Sanatın amacı ve iktidar



ID:39782
Yayınlanma:
23 Oca 19

"Deyim yerindeyse sanatın “iktidarı”nı kendi siyasi iktidarlarının rakibi olarak değerlendirip onun gücünü kullanmışlardır. Sanatın varlığını ifade eden Nef’i’yi sahnenin dışına atmışlardır. Ancak ifade edilir niteliğe bürünen sanatın varlığı, Nef’i’nin varlığını kendi mahiyetine alarak, ölümüne rağmen onu koruyup yaşayan bir varlık dünyasına taşımıştır."

Gerçi sanatın “amacı” konusu bir sorun olarak görülmekle birlikte, üzerinde açık ve belirgin bir uzlaşmaya varıldığını söylemek pek mümkün görülmemektedir. Sanatın, bir insani olgu olarak varlığı konusunda aşağı yukarı kabul edilmiş, en azından kabul edilebilir nitelikte görülen uzlaşma durumu, sanatın varlığına bir “amaç” yüklenmek istendiğinde, bir kuşku, en azından bir tereddüt tavrı kendini hissettirmektedir. Çok açık ifade edilmesi pek kolay olmamakla birlikte, sanata bir amaç izafe etme, onun mahiyetinin zorunlu niteliğinin bir gereğinden ziyade, dıştan bir irade ya da gücün istemlerinin bir gereği olarak eklemlenen bir unsur şeklinde nitelendirileceğidir. Bu ve benzer yaklaşımlara karşılık olabilir düşüncesiyle ileri sürülen ya da sanatın mahiyetini açıklama çabasının bir yansıması olan şöyle bir önerme ortaya konulmaya çalışılmıştır: Sanatın amacı, aslında onun varlık nedeni sayılması gereken estetik durumdur. Bu ise, son çözümlemede “güzel” ve “güzellik” ikileminde düğümlenir. Fakat bu iki çıkarım, yine de sanatın mahiyetini açıklamaktan çok, onu belli bir anlayış temelinde anlama ve yorumlama çabasının bir gereği olarak düşünülebilir. Bununla birlikte, hangi açıdan yaklaşılırsa yaklaşılsın, sanatın varlığını insanın kavrayış düzeyine çıkarmada “güzel” ve “güzellik” çıkarımları belirleyici bir işlev üstlenmekten geri kalmamaktadır. Ancak, bu noktada, “güzel” ve “güzellik” nitelimleri, sanatın varlığını da adeta soğurur şekilde bir başka soruna dönüşmektedirler. Sanat felsefelerine ve sanat tarihine bakıldığında bu durumu açıkça gözlemlemek mümkün olabilmektedir.

İki örnek üzerinde irdelemede bulunmanın açıklayıcı olabileceği varsayılabilir.

Birincisi Nef’i. Edebiyat Ortamı dergisinin Ocak-Şubat 66. sayısında verdiği ve Mücahit Kaçar’ın hazırladığı “Övgü ve Yerginin Zirvesindeki Şair: Nef’i” Eki’nde şu bilgiye bakalım: “Ancak, sultanın bütün ihtarlarına rağmen hiciv söylemekten vazgeçmeyen, bu yüzden sık sık görevlerinden (ki küçük memuriyetler olan) azledilen Nef’i, başta Sadrazam Bayram Paşa olmak üzere devlet adamlarını da ağır bir şekilde hicvetmeye başlayınca padişah tarafından da korunmamış ve 27 Ocak 1635 tarihinde boğdurularak cesedi denize atılmıştır. Bazı kaynaklarda Nef’i’nin Sultan IV. Murad hakkındaki bir hiciv şiirinden dolayı idam edildiği de kayıtlıdır. Kendisinin ölümü için yazılan tarih şiirlerinde de sivri dilinden ve hicivlerinden dolayı öldüğüne (daha doğrusu öldürüldüğüne) özellikle dikkat çekilmektedir.” (agm, s. 14.)

Nef’i, sanatçı olarak, sanatın varlığı gereği hareket etme durumundayken, başta Sultan IV. Murat olmak üzere diğerleri, kendi varlıklarının gereğini adeta bir “amaç” olarak Nef’i’nin sanatı ifade etmesine bir unsur şeklinde yüklemek çabası içinde olmuşlardır. Deyim yerindeyse sanatın “iktidarı”nı kendi siyasi iktidarlarının rakibi olarak değerlendirip onun gücünü kullanmışlardır. Sanatın varlığını ifade eden Nef’i’yi sahnenin dışına atmışlardır. Ancak ifade edilir niteliğe bürünen sanatın varlığı, Nef’i’nin varlığını kendi mahiyetine alarak, ölümüne rağmen onu koruyup yaşayan bir varlık dünyasına taşımıştır.

İkinci örnek Alman yazarı Wolfgang Borchert (1921-1947)’tir. Heinrich Böll onun hayat ve sanatını şu şekilde özetler: “Yirmi yaşındaki asker Borchert’in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkum edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede kaldıktan sonra (burada, o zamanın tıbbi bilgisi içinde teşhis edilemeyen karaciğer rahatsızlığına yakalanır) hayatı bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler’le ve savaşla ilgili düşüncelerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden ödeyeceğini bilmek!

“Borchert’in hayatı bağışlanmıştı ama böylesi durumlarda af, dikta düzeninin o zalim kaprislerinden başka bir şey değildi. Nitekim Scholl kardeşler de yirmi yaşlarındaydı, ama hayatları bağışlanmamıştı. Daha sonraları Borchert, yirmi dört yaşındayken anlattığı birkaç fıkra yüzünden bir kez daha içeri tıkıldı. Yirmi dört yaşındaki Borchert’in fıkralarından öç alınmak üzere düzmece hukuk mekanizması tümüyle harekete geçirilmişti. İşte böylesine alıngan oluyor dikta yönetimleri.(…) Savaş koptuğunda Borchert on sekiz, bitiminde ise yirmi dört yaşındaydı. Savaş ve zindan hayatı sağlığını mahvetmişti, üstünü de savaş sonrasının açlık yılları tamamladı ve Borchert 26 Kasım 1947’de yirmi altı yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Yazmak için topu topu iki yıl gibi bir zaman ele geçirebilmiş, bu süre içinde Azrail’le yarışırcasına durmadan yazmıştı. (…) savaştan sonra tarihsel memnuniyetin paslı giysisine bürünen sağ kalanların yüzlerine, aralarında yer aldığı savaş kurbanlarının söylemediklerini bağırarak söyleyeceği ve miskinliklerinin, kayıtsızlıklarının ve bilgeliklerinin düzmeceden ve bütün o cilalı laflarının katıksız yalanlardan başka bir şey olmadığını yüzlerine haykıracağı kısa bir zaman bağışlanmıştı kendisine.” (Wolfgang Borchert: Ama Fareler Uyurlar Geceleri, Çev. Kamuran Şipal, İkinci Baskı, YKY, İstanbul 2018, s. 9-10)