Yazarlar İnsana bakmak



ID:38842
Yayınlanma:
28 Ara 18

" Birine verilen aşırı önem, diğerinin tepkisine yol açmaktadır. Birinin kendince kurduğu yapıyı veya sistemi diğeri kendi varlığı için bir tehdit olarak görüp, yıkmayı amaç haline getirmektedir. Birinin sınırlandırıcı gücü karşısında daralırken, diğerinin sınırsızlığa savuran itkileri içinde dağılıp gidilmektedir. Dolayısıyla insanı, gerçeği, hakikati, hayatı, toplumu, siyaseti ve devleti hayal etme yetisinin dengeleyici imkanı açısından algılayıp kavrama noktasına getiremiyoruz."

“Varoluş” olgularını birer çatışkı (dikotomi) verileri olarak alan Sartre’ın “Varoluşçu” felsefesi, “varlık”a karşı “oluş”u öncelediği için, insanın varoluşu sürecinde “başkaları cehennemdir” önermesine dayanmak istemiş olmalıdır. Ama bu aynı zamanda, insanın varoluşunu “özgürlük”e dayandırdığı için, bir zorunluluğu da içerir: İnsan “özgür olmak zorundadır.” Peki, özgürlüğünü gerçekleştirmek zorunda olan insan, bunu hangi yeti ve gücüne dayandırmalıdır? Bu noktada Sartre, Descartes’çı anlamda “akıl”a eğilim gösterir gibi olurken , “oluş”u öncelediği, yani “varlık”ı kuranın “oluş” olması gerektiğini düşündüğü için, kaçınılmaz bir şekilde çatışkıya düşer. “Özgürlük Yolları” üst başlığı altında topladığı çeşitli romanlarında “varlık” ile “oluş” arasında salınıp durur. Buna rağmen özgürlük kurumaz bir ırmak kaynağı gibi hayatı besler, zenginleştirir, çoğaltır. Ne var ki, “varlık” gibi sabit bir olgu yerine, “oluş” gibi kestirilemeyen bir sürece bağımlı kılındığı için, düşüncesinin onu Marksizm’e savurduğu görülmektedir. Ancak, özellikle Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetiyle gittiği Rusya’da “Sovyet” sisteminin, felsefi olarak ilgi duyduğu Marksizm’le anlamlı bir ilişki içinde olmadığını fark edecektir. Bu da onu, Avrupalı Marksistler ile farklı düzlemde tartışmaya, bir ölçüde çatışmaya zorlayacaktır.

Bir anlamda insan denilen varlığı kavramaya yönelindiğinde, akıl ve duygu yetilerini hesaba katmak bir zorunluluktur. Bu iki yeti hakkında olumlu ya da olumsuz birçok görüş, düşünce, değerlendirme ve yorum yapılabilir, yapıla gelmiştir de. Hele birini yücelteyim derken, ötekini yermek, en uç noktalara savrulmayı kaçınılmaz olarak getirir.

Akıl ve duygu yetilerinin birlikte ele alınıp kendi imkan ve zaaflarını yaklaşık olarak tesbit ettikten sonra, her ikisinin birbirini destekleyici dengesini sağlamak mümkün gözükebilir. Ama bu dengenin sağlanması, ister istemez birçok sorunu beraberinde getirir. Yukarıda örnek olarak işaret ettiğimiz Sartre’in varoluşçuluğu, bu tür sorunların sergilenmesini çarpıcı bir şekilde roman, deneme ve tiyatro eserlerinde ortaya koyar. “Başkaları cehennemdir” derken, hemen yanı başında “özgür olmaya mahkumuz” önermesiyle insanın iki yetisini işaret eder. Ama bunlar arasındaki anlamlı bağın nasıl kurulacağına tam karar veremez.

Demek ki, akıl ve duygu yetilerinin işlemesinde belli bir dengenin kurulması, en azından sezgisel yoldan imkan dahilinde görülmektedir. Bu imkanı kullanabilme potansiyelini, şimdilik “hayal etme” şeklinde nitelendirelim. Elbette gündelik dilde ve mecazi anlamlarda kullanılmasını bir tarafa bırakarak, “hayal etme” potansiyeli, nirengi noktası olabilir. Bir tarafta, akıl yetisinin yetkili olduğu alanın sınırlandıran çizgisinin aşılmasını sağlayabilirken, diğer taraftan duygu yetisinin sınır tanımaz gözüken alanına belirli bir çizgi çekmede işlevsel kılınabilir. Fakat kritik nokta da burada ortaya çıkmaktadır. Yani denge sağlanmak istenirken salt akıl veya salt duygu yetilerinden birine ağırlık vermek suretiyle, birinin diğerinin üzerinde egemenlik kurmasını amaç edinmemek gerekir. Her iki yetinin imkan, mahiyet ve niteliklerini kendi bağlamlarında işletirken, hayal etmenin her ikisine de sınırlarını belirtici bir rol vermek unutulmamalıdır.

Öyle görünüyor ki, biraz yalap şalap, ya akıl yetisini, ya da duygu yetisini baskın bir şekilde kullanmaktan rahatlık ve hoşnutluk duyuyoruz. Birine verilen aşırı önem, diğerinin tepkisine yol açmaktadır. Birinin kendince kurduğu yapıyı veya sistemi diğeri kendi varlığı için bir tehdit olarak görüp, yıkmayı amaç haline getirmektedir. Birinin sınırlandırıcı gücü karşısında daralırken, diğerinin sınırsızlığa savuran itkileri içinde dağılıp gidilmektedir. Dolayısıyla insanı, gerçeği, hakikati, hayatı, toplumu, siyaseti ve devleti hayal etme yetisinin dengeleyici imkanı açısından algılayıp kavrama noktasına getiremiyoruz. Gibi geliyor bana.