Yakan ateş ve bilme



ID:40537
Yayınlanma:
14 Şub 19

“Muhammedçi hataya istenildiği kadar utanç verici bir isim olarak sapkınlık veya tiksinti verici bir isim olarak putataparlık adı verilsin, ona karşı eyleme geçmek, yani yazmak gerekir. Fakat Latinler ve özellikle de Modernler, antik kültürün yok olduğu şu sıralarda, eskiden çok dil bilen havarilere hayran olan Yahudilerin sözüne uygun olarak, doğdukları ülkeninkinden başka dil bilmemektedirler. Bu nedenle ne bu hatanın büyüklüğünü anlayabilmiş ne de yolunu tıkayabilmişlerdir..."

Mezopotamya ya da daha geniş anlamda Akdeniz havzasının uygarlığın dölyatağı olduğu şeklindeki tanımlama bir yönüyle doğrudur, denebilir. Bu tanımda mekân olarak alınan Akdeniz kavramına verilen anlam ya da yorumun önemli bir yeri olduğu belirtilmelidir. Nitekim tarih alanında köklü bakış açıları getiren Annales Ekolü’ne mensup, bir anlamda kurucusu Braudel, Akdeniz kavramını doğuda Hint ve Çin’i, batıda Afrika ve kuzey Avrupa’yı da kapsayıcı biçimde tanımlar. Fakat üst üste katlanan birçok uygarlığın, dar anlamıyla deniz olarak Akdeniz bağlantılı ortaya çıktığı rahatlıkla ileri sürülebilir. Burada birbirini izleyen uygarlıkların, adları farklılık gösterse de gerçekleşmiş olan birikimlerinin ortak özellikler taşıdıkları söylenebilir. Bu bakımdan, bazı uygarlık tarihçileri veya düşünürler uygarlığın aslında tek olduğunu, farklı adlandırmaların uygarlığın mahiyetiyle ilgili olmadığını, taşıyıcıları bakımından düşünülmesi gerektiğine dikkat çekmek isterler. Bu tartışmanın anlamsız olduğu hemen ileri sürülmemelidir. Ancak, uygarlık kavramından hareketle uygarlık taşıyıcılarının farklı, bazen de karşıt varlık ve niteliklerini göz ardı etmemek gerekir.

***

Bu bağlamda, asıl mekânı Akdeniz olmak üzere Hellen-Roma, onun mirasçısı olarak bugün Batı denilen uygarlık ile İslam uygarlığı arasında, en azından ilke bakımından açık bir farkın bulunduğunu söylemek yerinde olur. Yaklaşık sekizinci yüzyıldan itibaren kademe kademe Akdeniz havzasına yerleşen Müslümanların aynı zamanda İslam uygarlığını kurmaya başladıkları söylenebilir. Bu durum Avrupa bakımından kendi içine kapanma, özellikle doğuyla olan bağlantılarının köklü bir dönüşüme uğratılması anlamına gelir. Nitekim Avrupa uzun bir dönem, kendi içine kapanmanın sonucu olarak düşünce alanından siyasi, toplumsal, iktisadi ve askeri alanlara kadar farklı arayışlara yönelecektir.

***

Söz konusu kendi içine kapanmışlıktan çıkmak için öncelikle askeri alana başvurduğunu, yüzyıllarca devam ettirilen Haçlı Seferleri’nde görmek mümkündür. İşte bu çerçevede, köklü bir dönüşüme yol açacak girişimin ilk adımını Cluny Başpiskoposu Pierre’in attığını, Annales Ekolü’ne mensup Ortaçağ tarihçisi Jacques Le Goff  “Ortaçağda Entelektüeller” adlı çalışmasında ileri sürmektedir (ç. Mehmet Ali Kılıçbay, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Basım, 2017 İstanbul). Cluny Başpiskoposu, “reconquista”nın ilerleme sürecinde manastırları denetlemek üzere İspanya’yı ziyaret eder. Şu görüşe varır: “Müslümanları askeri alanda değil de entelektüel alanda yenmek gerektiği”ni ilk olarak ifade eder. Hareket noktası, “Onların öğretilerini çürütmek için, bu öğretiyi bilmek gerekir.”  Le Goff, bu düşüncenin ortaya konulmasını “Haçlı Seferleri çağında cüretkârlık” olarak yorumlar (age. S. 22). Cluny Başpiskoposu düşüncesini kayda da geçirmiştir:

***

 “Muhammedçi hataya istenildiği kadar utanç verici bir isim olarak sapkınlık veya tiksinti verici bir isim olarak putataparlık adı verilsin, ona karşı eyleme geçmek, yani yazmak gerekir. Fakat Latinler ve özellikle de Modernler, antik kültürün yok olduğu şu sıralarda, eskiden çok dil bilen havarilere hayran olan Yahudilerin sözüne uygun olarak, doğdukları ülkeninkinden başka dil bilmemektedirler. Bu nedenle ne bu hatanın büyüklüğünü anlayabilmiş ne de yolunu tıkayabilmişlerdir. Bu yüzden kalbimi alevler sardı ve tefekküre daldığımda bu ateş beni yaktı. Doğru yoldan bu sapışın nedenlerini Latinlerin bilmemelerine ve buna direnme çareleri konusundaki cehaletlerine öfkelendim; çünkü kimse cevap vermiyordu, çünkü kimse bilmiyordu. Bunun üzerine, bu zehrin dünyanın yarısından fazlasını ağulamasına yol açan Arap dili konusunda uzmanlar aradım. Onları dua ve para sayesinde, bu bedbahtın tarihi ve öğretisi ile Kur’an denilen yasasını Arapçadan Latinceye çevirmeye ikna ettim. Ve çevirinin aslına uygunluğunun tam olması ve hiçbir hatanın tam anlamamızı engellememesi için, Hıristiyan çevirmenlerin yanına bir de Müslüman kattım. İşte Hıristiyanların adları: Kettenli Robert, Dalmaçyalı Hermann, Toledolu Pedro; Müslüman’ın adı Muhammed idi. Bu takım, bu barbar halkın kütüphanelerini dibine kadar araştırdıktan sonra, Latin okuyucular için yayımlanan kalın bir kitap ortaya çıkardı. Bu çalışma İspanya’ya gittiğim ve orada muzaffer İspanyalar imparatoru senyör Alfonso’yla görüştüğüm yılda, yani milattan sonra 1142 yılında yapıldı.” (age, s.23)

***

O günden bu güne Batı bakımından ne değişti ve Müslümanlar bakımından neden değişmedi? İktidar ve oyuncularının oyunundan başka?