“Şeb-i Arus”



ID:38680
Yayınlanma:
23 Ara 18

"Sanat itibarıyla, Mevlana’nın Mesnevi’sinde ana tema olarak dinin, İslam’ın evrensel ilkeleri, kendisine ait benzetmeyle pergelin sabit ayağını; insan, toplum, kültürler, tarih, doğa, evren ve bütün bunlarla ilgili çağın bilgi ve bilimleri ise değişen ve dönen ayağını temsil ederler. Bir başka ifadeyle, Mevlana’nın şiiri, sanatı, dinin evrensel ilkeleri bağlamında insanın, insan olarak serüvenini simgeler aracılığıyla anlatma “oyunu”dur."

Ölümünü “düğün” (arus) şeklinde tanımlayan ve çeşitli vesileler ile verilen lakapları ad olan Mevlana Celaleddin-i Rumi (d. 30 Eylül 1207, ö. 17 Aralık 1273)*’nin 745. ölüm yıldönümü, yaptığı tanıma uygun olarak “Şeb-i Arus” başlığı altında yadedilmekte, kısacası kutlanmaktadır. Bu kutlamalar devletin ilgili kurumlarının katılımı ve destekleriyle “resmi” bir niteliğe de dönüşmüştür. Bu kutlamaların yapıldığı belli günler dışında Mevlana adı ve başta Mesnevi olmak üzere eserleri, yüzyıllardan beri toplumumuzun genel ve yaygın kabulüne mazhar olagelmiştir. Genel ve yaygın kabul gören bu tür eserlerin anlaşılışları, asıl muhtevalarının farklı kavranmaları, yorumlanmaları ve değerlendirilmeleri gibi bir takım sakıncaları beraberinde getirebilir getirmiştir de. Ancak gerek Mevlana, gerekse eseri mesnevi üzerinde, onun asıl kimliği ve muhtevaları konusunda ciddi nitelikte bir sakıncaya kaynaklık ettiği, sanıyorum söylenemez. Belki, takdir, değerlendirme gibi iyiniyetli yaklaşımlarda, övgülerde, beğeni ve hayranlık duygularında bazı aşırılıkların ifade edilmeleriyle karşılaşılabilir. Bu durum, Mevlana ve Mesnevi’yle değil, bunları anlayan ve okuyan ile ilgili bir özellik olarak görülmelidir.

***

Öncelikle belirtilmesi gereken husus, Mevlana’nın bir şair, bir sanatçı olduğudur. Sanatının, şiirinin ana teması dinin, yani İslam’ın kavranışı, algılanışı, anlatım biçim ve üslubu (Mesnevi tarzında oluşu), kendine özgü bir sanata dönüştürülebilmesidir. Nitekim, ifade edilen, ortaya konulan bir takım dini konular, ilgili oldukları alanların bilim adamlarınca farklı görüşler şeklinde ortaya konulup tartışılmışken, Mevlana ve Mesnevi’de benzer bir ele alış ve tartışma tarzına gerek duyulmamıştır. Kuşkusuz, bu tür konular üzerinde Mevlana, kabul ettiği bazı görüşleri ifade etmektedir, ama bunların daha farklı anlaşılabileceğini, sanatın imkanlarıyla sunmaktadır. Bu sanatın genel ve yaygın olabilme imkanından beslenmektedir. Dolayısıyla herhangi bir konudaki farklı anlayışı, yine sanatın ölçüleri içinde, bir başkası bütünüyle farklı biçim ve üslupta dile getirebilir. Ancak tartışma, değerlendirme, yorum, her halükarda sanatın sınırları içinde ve onun imkanları ölçeğinde olmak şartıyla.

***

Sanat itibarıyla, Mevlana’nın Mesnevi’sinde ana tema olarak dinin, İslam’ın evrensel ilkeleri, kendisine ait benzetmeyle pergelin sabit ayağını; insan, toplum, kültürler, tarih, doğa, evren ve bütün bunlarla ilgili çağın bilgi ve bilimleri ise değişen ve dönen ayağını temsil ederler. Bir başka ifadeyle, Mevlana’nın şiiri, sanatı, dinin evrensel ilkeleri bağlamında insanın, insan olarak serüvenini simgeler aracılığıyla anlatma “oyunu”dur. “Oyun” nitelemesini, sanatın soyut olanı somut düzleme taşıyabilme imkan ve gücü temelinde kullanıyorum. Nitekim Mesnevi’de, söz konusu evrensel ilkeler (adalet, özgürlük, sevgi, dostluk, vefa vb), insan, toplum, doğa, evren, tarih, kültür, ahlak vb gibi gerçeklikler yoluyla somut düzleme aktarılmaktadır. Sözgelimi somutlaştırmak için başvurulan hikayeler, ilerledikçe, birbirini kesen, iç içe geçen, üst üste binen birer oyun örgüsüne dönüşürler, ama mutlaka evrensel bir ilkenin somut anlatımı örneği olurlar. Mesnevi’deki biçim ve üslubu, yani anlatım tarzını, çağdaş roman ve hikayelerde kullanılan “bilinç akışı” tekniğiyle ilişkilendirmenin pek yersiz olamayabileceğini düşünüyorum. Bazı hikayelerimde bu anlatım tekniğine baş vururken, aklımda Mesnevi’nin saklı bulunduğunu düşünegeldim. Woolf’tan çok Faulkner’ın, DosPassos’un, Mesnevi’nin anlatımına yakın durduğunu değerlendiriyorum.

***

Mevlana ve Mesnevi’nin, özellikle Orta Asya ve çevresiyle Anadolu ve Balkanlar’da genel kabul görmesi, Türklerin İslam kavrayış ve algılayışındaki kendine özgülükle doğrudan bağlantısı vardır. Arap ülkelerinde yeterince kavranılmaması (öyle sanıyorum), İslam’ın evrensel ilkelerini kavrayış farkından kaynaklanıyor olabilir. Bu edebiyat tarihçilerinin araştırması gereken bir sorun olabilir. Ne olursa olsun, Mevlana ve Mesnevi, bizim kültürel kimliğimizin kurucu kaynakları arasında özgün bir yere sahip olduğudur. Çağımızda izleyicisi olarak Sezai Karakoç şiirini düşünmek istiyorum.

* Prof. B. Füruzanfer: Mevlana Celaleddin, çev. Ferudun Nafiz Uzluk, MEB Yayınları, İstanbul 1997, s. 63 vd.