Düşünce ve Alıntı Yazılar Yargının gerçek sancısı dindirilmeden reform olmayacağını biliyoruz



ID:44413
Yayınlanma:
07 Haz 19

"Kimi vatandaşın adalet duygusu fesada uğradı"

Karar yazarı Ahmet Taşgetiren Türkiye'de yargının "Olağanüstülük iklimi"nden etkilendiği ve bunun hukukun asıl sancısı olduğunu söyledi. Taşgetiren, bu sancının dindirilmeden yargıda yapılması planan reformun olmayacağını kaydetti.   

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yargı Reformu Stratejisi Paketi'ni açıklamış, paket Avrupa Birliği ve adalet sisteminin işleyişine ilişkin iki temel perspektif, 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet şeklinde tanıtılmıştı. Yargı Reformu Strateji Paketi'nde ifade özgürlüğünden tutuklama tedbirlerine, hukuk fakültelerinin eğitim süresi ve başarı ölçütünden Cumhuriyet Savcılarının yetki alanlarına dair pek çok düzenleme yer almıştı. 

Taşgetiren yapılması beklenen reforma ilişkin olarak bir yazı kaleme aldı.

"Türkiye’de olması gereken 'Yargı gücü bizim elimize geçti artık herkesi yargı kılıcı ile terbiye ederiz' mantığından kurtulmaktır" diyen Taşgetiren yazısında şunları kaydetti: 

Cezaevleri ağzına kadar dolu, hatta taşmış durumda. Ne yapmalı? Bir kısmını bir şekilde dışarı çıkarmalı. İnfaz sisteminde düzenleme olsun, “terör suçları, tecavüz benzeri suçlar hariç” diğer adli suçlarda ceza indirimi olsun. 100 bine yakın insan böylece cezaevinden çıkmış olur ve geride kalanlara yatacak yer açılır!

Böyle bir hazırlık var. Yargı reformu stratejisi ile birlikte bu süreç de ilerliyor.

Bir süre önce Yargı Reformu Stratejisi açıklandı. Ben bu tür girişimlerde asıl sancıyı bildiğimiz ama hakim iklim sebebiyle etrafında dolaştığımız izlenimi ediniyorum.

Asıl sancı ne?

Olağanüstülük iklimi.

Hep yazıyorum Türkiye bu tür olağanüstülük iklimleri içine girer ve yargının kimyası değişir.

En alt kademeden en tepeye kadar…

Yani kolluk kuvvetlerinin bakışından, savcılıklardan Anayasa Mahkemesine kadar.

Tek Parti döneminde mahkemelerin adalet dağıtması mümkün müydü?

27 Mayıs sonrasında Yassıada Mahkemelerinde adalet gerçekleşir miydi?

12 Mart, 12 Eylül mahkemeleri askeri iradeden bağımsız hhareket edebilir miydi?

28 Şubat’ta askerleri ayakta alkışlayan yüksek yargı mensuplarından başörtüsü yasağı ya da parti kapatma konusunda adil karar beklenebilir miydi?

Beklenirdi de, netice şu şu partilerin kapatılması, başörtüsü yasağının anayasaya uygun olduğu şeklinde olurdu. Anayasa Mahkemesi’nin kimyası ona göre şekillenirdi ve yüksek yüksek yargıçlar oturup gerekçe üretirlerdi.

Bugün de Anayasa Mahkemesi’nden şaşırtıcı kararlar çıkıyor. Yargıçlar “İklim”den etkileniyor. 

İklim ne?

İklim dün tek parti iklimiydi, ardından 27 mayıs darbe iklimi geldi, ardından yine darbe, yine darbe, sonra örtülü darbe iklimleri geldi.

Şimdi ne iklimi var ki yargının kimyası sağlıklı işlemiyor?

Biliyoruz yargıda bir FETÖ iklimi yaşandı. Orada sınırlı bir savcı – yargıç grubu, yargıyı kendi hesaplarına kullandılar. O yapının kötülüğü konusunda Türkiye’de farklı düşünen olduğunu sanmıyorum.

Sonra bir darbe girişimi yaşandı. 15 Temmuz.

Hüner, yargıyı bu tür zamanlarda içine girdiği türbülanstan korumaktı. İktidardaki kadrolar, daha önce bu tür durumlarda yargının darbesini yemiş insanlardan oluşuyordu. Yanlışlığın kendi zamanlarında oluşmasını önleyebilirlerdi.

Ama olmadı. Tüm sistem yeni bir kimya içine girdi. Birkaç yıldır yargı ile bağlantılı tüm alanlarda o kimyanın yan etkilerini yaşıyoruz.

KHK’lar… Olağanüstü hal. Olağanüstü Hal Komisyonu. İlk derece, istinaf, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi… FETÖ borsası. Yargıda aklandığı halde göreve dönemeyenler… Örgüt üyesi olmadığı halde örgüte yardım ve yataklık edenler… Olmadık insanların FETÖ şüphelisi olarak gözaltına alınması, tutukluluğu, yıllara uzanan tutukluluklar… İltisaklar, irtibatlar… Aynı anda hem PKK, hem DAİŞ, hem FETÖ suçlaması ile tutuklanmalar… Tutuklamaların cezalandırmaya dönüşmesi… Adalet Bakanı’nın ifadesiyle sık sık devreye giren ama bedelini vatandaşların ödediği “PARDON”lar…

Bu arada Trump’ı ve Merkel’i olduğu için cezaevinden çıkanlar…

Bir Trump ve Merkel bulamadıkları için yıllarını içerde geçirenler…

Kimi vatandaşın adalet duygusu fesada uğrarken, medyanın yargısız infazları… Hınk deyicilerin adalet duyarsızlığı…

İnsanın aklından şu soru geçmiyor değil. Acaba şu andaki yargı ikliminin koruyucu – kollayıcıları, kendileri böyle bir iklime maruz kalmak isterler miydi? Sabaha karşı gözaltına alınmak, uzatılmış gözaltılarla iradesi çözülmek, “Hele bir tutuklayalım” mantığıyla tutuklanmak, aylarca iddianame beklemek, sonra çarpık iddianamelerle boğuşmak, sonra “Bizden çıksın” mantığıyla ilk derecede, istinafta, Yargıtayda mahkum edilmek, sonra AYM’de, AİHM’de adalet aramak…

“Avrupa’dan bir ses çıksın da, bizimkiler zorlansın” gibi bir adalet arayışına mahkum olmak…

Evet efendim, yargının gerçek sancısını hepimiz biliyoruz. O sancı dindirilmeden reform- meform olmayacağını da biliyoruz.

Türkiye’de olması gereken “Yargı gücü bizim elimize geçti artık herkesi yargı kılıcı ile terbiye ederiz” mantığından kurtulmaktır.  Bu mantık maalesef dönem dönem onu – bunu -şunu yani herkesi zehirliyor. Ta ki, sonra gelenin kılıcı ile “Keşke biz şöyle yapmasaydık” deninceye kadar. Ne yazık ki o arada bir çok can gidiyor.