Alıntı Yazılar Erbil suikastının düşündürdükleri / Aydın Selcen



ID:45900
Yayınlanma:
21 Tem 19

Katilin kartviziti hangi anlamlara geliyor olabilir? Erbil’in artık kimse için ama özellikle devlet görevlisi ve işadamları başta olmak üzere Türkiye yurttaşları için güvenli bir yer olmadığı. Ankara-Erbil ilişkisinin, özellikle istihbarat ve güvenlik kurumları arasındaki (şimdiye dek hep işlek kalabilmiş) iletişim ve eşgüdümün zehirlenmesi...

Irak Kürdistan Bölgesi’nin (IKB) başkenti Erbil’deki başkonsolosluğumuzda altı ay için Ankara’dan geçici devlet görevlisi Osman Köse, 17 Temmuz Çarşamba günü öldürüldü. Dışişleri Bakanlığı, yaptığı resmi açıklamada cinayeti “terör eylemi” olarak tanımlamadı ve öncelikle şehit Köse’nin adını, görev ve ünvanını özenle sakındı.

IKB makamları ise, olayın üzerinden bir gün geçtikten sonra birincil katil zanlısı olarak Mazlum Dağ’ın adını açıkladı ve olayın artık bir terör eylemi olarak soruşturulduğunu duyurdu. Nitekim adı geçen, 20 Temmuz Cuma günü IKB makamlarınca yakalanarak, tutuklandı.

Katilin, çifte susturuculu tabanca kullandığı, ilk önce duyurulduğu gibi olay mahalline “koşarak” gelmeyip, sakince oturarak beklediği ve merhum Köse’nin başına nişan alarak ateş ettiği anlaşıldı. Yine katilin beraberinde iki kişinin daha gözcülük ve kaçışa yardım amaçlı bulunduğu öğrenildi. (Onların da Dağ ile eşanlı yakalandığı anlaşılıyor.) 

Böylece olayın, “alacak-verecek meselesi”, “olası yolsuzluk”, “kişisel/özel husumet” gibi adi suç gerekçeleriyle ilintili değil bir terör eylemi diğer bir deyişle siyasi amaçlı bir suikast olduğu belli olmuş oldu. Üstelik, Dağ’ın Diyarbakır doğumlu bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı oluşu ve cinayet öncesinde sık sık Erbil yakınındaki Mahmur Mülteci Kampı’na girip çıktığı da kaydedildi.

Bu temel veriler ışığında, Osman Köse suikastının, örgüt sorumluluğu üstlendiğini şu ana dek açıklamamış olsa da, PKK tarafından işlendiği kuşkusu güçlendi. Aksi olması için, bu “veri” dediğim sızıntı bilgilerin tamamının soruşturmanın selameti bakımından bir kurnazlık yapılarak ilgili IKB makamlarınca ve muhtemelen bizim ilgili kurumlarla eşgüdüm halinde bir “sis perdesi” oluşturmak amaçlı yayılmış olması gerekir.

Aynı bağlamda, ilk anda benim de sorguladığım, benden herhalde daha önemli olarak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da sorguladığı, eylemcinin hedefinin devlet görevlisi Köse mi, yoksa yanında hayatını kaybeden iki IKB sakininden biri veya ikisi mi, hatta eğer müteveffa Köse bunlardan biriyle aynı masada oturuyor idiyse, bizatihi söz konusu toplantı ya da buluşmanın kendi mi olduğu soruları da artık geçersiz. Hedef Köse, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devletiydi, olay da terör eylemi. 

Değindiğim “sis perdesi” bazen kullanılan bir yöntem olmakla birlikte, bu defa Erbil ile Mahmur arasındaki Karaçok Tepesi’nin cuma gecesi Türk Hava Kuvvetleri’nce bombalanması o seçeneği de gözardı etmemiz gerektiğini söylüyor. Havadan bombardıman Amediye ve Mahmur dolaylarında yani Hakurk yöresinin dışına taşarak, Erbil’in çevresinde yoğunlaşarak sürüyor.

Bombardımanın yoğunluk, kapsam ve hedeflerine bakılarak, verilen mesajın hedef alınan PKK’nin ötesinde IKB ve özelde KDP olduğu belirtilebilir. Katil, Köse’yi güpegündüz Erbil’in en mutena ve korunaklı semtlerinden birinde, ortakları (buradan ve oradan) tanınmış kişiler olan bir kafede öldürerek bir “kartvizit” bırakmış oldu. Ankara’nın yanıtı da bir başka “kartvizit” yahut bırakılan kartvizitin alınmaması olarak görülebilir.

Katilin kartviziti hangi anlamlara geliyor olabilir? Erbil’in artık kimse için ama özellikle devlet görevlisi ve işadamları başta olmak üzere Türkiye yurttaşları için güvenli bir yer olmadığı. Ankara-Erbil ilişkisinin, özellikle istihbarat ve güvenlik kurumları arasındaki (şimdiye dek hep işlek kalabilmiş) iletişim ve eşgüdümün zehirlenmesi. IKB’de yeni işbaşına gelen ve tamamı yeni isimlerden oluşan Mesrur Barzani hükümetine bir uyarı. IKB’de olası bir iç iktidar çekişmesinin taraflarının, perde gerisinden üçüncü tarafları araçsallaştırarak, birbirlerine Türkiye üzerinden mesajı. Hepsi ayrı iz ve izlekler.

Bundan böyle, Kandil’in genelde IKB yönetimi ve özelde KDP ile olan “centilmenlik uzlaşısına” uymayacağı da bir başka olası izlek. Bu sonuncusu geçerliyse, şimdiye dek defalarca bizzat Mesut Barzani’nin de “bir daha asla” dediği yeni bir “brakuji” (kardeş katli, iç savaş) döneminin başladığını da görebiliriz. Velev ki istihbarat dünyasına ve Ortadoğu’ya özgü bir “mektup zarfın içinde” vaziyeti yaşanmış olsun. O seçeneğin geçerli olup olmadığını ise belki bizler hiç bilemeyeceğiz. 

Yine de şu kadarlık olsun bir anımsayalım: Mesut Barzani, babası Molla Mustafa’nın istihbarat şefiydi. Oğlu ve şimdiki IKB Başbakanı Mesrur Barzani’yi de kendi Parestin’in başına getirmişti. Biraz daha anımsayalım: MOSSAD hem Hizbullah’ın hem HAMAS’ın tepesine, kurucularının oğullarına varıncaya dek nüfuz etmişti. Pek çok IRA yöneticisinin MI6 hesabına çalıştığı da Hayırlı Cuma Anlaşması’ndan (1998) sonra ortaya çıkmıştı. Geçelim.

PKK çok katı disiplini olan bir örgüt. Denetim dışı unsurların eylemlerinden söz edilemez. Ancak şu bir soru olabilir: Hangi üçüncü taraf, verili tarihsel bağlamda, PKK’den Ankara-Erbil ilişkisini baltalaması yahut Ankara’ya veya Erbil’e yahut her ikisine de bir mesaj vermesi için yararlanır? Bu muhayyel üçüncü taraf, bir devlet midir, bir resmi idarenin içine çöreklenmiş bir yapı mıdır? Yahut kullanılan PKK değil kişi olarak Mazlum Dağ ve yanındakiler midir?

Özetle, bu terör eyleminin sıra dışı, alışılmadık özellikte olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Zira, üç yıl (2003-06) ve üç yıl üç ay (2010-13) görev yapmış biri olarak, Irak Kürdistan Bölgesi’nin ve özellikle Erbil kentinin değil terörizm adi suçlar bakımından dahi bugüne dek bir “güvenlik vahası” olarak değerlendirilebileceğine ilk elden tanığım*. Bu ayrıcalıklı konumun üzerine Köse Suikastı’yla birlikte kocaman bir çarpı işareti çizildiğini de üzülerek eklemek zorundayım.

Verilen 1994’de çok değerli Ömer Haluk Sipahioğlu’nun 17 Kasım tarafından Atina’da öldürülmesi örneğinin de Erbil Suikastı için tutarlı olduğunu düşünmüyorum. 2003 yılında eylül ortasında Bağdat Büyükelçiliğimize, ardından bir ay sonra İstanbul’da yapılan intihar saldırıları; 2004 Aralık ayında beş Emniyet Özel Harekat mensubunun Musul’da pusuya düşürülüp öldürülmesi, ondan bir yıl sonra 2006 Ocak ayı başında keza Bağdat’ta Büyükelçi Çeviköz’e (şimdi MV-CHP Gn. Bşk. Yrd.) yapılan suikast girişimi ve en yakın zamanda da IKB’nin KYB yarısında Dukan’da 2017 Ağustos ayı başında PKK’nin oyuna getirerek Kandil’e kaçırdığı iki üst düzey MİT yetkilisi olayları, karşılaştırma için daha anlamlı bence.

Güvenlik önlemlerini sorgulamak da aynı biçimde yersiz. Misyon Şefi’nin takdiri ve merkezle bilistişare algılanan tehdit düzeyi bağlamında, alınan güvenlik önlemleri uyarlanır, güncellenir. Örnekse PKK Avrupa’da 1990’larda, suikast değil işgal tarzı eylemlerle gündeme gelmeyi yeğlerdi. Bundan sonra kuşkusuz, Erbil’deki güvenlik değerlendirmesi değişmiştir.

Olası bir müzakere sürecinin başlangıç zemininin yoklandığına dair bilgi kırıntıları bile birilerinin çığırından çıkmasına yeterli oldu. Gre Spi/Tel Abyad ve Kobane’ye girilmesi tek yanlı askeri müdahale için adeta fırsat kullanıyor. Pençe Harekatı’nın kapsamı genişletilerek, kalıcılaşması öngörülüyor. Bu hamlelere yanıtın cephelerden değil gölgelerden gelmesi de olası.

Trabzon’daki linç girişimi hakkında ise değerli Ali Duran Topuz’un yazısını okumak yeterli. İşte, yakın çevre ve Kürt politikalarında da “Trabzon Yaklaşımı” benimsenirse, sanırım varılacak yer de belli. Erbil suikastını o varılacak yere ulaşmak için bir çarpan, bir katalizör olarak değerlendirmek isteyecekler hiç de eksik değildir.

Bilvesile, Tanrı’dan şehit Osman Köse’ye rahmet, acılı ailesine sabır ve metanet, yirmi yıl görev yaptığım Dışişleri Bakanlığı’na da başsağlığı dilerim. Belki bu suikasttan sonra, kırk mensubunu şehit vermiş hariciyeyi “monşerler” diye dudak büküp, küçümseme alışkanlığından da artık vazgeçilir.Aydın Selcen/DuvaR