Düşünce ve Alıntı Yazılar Trump gerçekten İran’a savaş mı açtı?



ID:42556
Yayınlanma:
12 Nis 19

ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik yeni saldırı hamleleri son bir yıl içinde art arda geliyor. İran Devrim Muhafızları’nın “yabancı terör örgütü olarak” kabul edilmesi, ABD hesapta “terörizmle savaş” halinde bulunduğu için İran Ordusu’na fiilen savaş açması anlamına geliyor. Ortadoğu'ya yönelik yeni bir saldırı dalgası için bu kararla düğmeye basıldığı kesin.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail seçimlerinden bir gün önce Binyamin Netanyahu'ya son seçim armağanını, “Bugün yönetimimin, Kudüs Gücü de dahil İran Devrim Muhafızları Ordusu'nu (DMO), Göç ve Tabiiyet Yasasının 219'uncu bölümü kapsamında yabancı terör örgütü olarak tanıma planını resmi olarak ilan ediyorum” sözlerinin yer aldığı açıklamasıyla verdi. Aldıkları bu kararın “benzersiz” olduğunu ifade eden Trump, açıklamasında yer alan, “Bu adım, İran'ın faaliyetlerinin başka hükümetlerinkinden farklı olduğunun altını çiziyor. Bu adım, İran rejimine yönelik maksimum baskımızın ölçü ve kapsamını önemli ölçüde genişletecektir. DMO ile iş yapmanın ve destek sağlamanın riskini açık bir şekilde ortaya koyuyor. DMO'ya destek verirseniz terörizmi finanse etmiş olursunuz” sözleriyle de İran üzerindeki baskının daha da arttırılacağına işaret etti.
 
ABD basınına yansıyan bilgilere göre, kararın alınma sürecinde Beyaz Saray, Pentagon ve CIA birimleri arasında tartışmalar yaşanmış ve kararın bu yönde oluşmasında Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton belirleyici olmuş. Kararın bu yönde olacağı daha önce Wall Street Journal'a konuşan ABD yetkilileri tarafından belirtilmişti. Bunun üzerine bir mesaj paylaşan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, “İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu tüm konularda en önde tutan ve uzun süredir Devrim Muhafızları'nı terörist ilan etmek için büyük bir tutkuyla çaba gösterenlerin, bu meselenin bölgedeki ABD güçleri için ne sonuçlar doğuracağının da farkındadır” demişti.
 
19 Mart'ta New York Times'te yayımlanan geniş bir haberde, bu karar için hazırlık yapıldığı belirtiliyor, Pompeo'nun son Ortadoğu seyahatinin Irak ve Lübnan duraklarında gündemdeki ana konulardan birinin İran Devrim Muhafızları ve onlarla bağlantılı yerel gruplar olduğu belirtiliyordu. Pompeo, Lübnan'da Hizbullah ve İran bağlantısını gündeme getirmiş ve Lübnanlı yetkililerden Hizbullah'ın hükümet ortağı olan meşru bir yerel politik aktör olduğu yanıtını almıştı. New York Times, Pompeo'nun Irak'taki Haşdi Şabi birimlerini İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı oldukları için hedef aldığını ancak Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi'nin ve Irak'taki bazı politikacıların aynı kanıda olmadığını, Abdülmehdi'nin konuyla ilgili “Amerikalılar diledikleri kararı alabilirler, ama bizim gördüğümüz ile Amerikalıların gördükleri aynı şey değil” sözlerini aktararak belirtiyordu. Abdülmehdi konuyla ilgili olarak dile getirdiği “Bizim, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) konusundaki pozisyonumuz çok açık ve iyi biliniyor” sözleriyle de ABD ile aynı görüşte olmadıklarını özellikle vurgulamıştı.
 
Pompeo, Irak'ta yaptığı görüşmelerde, Bağdat yönetimine İran'dan elektrik ve doğalgaz alımına son vermelerini de istemişti. İran'a yönelik ekonomik yaptırımlardan belirli bir süre için muaf tutulan Irak'ın İran'la ticareti sürdürmek için yeni yollar aradığı New York Times'in haberinde belirtiliyordu. Gazete, Başbakan Abdülmehdi'nin yaptırımlarla ilgili olarak şubat ayındaki açıklamalarını aktarıyor ve Abdülmehdi'nin “Yaptırımlara uymayacağız” dediğine ve Saddam Hüseyin iktidarına karşı uygulanan 13 yıllık yaptırımların çok sayıda Iraklının ölümüne neden olduğunu anımsatarak pozisyonunu ortaya koyduğuna dikkat çekiyordu.
 
Haberde dikkat çekilen bir başka unsur, Haşdi Şabi bünyesinde yer alan ve Irak tarafından resmi olarak tanınan Hizbullah el-Nuceba adlı örgütün ve lideri Ekrem el-Kaabi'nin kısa bir süre önce ABD tarafından “küresel terörist” olarak tanımlanması ve “terör listesi”ne alınmasıydı. Grubun Irak hükümeti tarafından tanındığının ve üyelerinin maaşlarının Irak devleti tarafından ödendiğinin belirtildiği haberde, Pompeo'nun bir başka Haşdi Şabi bileşeni Asaib Ehl el-Hak örgütünü de “terör listesi”ne almak istediği belirtilmişti. Haberde, bu girişimlerin Irak'ta ciddi bir muhalefetle karşılaşması olasılığına vurgu yapılmış, Irak Parlamentosu'nda bu gruba bağlı 15 milletvekilinin bulunduğu bilgisi verilmişti.
 
ABD'nin Irak üzerindeki baskılarını arttırdığı bir dönemde İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani geçen ay bir Irak ziyareti gerçekleştirdi. Taraflar yapılan görüşmelerde iki ülke arasındaki ticareti 20 milyar dolar seviyesine yükseltme konusunda mutabık kaldı. Yapılan açıklamalarda, ABD taleplerinin aksine, tarafların elektrik ve doğalgazda işbirliğini geliştirmeyi ve diğer bölge ülkelerine de yaymayı hedefledikleri belirtildi. Yapılan başka bir açıklamada, iki ülke vatandaşları için vizenin nisan ayı itibarıyla ücretsiz olması kararının alındığı duyuruldu.
 
Bu gelişmelerin ardından, Irak Başbakanı Abdülmehdi ve ona eşlik eden bir heyet geçen hafta İran'a bir ziyaret düzenledi. Abdülmehdi'nin Ayetullah Ali Hamaney ile yaptığı görüşmeye Ruhani'de katıldı ve Abdülmehdi'nin burada dile getirdikleri dikkat çekiciydi. Konuşmasında, İran ordusu ve halkının sürekli olarak yanlarında durduğunu ve IŞİD'i de bu sayede yendiklerini belirten Abdülmehdi, “Irak ile İran ilişkileri tarihidir ve ABD'nin İran'a karşı yaptırımlarına hiçbir zaman bağlı olmayacağımızı ilan ettik” dedi. Bu ziyaret sırasında, İran-Irak sınırında bulunan Naftşehr ve Hürremşehr petrol sahalarının geliştirilmesi için iki ülkenin anlaştıkları da duyuruldu.
 
İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bekiri, Iraklı mevkidaşı Osman el-Hanimi'yle  8 Nisan'da başkent Tahran'da bir araya geldiği toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, iki ülkenin, hava sahalarını tehdit eden unsurlara karşı hava savunmasında işbirliği üzerine anlaşmaya vardıklarını açıkladı. Tüm bu gelişmeler, Pompeo'nun Irak ziyaretinin ve taleplerinin Irak hükümeti üzerinde beklenilen etkiyi yaratmadığına işaret ediyordu.
 
Trump'ın DMO kararının zamanlaması kuşkusuz ki, seçim öncesinde Netanyahu'nun elini güçlendirme yönünde bir hedefle bağlantılı. Ancak bu karar esas olarak Trump yönetiminin Ortadoğu'da daha saldırgan bir politika yönelimine doğru ilerlediğine işaret ediyor. Geçen ay sonunda işgal altındaki Golan Tepeleri'nde İsrail egemenliğinin tanınması kararının ardından gelen bu hamlenin, karara muhalif ABD yetkilileri tarafından bile çok tehlikeli bulunması durumun ciddiyetinin bir göstergesi.
 
ABD yönetiminin Netanyahu ve İsrail için art arda hamleler yapması, Ortadoğu'ya yönelik yeni bir saldırı dalgasının habercisidir. ABD'nin bu tercihi, sınanmış ve oldukça kullanışlı bir faşistin güçlendirilmesine yöneliktir ve herhalde ABD yönetiminin Netanyahu'ya duyduğu aşktan kaynaklanmamaktadır. Seçim kampanyası boyunca, ırkçılığın, şovenizmin, savaş kışkırtıcılığının en nadide örneklerini sergileyen Netanyahu, Golan kararının ardından gelmesi beklenen “seçim vaadini” ilk 6 Nisan günü açıkladı, takip eden günlerde sık sık gündeme getirdi.
 
Netanyahu konuşmasında, seçimi kazandığı takdirde, Batı Şeria'da bulunan yasadışı Yahudi yerleşim birimlerini ilhak edeceklerini söyledi. 8 Nisan'da bir İsrail kanalına yaptığı açıklamalarda ise yanlış anlaşıldığını iddia etti ve “Öncelikle ben Batı Şeria'yı ilhak edeceğim demedim. Ben Yahuda ve Samara'daki (Batı Şeria) Yahudi yerleşim birimleri ve Yahudi topluluklar üzerinde İsrail egemenliğini tatbik edeceğim ya da ilhak edeceğim dedim. Bunun için de ABD'nin yardımını istiyorum. ABD'nin Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıması iki yılımı aldı” dedi.
 
Netanyahu konuşmasında Batı Şeria ile ilgili planlarını ABD ile birlikte geliştirdiklerini şu sözleriyle dile getirdi: “Yahudi yerleşim birimlerinin korunması aşamasından büyük inşa aşamasına geçmiştik. Şimdi ise Yahudi yerleşim birimlerine İsrail egemenliğini tatbik etme aşamasına geçeceğiz. Ben bunu aşamalı şekilde ve ABD'nin onayıyla yapmayı tercih ediyorum. Dolayısıyla Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerinin ilhakı ABD ile koordineli bir şekilde yapılacak.”
 
Filistin halkıyla ilişkiler ve barış konusunda da Netanyahu şunları söyledi: “Filistinliler ile gerçek ve sorumlu bir barış tesis edeceğim. Ancak bunu güçle yapacağım, taviz vererek ve kafa sallayarak değil.” Netanyahu'nun “Bağımsız bir Filistin devleti İsrail'in varlığı için bir tehdittir. Kudüs'ü bölmeyeceğim, Yahudi yerleşim birimlerini de boşaltmayacağım” sözleri de ABD'yle birlikte kotardıkları ve “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırdıkları Filistin halkını köleleştirme projesine dair önemli veriler sunuyordu.
 
İsrail'in Haaretz gazetesinin editoryası konuyla ilgili bir yazı yazdı ve Netanyahu'nun “çok tehlikeli ilhak söylemlerinin” kısa bir süre öncesine kadar marjinal sağa ait olduğu düşünülen bir projeksiyonun “normalleşmesine” ve geniş bir taraftar bulmasına işaret ettiğine dikkat çekti. Editoryaya göre, bu durum İsrail'de giderek daha fazla artmakta olan sağa kayışın açık göstergelerinden biriydi.
 
Editorya, Netanyahu'nun seçim kampanyasını güçlendirmek için kullandığı “ilhak” argümanını, seçimi kazandığı takdirde koalisyon kuracağı aşırı-sağcı partilerin yeni hükümet için temel bir koşul olarak dayatacağını düşünüyor. Bunun nedeni, editoryanın “marjinal sağa ait bir projeksiyon” olarak adlandırdığı “ilhak” fikrinin bu partilerin programlarında en üst sırada yer alması. Bu marjinal sağ partilerin oylarında rekor yükselişler olduğu son birkaç aydır İsrail basınında en çok vurgulanan unsur ve kamuoyu araştırmaları Netanyahu'nun ancak bu partilerle bir koalisyon hükümeti kurarak iktidara gelebileceğini gösteriyor. Editorya, İsrail sempatizanı ABD Başkanı ve ABD'deki etkili Evanjelik hareketin desteğiyle birleşecek böylesi bir hükümetle “ilhak projesinin” geçici Apartheid'i sürekli Apartheid'e dönüştüren bir gerçek haline gelebileceğini vurguluyor ve seçimde “ilhak karşıtı” partilere oy verilmesinin önemli nedenlerinden birinin bu durumun yarattığı büyük tehlikeler olduğunu belirtiyor.
 
Editorya doğru noktalara temas ediyor. ABD emperyalizminin Ortadoğu'ya yönelik yeni saldırı hamleleri son bir yıl içinde art arda geliyor. İran Devrim Muhafızları'nın “yabancı terör örgütü olarak” kabul edilmesi, ABD hesapta “terörizmle savaş” halinde bulunduğu için İran Ordusu'na fiilen savaş açması anlamına geliyor. Bu karar, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de ABD yönetiminin sürekli yinelediği ifadelerle “İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı” ilan ettiği gruplarla savaşı fiilen başlatmasına işaret ediyor. ABD askeri birimleri Irak ve Suriye'de bu gruplarla yakın mesafelerde bulunuyor. ABD eğer “terörizmle savaşıyorsa” ve ilan ettiği gibi bu gruplarda “yabancı terör örgütü” kapsamındaysa, bunlardan çıkan sonuç her an sıcak bir çatışmanın yaşanabileceğidir. ABD basınında aktarılan bilgilere göre, bazı ABD yetkilileri bu karara tam da bu nedenle, “geri dönülmez bir çatışma tehlikesi yarattığı için” karşı çıkmışlar.
 
Bu savaşın nerede başlayabileceğini, zaman içinde nasıl bir yol kat edeceğini, hangi biçimlere bürüneceğini kestirmek zor, ancak Ortadoğu'ya yönelik yeni bir saldırı dalgası için bu kararla düğmeye basıldığı kesin. ABD ve İsrail açısından, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan'da istenilen sonuçların elde edilememesi yeni saldırı için düğmeye basılmasının asli nedenidir. ABD'nin Irak'a yönelik emperyalist saldırısından çok kısa bir süre önce bir televizyon programında Irak'a saldırının olası sonuçları hakkında konuşan İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Efraim Halevi'ye göre, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra İsrail'i muhteşem bir gelecek bekliyordu. Saddam Hüseyin'in düşüşünün bir domino etkisi yaratacağını savunan Halevi, Saddam'ın ardından sıranın İsrail'in diğer düşmanlarına geleceğini ileri sürüyor, “Saddam'ın ardından Arafat, Hasan Nasrallah, Beşar Esad ve İran'ın Ayetullahları da aynı sonu yaşayacak, sıra belki Kaddafi'ye de gelecek” diyordu. Halevi'ye göre, bunların tümü temizlendiğinde, dünyada terör ve kitle imha silahları tehlikeleri de son bulacaktı.
 
Halevi'nin dile getirdiği bu düşünceler o dönem ABD'de iktidarda bulunan neocon ekip tarafından yaygın olarak savunuluyordu. ABD'de bugün iktidarda bulunan ekip büyük ölçüde benzer düşünceleri paylaşıyor ve neoconlarla yakın ilişkilere sahip unsurları kapsıyor. Pompeo ve Bolton bu bağlantıda en belirgin isimler ve ABD yönetiminin kararlarında belirleyici olabiliyorlar. ABD yönetimleri tarafından sürekli vurgulanan “İsrail'in güvenliği” ise gerçekte ABD'nin Ortadoğu'da tesis etmeye çalıştığı hegemonyanın kod adı. İsrail, ABD'nin stratejik partneri olarak Ortadoğu hegemonyasına giden yoldaki en kullanışlı aracı. Netanyahu'ya uzatılan seçim hediyelerinin nedeni bu gerçeklik. ABD emperyalizminin yeni saldırı dalgasının Irak, Lübnan, Suriye, Filistin ve Yemen'de daha büyük savaşlara yol açmasıysa yüksek bir olasılık. Bu pervasız emperyalist saldırganlığın Ortadoğu halklarında büyük bir öfkeyi biriktirmesi, yeni mücadele dinamiklerini beslemesiyse kaçınılmaz. Ortadoğu bahar aylarına bu saldırı dalgası ve güçlenen direniş eğilimleriyle birlikte giriyor.
 
Cenk Ağcabay
sendika.org