Alıntı Yazılar 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’ye S-400 aldırdı / Kadri Gürsel



ID:46434
Yayınlanma:
10 Ağu 19

"Soğuk Savaş yıllarında Avrupa jeopolitiğine uyum sağlayan Türk-Amerikan ilişkileri, Soğuk Savaş’ın ardından güvenlik ekseninin Orta Doğu’ya kaymasına intibak edemedi. Türkiye’deki İslamcı iktidarın bölgeyle ilgili siyasi gündemiyle ABD’nin cihatçı terör örgütlerine karşı güvenlik arayışı arasındaki çelişkiler yönetilemediği için sonunda kopuş ve çarpışma kaçınılmaz hale geldi."

Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı stratejik hava savunma sistemi S-400’lerin ilk ünitelerinin 12 Temmuz’da başlayan nakli, bu silahların ne tür bir tehdit algılaması sonucunda ve neden tedarik edildiğini anlamamıza yardımcı olabilecek bazı önemli sembolizmler içermekteydi. Bunların önem sırasını azdan çoğa doğru şöyle tespit etmek mümkün:

Birincisi, S-400’lerin tesliminin, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fetullahçı şebekelerin baş rolünü oynadığı 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin üçüncü yıldönümünden üç gün önce başlayıp devam etmesiydi. Bu bir rastlantı olamazdı. Teslimatın Temmuz 2019’da başlaması Ankara’nın talebi üzerine kararlaştırılmış ve duyurusu 3 Nisan 2018’de yapılmıştı.

S-400’leri kullanacak Türk askeri personelin eğitimi Rusya’da halen sürmekte ve sistemin aktif duruma getirilmesi için Nisan 2020 tarihi telaffuz edilmekte iken, taşıyıcı araçlardan oluşan unsurların Rus nakliye uçakları ile Türkiye’ye havadan ulaştırılması, herhangi bir acil askeri durumun varlığıyla açıklanamazdı. Sistemin füzelerinin bilahare deniz yoluyla intikal ettirileceği zaten biliniyordu. S-400 ünitelerini taşıyan Rus nakliye uçaklarının, 15 Temmuz darbe girişimi yıldönümünün birkaç gün öncesinden başlayarak bir Türk askeri havaalanına inmeleri, Türkiye’nin dünyadaki yerinin değiştiğini işaret eden bir bayrak gösterisiydi.

Bir başka önemli işaret, Rus nakliye uçaklarının başkent Ankara yakınlarındaki Mürted Hava Üssü’ne inişlerinin canlı olarak yayınlanmasıydı. Türkiye’nin jeopolitik konumunun ve ittifaklarının değiştiğini sembolize eden bu büyük olay dünya tarafından görülsün isteniyordu. Bir silah sistemi ithalatının TV ve internet haber kanallarından canlı yayınlanması, dünyada eşine az rastlanır bir durumdur.

En önemlisi, NATO savaş uçaklarını düşürmek üzere geliştirilmiş bir silah sistemine ait üniteleri taşıyan Rus nakliye uçaklarının inmesi için Mürted Hava Üssü’nün seçilmesiydi. Sembolizmlerin Türk-Amerikan ilişkilerini ilgilendiren düğümü işte tam bu noktada çözülüyordu: Mürted, eski adıyla “Akıncı” Erdoğan iktidarını devirmek için düzenlenen 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin “karargahı”ydı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Ankara yakınlarındaki Gölbaşı Polis Özel Harekat Merkezi’ni bombalayan F-16’lar bu üsten havalanmışlardı. O zaman bu üssün adı “Akıncı” idi.

Kötü olaylara sahne olan mekanların adlarının değiştirilmesi Türkiye’de gelenektir. Bu bahiste de böyle oldu; Hava Kuvvetleri, darbe girişiminden iki ay kadar sonra “Akıncı” adını sildi, 1995’e kadar kullanılan eski adı “Mürted”i üsse iade etti.

Darbeci pilotlar üç yıl önce Ankara’daki “hedef”lerini vurmak için F-16’ları “Akıncı Üssü’nden havalandırmışlardı, tam üç yıl sonra S-400 sistemini taşıyan Rus uçakları, adı artık değişmiş olan bu üsse inerek Türkiye’nin ABD ile yaşadığı krizin en vahim noktasında olduğu gerçeğini gösterdiler.

NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini edindiği takdirde ortak üreticisi olduğu F-35 projesinden dışlanacağını ve en az 100 adet tedarik etmeyi planladığı F-35’leri, parasını ödediği ilk dört adedi dahil olmak üzere alamayacağını biliyordu. Sonuçta Türk savunma sanayii F-35’lerin ortak üretiminden elde edeceği en az 12 milyar dolarlık gelirden mahrum oldu.

Dahası, stratejik üstünlük sağlayan bu beşinci nesil savaş uçaklarının yokluğu Türkiye’nin bölgedeki caydırıcılığını zayıflatacaktı. İlaveten, ABD Başkanı Donald Trump, S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye karşı CAATSA yaptırımlarının uygulanmasına karşı olsa da Amerikan Kongresi’nin iki kanadında da Türkiye’yi ağır yaptırımlarla cezalandırmak yönünde iki partili bir irade mevcut ve bu eğilimin sonbahardan itibaren kuvveden fiile geçmesi bekleniyor. 

S-400’lerin kağıt üzerinde dünyadaki en yetkin yüksek irtifa hava savunma silahı oluşu, bu sistemleri edinmek için Türkiye’nin neden bu kadar ağır bir bedel ödemeyi göze aldığı sorusunu cevaplandırmaya yetmiyor. S-400’lerin Amerikan muadili Patriot’lardan ucuz olması da öyle. Neticede S-400’lerin Türkiye’ye gerçek maliyeti bu fiyat farkının kat be kat üzerinde olacak. Üstelik Rusya, tıpkı Patriot’lar için söz konusu olduğu gibi, Türkiye’ye sistemle ilgili teknoloji transferi yapmaya da yanaşmıyor.

Ne tür bir tehdit algısı, gerçek maliyeti fiyatıyla kıyaslanamayacak kadar büyük ve dolayısıyla edinilmesinde herhangi bir ekonomik rasyonel bulunmayan bir silah sistemini Türkiye’ye aldırmış olabilir? Maliyet derken, bu silah sistemini mensubu olunan ittifakın baş muarızı konumundaki bir ülkeden tedarik etmenin Batı alemiyle münasebetlerde neden olacağı muhtemel olumsuz siyasi sonuçları da hesaba katmak gerekiyor elbette.

Algılanan tehdit, Türk Hava Kuvvetleri’nden mi kaynaklanıyor? Bazı başıbozukların Ankara’daki “siyasi hedefleri” bombalamak üzere yeniden F-16 uçurmalarından mı endişe ediliyor? Öyleyse, bu tehdide karşı koymak için ödenen ve ödenecek olan bedeller bir Türk atasözünü hatırlatıyor: Pire için yorgan yakmak. Tehdit içeriden kaynaklanıyorsa, Türkiye’nin savunma sanayiini, “Batı ittifakı” ile ilişkilerini ve önemli ekonomik çıkarlarını buna kurban etmenin herhangi bir anlamı yok. 

Tehdit dışarıdan kaynaklanıyorsa ki 15 Temmuz 2016’dan bu yana Ankara’nın attığı tüm adımlar ve verdiği tüm mesajlar bunu işaret ediyor, işte o zaman zikredilen bu maliyetler bir anlam kazanıyor.

Ankara, Rusya’dan S-400 almaya 15 Temmuz darbe girişiminin ardından karar verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, darbe girişimi sonrasında ilk yurtdışı ziyaretini kalabalık bir heyetle St. Petersburg’a yapıp burada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le bir araya gelmesi manidardır. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımıyla ilgili müzakereler Erdoğan’ın St. Petersburg ziyaretinden sonra başladı ve bu konuda iki ülke arasındaki ilk sözleşme Nisan 2018’de imzalandı.

15 Temmuz’un Türk-Amerikan ilişkilerinde yol açtığı tahribat ve ABD’nin Türkiye üzerinde bu nedenle yitirdiği nüfuz hakkında verilecek şu örnek yeterince açıklayıcı olabilir: 15 Temmuz 2016’dan önce ABD baskısı, Türkiye’nin Çin’le yaptığı 3.4 milyar dolarlık yüksek irtifa hava savunma sistemi anlaşmasını iptal etmesi için yeterli olmuştu.

15 Temmuz’dan sonra ise ABD baskısının Türkiye’yi Rusya’dan S-400 almaktan vazgeçirmesi şöyle dursun, asıl Ankara’nın bu Rus silah sistemini edinmesine yol açan faktör, bu darbe girişimi dolayısıyla ABD’den algıladığı tehdit olmuştur.

Rusya’dan S-400 alımının Türkiye’ye olan ağır maliyeti ve bölge jeopolitiğini etkileyecek olan sonuçlarının büyüklüğü dikkate alındığında, Ankara’nın ABD’ye karşı duyduğu bir “şüphe” ya da “güvensizlik”, bu tarihsel tercihin nedenlerini açıklamakta yetersiz kalıyor. Erdoğan iktidarı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardında ABD’yi de gördü. İktidar bu yönde sarsılması güç bir kanaat oluşturdu ve buna göre pozisyon aldı. Amerikan yönetimi ise 15 Temmuz’dan sonra Ankara’nın bu sağlam inancını ne yeterince ciddiye aldı, ne de bunu değiştirmek için gereken çabayı sarf etti. 

Diğer taraftan Erdoğan, darbenin ardında ABD’nin olduğu yönündeki inancını açık sözlerle nadiren ifade etmiştir. 9 Ocak 2018’de partisinin meclis grubu toplantısında, ABD’deki “Reza Zarrab davası” vesilesiyle söyledikleri, bunun örneklerinden biridir: “15 Temmuz darbe girişimini ülkemizde başaramayanlar, şimdi farklı darbe girişimlerinin arayışı içerisindeler. Şu anda Amerika'daki malum dava, işte bir siyasi içerikli darbe girişiminin adresidir ve bu öyle sureta (şeklen) atılmış bir adım değildir.” Erdoğan’a göre bu adımı atanların amacı “Türkiye'yi ekonomik noktada sıkıştırmak”tı ve Cumhurbaşkanı bu bağlamda bazı örgüt isimlerini de zikrediyordu: “...FETÖ ile CIA ile öbür tarafta FBI ile sıkıştırmak suretiyle Türkiye'ye kendilerine göre bir sıkıştırma operasyonudur.” 

10 Ağustos 2018’de New York Times’da Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yayımlanan “Türkiye, ABD ile krizi nasıl görüyor?” başlıklı yazıda, Ankara’nın, 15 Temmuz darbe girişiminin ABD tarafından “kesin biçimde kınanmamış olmasından” ve ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşayan, Türkiye’deki resmi adıyla “Fetullahçı Terör Örgütü”nün (FETÖ) lideri Fetullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmemesinden duyulan hayal kırıklığı dile getirilmişti. 

PKK’nın Suriye’deki kolu PYD/YPG ile ABD arasındaki “ortaklığın” da kınandığı yazı şu veciz ifadelerle sona eriyordu: “Daha fazla geç olmadan Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği şeklindeki yanlış görüşü terk etmeli ve Türkiye’nin alternatifleri olduğu gerçeğini kabul etmelidir. Bu tek yanlı hareket etme ve saygı duymama eğilimi terk edilmezse bu bizi yeni dost ve müttefikler aramaya başlamak mecburiyetinde bırakacaktır.”

Bu yazıdaki optikten bakıldığında, Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alarak yukarıdaki son cümlede yapılan uyarıyla ilgili eşiği geçtiği görülüyor.

S-400 tedariki, Erdoğan iktidarının, algıladığı Amerikan tehdidine karşı Rusya’dan güvenlik ve güvence arayışının somutlaşmasıdır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu noktaya gelene kadar iki ülke birbirlerini birçok kez hayal kırıklığına uğrattı. 2003’te Amerikan birliklerinin Irak’a girmek için Türkiye topraklarını kullanmasının uzun müzakerelerden sonra reddi, Irak’ın işgalinin ardından Süleymaniye kentinde Amerikan güçlerinin Türk askerlerini başlarına çuval geçirerek gözaltına almaları ve 2004’te yeniden başlayan PKK saldırılarına rağmen Türkiye’nin 2008’e kadar örgütün üslendiği Irak’a karadan müdahale edememesi, iki müttefik ülkenin orduları arasında zaten sorunlu olan güven ilişkisini tahrip etmiştir. 

15 Temmuz darbesinden önce, Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’e karşı ABD’nin kendisinden beklediği aktif mücadeleyi vermemesi, buna karşılık ABD’nin de Türkiye’nin bütünlüğüne tehdit olarak gördüğü PKK’nın kolu YPG’yi IŞİD’e karşı silahlandırması sonucunda iki ülke arasındaki kriz yeterince derinleşmişti.

Soğuk Savaş yıllarında Avrupa jeopolitiğine uyum sağlayan Türk-Amerikan ilişkileri, Soğuk Savaş’ın ardından güvenlik ekseninin Orta Doğu’ya kaymasına intibak edemedi. Türkiye’deki İslamcı iktidarın bölgeyle ilgili siyasi gündemiyle ABD’nin cihatçı terör örgütlerine karşı güvenlik arayışı arasındaki çelişkiler yönetilemediği için sonunda kopuş ve çarpışma kaçınılmaz hale geldi.Kadri Gürsel/Al-Monitor