İslam ve İbadet İmam Ali'nin -as- Kutlu veladet yıldönümü



ID:41765
Yayınlanma:
19 Mar 19

Resul-i Ekrem hz. Muhammed –saa- hz. Ali’nin -as- çeşitli faziletlerini anlatmak için şöyle buyuruyor: Her kim Adem’in ilmi, Nuh’un takvasını, İbrahim’in sabrını, Musa’nın haybetini ve İsa’nın ibadetini görmek istiyorsa, Ali b. Ebutalib’e baksın.

 

13 Recep Amm-ul Fil 30. yılında beşeriyet tarihinde eşi benzeri yaşanmamış ve yaşanmayacak bir olay yaşandı. O günde hz. Ali -as- Allah'ın evi Kabe'de dünyaya geldi.

Şâh-ı merdân, şir-i Yezdân, ya Ali

Rükn-i imân, rûh-i Kur’ân, ya Ali;

Gördü Âdem, sonra âlem nûrunu

Ahmed’in nûruyla her an, ya Ali;

Her nebîden, her velîden, aşkına

Aldı Rahmân, ahd-ü peymân, ya Ali;

İlk gününde, öz evinde, Hak seni

Evvel-âhir, etti mihmân, ya Ali;

Ey velâyet şemsi doğduğun zaman

Başka nurlar oldu pinhân, ya Ali;

Hakkı bulsun, tâlib-i sâdık diye

Seni Sübhân, kıldı mizân, ya Ali;

Ruz-i mahşerde ederken ictimâ

Cümle cinn u cümle insan ya Ali;

Cenneti nârı bölen sensin o gün

Sana muhtaç dost o düşman ya Ali.

 

Ali İbn-i ebi Talib, insani adaletin parlayan güneşi, Resulullah'ın amcaoğlu ve damadı, vasi ve halefinin mübarek veladeti, tüm İslam dünyasına ve siz kıymetli dinleyicilere kutlu olsun.

Bugün Hicri kameri 13 Recep günü Nevruz bayramının eşiğinde, engin denizler gibi çeşitli boyutlarda ele alınabilecek bir kişiliğe sahip olan hz. Ali'nin -as- kutlu veladeti gününü idrak ediyoruz.

Nevruz Bayramı ve Bahar'ın gelişini bu kutlu veladet ile eş zamanlı olmasını hayırlara vesile olmasını dileyerek sohbetimizi o hazretin baharla ilgili sözleriyle açmak istiyoruz.

Şâh-ı merdân Ali -as- baharı şöyle tanımlıyor:

Ve yeryüzü güzel bağlarla herkesi mutluluğa ve neşeye davet ediyor, ve ince gül yaprakları ile giydiği elbisesi ile her seyirciyi hayretlere düşürüyor ve güzel süslemeler ile kendini bezeyerek her görücüyü neşelendiriyor.

İmam Ali yeşilliklere bakmanın tedavi edici ve mutluluk getiren, insanı varlık dünyasının hayret uyandıran gizemlerine sevk ettiği bir olay olduğunu belirterek şöyle buyuruyor: Günah işlenmeyen her gün bayramdır.

 

Hicretten 23 yıl önce, Fil Yılı olarak bilinen Amm-ul Fil 30. Yılının Recep ayının 13. gününde insanlık tarihinde eşi benzeri yaşanmayan bir olay yaşandı. Bu mübarek günde hz. Ali -as- Kâbe’de dünyaya geldi. Muhterem babası Abdul-Menaf’ın oğlu ve Resulullah’ın –saa- amcası Ebu talib ve saygıdeğer annesi ise Fatıma bint Esed’dir; bu yüzden hem anne ve hem baba tarafından Haşim oğullarındandır.  

İmam Ali (a.s) hicretten 23 yıl önce, Fil yılının 30. yılı’nda Recep Ayı’nın 13’ünde Hz. Ali’nin -as- Kâbe’de dünyaya gelmesini, Seyyid Murtaza, Şeyh Mufid, Kutbu Ravendi, İbn Şehraşub gibi Şii âlimleri ve Hâkim Nişaburi, Hafız Genci Şafii, İbni Cevzi Hanefi, İbni Sabbağ Maliki, Halebi ve Mesudi gibi Sünni âlimleri tevatür haddinde belirtmişlerdir.

Nitekim Muhammed Maliki bu konuda şöyle diyor:

«وُلِدَ بِمکَّةَ الْمُشَرّفَةَ داخِلَ بَیْتِ الْحَرامِ فی یَوْمِ الْجُمعَةِ الثَّالِثَ عَشَرَ مِنْ شَهْرِاللّه ِ رَجَبِ سَنَةِ ثَلاثینَ مِنْ عامِ الْفیلِ... وَلَمْ یُولَدْ فِی الْبَیْتِ الْحَرامِ قَبْلَهُ اَحَدٌ سِواهُ، وَهِیَ فَضیلَةٌ خَصَّهُ اللّه تَعالی بِها اِجْلالاً لَهُ وَاِعْلاءً لَمَرْتَبَتِهِ وَاِظْهارا لِکَرامَتِهِ؛

Ali, Mekke’de Allah’ın evinin içinde Allah’ın ayı Receb’in 13’ünde Cuma günü Fil Yılı 30 yılında dünyaya geldi… ondan önce kimse Allah’ın evinde dünyaya gelmemişti ve bu veladet yüce Allah’ın onu onurlandırmak ve rütbesini yükseltmek ve büyüklüğünü göstermek için Ali’ye -as- özel olarak verdiği bir fazilettir.

Hakim Nişaburi de bu konuda şöyle diyor: Ali’nin Kâbe’nin içinde doğması bize tevatür haddinde ulaşmıştır. Şimdiye kadar kimse bu fazilete erişmemiştir.

 

Kâbe’de doğmak, hem de duvarının yarılarak Fatıma bint Esed’in içeri girerek dört gün boyunca orada kalması ve ardından kucağında bir bebekle Kâbe’den çıkması ise bu insanın şahsiyet ve makamını gözler önüne seriyor.

Fakat hz. Ali -as- ilerideki yıllarda kendi davranışı, adaleti ve hayat tarzı ile buna şayesteliğini ispatladı. Hz. Ali -as- Resulullah’ın –saa- terbiye mucizesi olarak bilinir. Zira o hazret, Resul-i Ekrem’ın –saa- nefesi ve ciğer paresi idi, Ali hz. Muhammed’in –saa- kardeşi, damadı, ve vasisi idi ve Nebiyyi Ekrem o hazreti ilim ve hikmet kapısı tanıtarak şöyle buyurmuştur:

أنَا مَدینَةُ العِلمِ وعَلِیٌّ بابُها، فَمَن أرادَ العِلمَ فَلیَأتِ الباب‏؛ 

Ben ilim kentiyim ve Ali onun kapısıdır. İlim isteyen (bu) kapıdan girmesi gerekir.

Bir başka yerde de şöyle buyurmuştur:

«أَنَا دَارُ الْحِکْمَةِ وَ عَلِیٌّ بَابُهَا

Ben hikmet evi ve Ali o evin kapısıdır.

Aslında hz. Ali’nin -as- şahsiyeti, her biri bir insanı kemale ve erdemliğe ulaştırabilecek vasıfların bir arada toplanması idi. Hz. Ali’nin Allah’a tapmak ve ibadette yüce Rahman’ın en iyi kulu olması ise o hazretin en güzel manevi özelliğidir. Hz. Ali, Resulullah’ın (saa) dua fısıltılarını duymuş, onun halvetinde yüce Allah’a yakınlığı ve ünsiyetini idrak etmişti. Ve bu yüzden İslam’a iman eden ilk insan olarak vücudunun her zerresi ise Allah’a ibadet ve aşk ile dolup taşırken, Allah’ın rızası ve O’na yakın olmak için adım atıyor, Allah’ın tapmaya layık olduğu için O’na kulluk ediyordu.

Emir-ül Müminin hakikat okyanusunda kendini tıpkı bir dalga gibi gark etmiş, tüm hareket, düşünce ve davranışları onun hakikati aradığından haber veriyordu, öyle ki Resulullah –saa- muhaliflere karşı “Ali’yi serezeniş etmeyin zira o İlahi zatın hayranıdır.” diye buyurmuştur.

Sabır ve affetmekte Hz. Ali her kesi geride bırakmıştı. O hazretin bu özelliğinin en bariz örneği ise Cemel savaşında ve başta Mervan b. Hekem ile Abdullah b. Zubeyr olmak üzere düşmanlara karşı davranışıdır. İmam bu savaşta muzaffer olmasına rağmen düşmanlarını affetti; savaşa katılanlar ve Basra halkının hiç birini cezalandırmadı. O hzretim münadisi kentte dolaşarak” Meydandan kaçanların hiç biri takip edilmeyecektir. Yararlılara dokunulmaycaktır ve hiçbir esir öldürülmeyecektir ve silahını yere bırakan ise güvendedir” şeklinde halkı bilgilendirdi. Emir-ül müminin tıpkı Resulullah’ın –saa- Mekke fethinde davrandığı gibi davrandı.

Sıffin  savaşında da Şam halkı önce o hazret ve yarenlerine suyu kestiler fakat savaş meydanın kontrolü İmam Ali -as- ve ordusunun eline geçtiğinde ordudan biri “acaba Şam ordusuna su yolunu kapatalım mı? Zira onlar da aynı şeyi yaptılar” diye sorunca o hazret, “Allah’a andolsun asla onların davranışını izlemeyeceğim” diye buyurdu.

Hz. Ali’nin -as- mantığında özgürlük, insanın fıtratı ve onun kaderinin bir parçası olarak saygı duyulması ve gerçekleştirilmesi gereken bir husustur. O hazretin muhalifleri her yerde kendi düşüncelerini beyan etmek için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde serbestti; üstelik hz. Ali -as- ve yarenleri de onlarla karşılaşır, konuşur ve karşılıklı delillerini dinlerdi.

Düşmanları camiye gelerek o hazretin konuşmasını ve hutbelerini bölerek muhalefetlerini açık açık söylerdi. Günün birinde emir-ül müminin minberdeyken bir adamın sorduğu soruyu hemen cevapladı. Bunun üzerine Haricilerden biri “Allah bunu öldürsün, ne kadar bilgedir!” şeklinde halk arasında bağırdı. Camidekiler söz konusu Hariciye itiraz etmek istediklerinde ise İmam onu bırakmalarını zira onun sadece kendisine küfrettiğini söyledi.

3. halife Osman’dan sonra bazıları biat etmek için hz. Ali’nin -as- evine gittiler; fakat İmam halkın bizzat karar vermesi gerektiğini söyleyerek, “hükümet konusu sizinle ilgilidir ve velinizin kim olduğunu seçmek sizin hakkınızdır ve kimse size kimseyi dayatma hakkı yoktur” diye buyurdu.

Adalet ise Hz. Ali ‘nin -as- şahsiyetinin bir diğer özelliği idi. Eğer Hz. Ali adalete uymak istemez ve kendi şan, makam ve şahsiyetini İslam dünyasına tercih etseydi hiç kuşkusuz en güçlü halifelerden olurdu. Fakat hak ve adalet yolunda öyle adım atıyordu ki kardeşi Akil kendisinden beyt-ül maldan birşeyler talep edince onun eline ateş koyup ahiret ateşi ve azabı hakkında uyarıda bulunuyordu. İslami adalet için hz. Ali’nin -as- dalgalandırdığı adalet bayrağı bir simgedir. Emir-ül müminin -as- öğretilerinde şöyle okuyoruz:

Allah, adaleti halkın güçlenmesi için kararlaştırmıştır.

Adalet İslam’ı aydınlatan ışıktır, adaletsiz İslam, ışıksız bir lambadır.

Hz. Ali -as- her zaman tarih akışını doğru yoluna oturtmaya çalıştı. Her zaman ümmetin hayırı için çalışırdı. Resulullah’ın ardından halkın liderlerini seçmekte yanlış yola sapmaları, Emir-ül mümininin aceleci ve fevri karar vermesine sebep olmadı. 

İbn-i Kutaybe şöyle anlatıyor:

Günün birinde Osman Ali’ye -as- şöyle dedi: Ey Ebul-Hasan, ölümünü mü istiyorum yoksa yaşamını mı, bilmiyorum. Allah’a ant olsun! Eğer ölürsen senden sonra kimseye kalmak istemiyorum zira senin gibi birini bulamam.

İnsanın fiziksel ve ruhsal sağlığının başlıca engeli, dünya düşkünlüğüdür, öyle ki birey ve toplum, hayatın çeşitli işleri ile alçak ilişki kuruyorlar. Ali -as- islami toplumun hükümran ve halifesi olarak muazzam İslam topraklarının zengin mal ve varlıklarının tümünü elinde bulunduruyordu. O hazret geniş toprakları ve zengin kaynakları olan İslam topraklarının zirvesinde idi fakat kendisini dünya malına zerre kadar bulaştırmadı. Hz. Ali’nin -as- bu sesi yaratılış aleminde ve insanın yaşam ortamında sürekli yankılanıyor: Ey dünyanın cilveleri, ey çekici güzellikleri, ey en güçlü insanları kendi tuzağına düşüren hevesler, ey dünya, başkalarına git ve başkalarını kandır zira senin elin Emir-ül mümin gibisine ulaşmaz.

O hazretin dünyanın yalancı güzelliklerine rağbet göstermemesi ve umursamaması, hurmalıklarda çalışarak semeresini başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için harcayacak kadardı.

Resul-i Ekrem hz. Muhammed –saa- hz. Ali’nin -as- çeşitli faziletlerini anlatmak için şöyle buyuruyor: Her kim Adem’in ilmi, Nuh’un takvasını, İbrahim’in sabrını, Musa’nın haybetini ve İsa’nın ibadetini görmek istiyorsa, Ali b. Ebutalib’e baksın.

Sohbetimizi hz. Ali’nin Mısır’a vali tayin ettiği  Malik Eşter’e yazdığı emirnamesinin bir bölümü ile noktalamak istiyoruz:

Halkına muamele etmeyi kalbine şiar, onları sevip, lütfetmeyi kendine huy edin. Onlara karşı yenmelerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar gibi olma. Çünkü onlar iki sınıftır: Bir kısmı, dinde kardeşindir, bir kısmı ise yaratılışta senin eşindir. Onlar yanılıp hata edebilirler, kusurları olabilir, kasten veya hata ile ellerinden bir şey çıkabilir. O halde Allah’ın seni bağışlamasına nasıl sevinip hoşnut olursan, sen de onlara karşı bağışlayıcı davranıp kusurlarını affet. Çünkü sen, onlardan üstünsün; seni bu işe tayin eden senden üstün ve Allah da seni vali tayin edenden üstündür. İşlerinden seni sorumlu tutmuş, seni onlarla imtihan etmek istemiştir.