ın da silahları var. Suriye-İran ve Suriye-Rusya arasında iki ayrı anlaşma var. İki anlaşma da Suriye askeri kuvvetlerinin inşasına yönelik kararlar barındırıyor. Bu inşa süreci ciddi bir süreç olacak. Kendileri orduyu inşa ederken İsrail'in veya başkasının saldırılarına izin verilmeyecek.

 

Son söz olarak Türkiye'ye dair bir iki şey söylemek istiyorum. Türkiye'nin, bir önceki hedefleri arasında yer alan Suriye rejimini devirme planları tamamen başarısız oldu. Bugün Türkiye'nin Suriye'de yaptığı her şey, bana kalırsa Suriye krizinden yüzde yüz zararla çıkmama çabasıdır. Türkiye, silahlı grupları Suriye rejimine karşı destekleme ve Suriye rejimine karşı bir pozisyondan, Soçi ve Astana sürecinin katılımcısı bir pozisyona geldi. Siyasi uzlaşıda yer almak istiyor. Suriye'de siyasi uzlaşıya iştirak etmek isteyen, bölge bütünündeki diğer uzlaşılara da iştirak etmeli. Bana göre bu katılım, bölgenin geleceğini bütünlüklü olarak çalışmak üzere açılacak kanallarla gerçekleştirilmeli. Sadece Suriye süreci ile ilgilenen Soçi ve Astana süreçleri dışında, bütünlüklü süreçler başlatılmalı. Çünkü bölgedeki krizlere bütünlüklü ve çözüm hedefli bakış açısı, herkesi rahatlatacaktır. Böyle bir süreci bölgesel işbirliği ve güvenlik düzeyine de çıkarabiliriz. Herkesi her anlamda rahatlatacak bir süreç olabilir. Bunu “Ölüden diriyi çıkarma'' şeklinde isimlendirebiliriz. Bütün bu çatışmalardan ve krizlerden canlı bir şey çıkarabiliriz. Bölgesel işbirliği organizasyonu kurup Kürt sorunundan diğer tüm sorunlara kadar bütünlüklü ve herkesin iştirak ettiği, belki de Rusların da olmadığı bir süreç niye başlatılmasın? Açılacak iletişim kanalları ile bütün bu savaşlardan ve krizlerden çıkışların yolu aranabilir. Böyle bir organizasyon sorunları çözmekle kalmaz bölgeyi ve halklarını kalkındırır.

 

 

Hasan Sivri/medyasafak.net