Röportaj/Söyleşi Adli yıl açılıyor, hukukçular "reform değil, köklü değişiklik" diyor



ID:47127
Yayınlanma:
02 Eyl 19

Yeni yargı yılı bugün başlıyor. Saray'da yapılacak töreni protesto eden 41 baro törene katılmayacak. Protesto kararını ve "reform" tartışmalarını deneyimli hukukçulara sorduk.

2019-2020 Adli Yılı, bugün Saray’da -Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezi- yapılacak törenle açılıyor. Yargıda reform tartışmalarının sürdüğü Türkiye’de zaten birçok siyasetçi, gazeteci, hukukçu hâlâ cezaevlerinde. Üstelik yargının sorunları saymakla bitmiyor. Yargıtay ve Danıştay başkanlarının Cumhurbaşkanı ile “yurt gezileri”ne çıkıp “çay toplamaları”ndan bugüne HSK’nin YSK’nin neredeyse iktidar organı haline geldiği, yerel mahkemelerin iktidarın beğenmediği AYM kararlarını tanımamasının rutine dönüştüğü süreç yaşanıyor yargıda. Bu denklemde 51 baro ve 20 Yargıtay üyesi Saray’da yapılacak törene “Yargının yürütmeye biat etmesi anlamına gelir” diyerek itiraz ediyor.

Bu tartışmalar devam ederken Anayasa Hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu, Yargıçlar Sendikası Başkanı Ayşe Sarısu Pehlivan, Emekli Hakim Mustafa Karadağ ve Hukuk Profesörü Yücel Sayman ile Türkiye yargısının sorunlarını ve çıkış yollarını konuştuk. Pek çok farklı noktadan değerlendirme yapan hukuk insanları, reform tartışmalarına da değinerek, “Reform değil, köklü değişiklik” diyor.

 

 

YARGININ SARAY GÜDÜMÜNE SOKULMAK İSTENDİĞİ AÇIK

CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi (CBHS) olarak adlandırdıkları anayasal düzenin bir yıllık uygulamasının tek kişi yönetimi (monokrasi) yanlıları cephesinde bile tartışma başlattığına vurgu yaparak ekliyor: “Buna karşılık, rehabilitasyon ve restorasyon gibi sözcüklerle ürkek biçimde tartışmaya katılmaya çalışan seçilmişlerin önü, Saray’daki atanmışlar tarafından hızlıca kesilmeye çalışıldı; “sistemde bir aksaklık varsa, TBMM’nin gücü azalmış ise, bunları düzeltmek de Saray’ın işi” dercesine bir değerlendirme birimi oluşturdular.”

Bu girişimin bile, CBHS hakkında yeterli ipuçları sağladığının altını çizen Kaboğlu, sözlerinin şöyle sürdürüyor: “6771 Sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişikliği 9 Temmuz 2018’de yürürlüğe girdi ve bir yıllık uygulaması, Anayasa’da yasama, yürütme ve yargı olarak sıralanan üç erk merkezinin Saray olduğu algısını sürekli kılıcı politikalar geliştirildi ve uygulamalar yapıldı:

-Yasama karşısında; Cumhurbaşkanlığı kararnameleri (CBK) ile yapılan normatif düzenlemeler, TBMM’nin gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin neredeyse üç katı; fakat bununla yetinilmeyerek, Saray, TBMM’nin yasama faaliyetini güdümü altında tutma eğiliminde oldu hep: Bunu, Meclis tekelinde olmasına rağmen yasa önerilerini bürokratlara hazırlatmakla yaptı; ama bununla da yetinmedi: Mecliste oylanan yasaların içeriğini de yönlendirmeye çalıştı çoğu zaman. Özetle, “kişisel proje” olarak topluma olağanüstü ortam ve koşullarda dayatılarak oylatılan kendi anayasal düzenlerine bile saygı göstermediler.

-Yargı açısından; Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yapısı nedeniyle yargının Saray güdümüne sokulmak istendiği biliniyor. Fakat bununla yetinilmedi ve Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan yargı reformu strateji belgesi (YRSB), Saray’da CB tarafından açıklandı. Ne var ki, bu konuda TBMM, yasama inisiyatifinde bulunması gerekirken, herhangi bir yasa önerisini gündeme getirmeden tatile girdi…”

KAYYUMLARDA YARGI DEVREYE GİRSİN SÖYLEMİ...

Yargıdaki durumun yansımalarına ilişkin de değerlendirme yapan Kaboğlu, “Sınıfsal, cinsiyete dayalı ve etnik ayrımcılık yaratan politika ve uygulamalar, haliyle yargı uygulamasını da etkiliyor ve adil yargılanma hakkını güvence altına almaya yönelik yasal düzenlemeyi yaşamsal hale getirmiş bulunuyor. Yürütülen iktisadi politika, devletin düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulaması yükümlülüğü yerine bir tür yağma ve yandaş düzeni için seferber edilmiş bulunuyor. Kamu ihalesi yasasının delik deşik edilmesi bunun tipik bir örneği. Etnik ayrımcılık yaratan politikada ise, birçok etkenin yanında, yurttaşlığın ve eşit yurttaşlık kavramının öğütülmesinin payı açık. Kuşkusuz, seçilmişlerin görevden alınması, demokrasiye inançsızlığın bir göstergesi aynı zamanda. Değinilen ve benzeri politikalar, haliyle, bağımsızlığı iyice zedelenen yargı üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. Bunun güncel örneği: Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediye başkanlarını geçici “uzaklaştırma” önlemi karşısında, “yargı bir önce karar vermeli” biçimindeki öneriler ne ölçüde gerçekçi? Devlet ve medya adeta seferber edilmiş üç başkanı suçlu göstermek için. Bu durum karşısında, üç ildeki yargı organları ne ölçüde bağımsız karar verebilir?” diyor.

SORUN ANAYASAL DÜZLEMDE ELE ALINMALI

Çıkış yolu için ilk yapılacakları ise şöyle anlatıyor Kaboğlu: “Konu öncelikli olarak anayasal bir sorun. CBHS olarak adlandırılan anayasal düzenin sürdürülemezliği açık. Yargı ile sınırlı kalarak, CHP Anayasa ve Adalet Komisyonu’nun neden “adil yargılanma hakkı yasa önerisi” için inisiyatifi, değinilen yakıcı sorunlar ışığında pek haklı ve meşru. Partiler arası bir heyetle yürütülen bu çalışmanın 1 Ekim’e kadar tamamlanması amaçlanıyor... Kuşkusuz yasal düzenleme gerekli olmakla birlikte, sorun aynı zamanda anayasal düzlemde ele alınmalı:

1- Anayasa’nın amir hükümlerine saygının sağlanması. Örneğin, mahkemelerin bağımsızlığını düzenleyen Anayasa madde 138’in sürekli ihlali.

2- Anayasa değişikliği bakımından, öncelikle madde 159 değiştirilerek HSK, yargı bağımsızlığı gerekleri ışığında düzenlenmeli.”

İKİ ÖNEMLİ DÖNÜM NOKTASI: 2010 VE 2017 REFERANDUMLARI​

 

Yargıçlar Sendikası Başkanı Ayşe Sarısu Pehlivan Türkiye yargısının içler acısı halinin “rejim değişikliğinin sancıları ile daha da görünür ve artık acılarına tahammül edilemez bir kangrene dönüştüğü görüşünde. Üstelik bu halin geçici olmadığını da ekliyor sözlerine: “Adliyelerde hak arayanlar, siyasetin ve siyasetçinin etkisindeki davalarda taraf olanlar daha fazla hissediyor ve görüyor. Elbette her şeyin yerli yerinde, yargıç ve savcının tam bir bağımsızlık ortamında, evrensel hukuka uygun kuralların işlediği, çok iyi çalışma koşulları olan adliyelerde, donanımlı çalışanlarıyla, başına bir şey geleceği endişesini taşımaksızın çalışmasını, bizler hukuk insanları olarak çok istiyor ve kısa zamanda gerçekleşmesini bekliyoruz. Yaşadıklarımız bize siyasetin yargıdan elini çekmemesi halinde, bu isteğin sadece çok konuşulan bir ütopya olarak kalacağını gösteriyor. Yargıdaki en temel sorun kendisini devletin memuru olarak gören ve gördüren yargıç ve savcıların sayısal çoğunluğu ve siyasetçilerin yargı üzerinden toplum mühendisliği yapmak istemeleri, buna göre yargı dizaynı yapmalarıdır.” İki önemli tarihe de dikkat çekiyor Sarısu Pehlivan, 2010 ve 2017 referandumları: “2010’daki Anayasa değişikliği yargının cemaatçi bir gruba iktidar desteği ile teslim edilmesi ve sonucunda, hepimizin yakından takip ettiği yargılamalarla hukuk dışı pek çok kararın verildiği görülmüştür. Bu hukuk katliamları Yargıtay kararları ile de tescillenmiştir. 2017’deki Anayasa değişikliği ile ülkenin rejimi tamamen değiştirilmiş, yargı yeniden dizayn edilmiştir. Yargıç ve savcılar üzerinde tek yetkili olan, kararları ihraç dışında, yargı denetimi dışı bırakılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun seçim usulü değiştirilmiştir. Yaşadığımız süreçte gerek partili Cumhurbaşkanı gerekse Meclisin seçmesinde hep söylenildiği gibi milli iradenin tecelli etmediği görülmüştür.”

KANGRENE ÇARE REFORM OLAMAZ

Yargı reformu tartışmalarına da kısaca değinen Sarısu Pehlivan, “Sayın cumhurbaşkanının açıkladığı yargı reformu stratejisi, yargıya güvenin yüzde 20’lerden yüzde 38’e çıkmasından övünülmesi ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Yargıya güvenin bu düzeyde olduğu bir ortamda reform adı altında yapılacak hiçbir düzenlemenin yukarıda bahsettiğim kangrene çare olması mümkün görünmemektedir. Bu görüntüyü kurtarma çabasıdır” dedi.

“Peki çözüm nerede?” Bu soruya yanıtı ise şöyle oluyor: “Özetle, bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin oluşması için öncelikle siyasetin, siyasetçinin yargıya müdahale edemeyeceği bir sistemin kurulması, halkın hukuku gerçekten istemesi çok önemlidir. Siyasi partilerin bu istenci öne çıkarmak için çalışmaları gerekir. İnanıyorum ki, halkın hukukun önemini kavraması, hak ve özgürlüklerini en temel insan hak ve özgürlükleri olarak görmesi ve istemesi ile yargı sistemini kuracak siyasilerden yana tavır aldığında sorunun çözümü için bir başlangıç yapılmış olacaktır.”

TÜRKİYE ARTIK BİR HOLDİNGİN MAL VARLIĞI

Türkiye’deki siyasi atmosfer neyse yargı atmosferinin de o olduğu görüşünü dile getiren Emekli Hakim Mustafa Karadağ, “Yasa yapma politik bir davranış. Dolayısıyla yargının yapılandırılması da yasal bir faaliyet olmakla siyasi bir tercih. Yargı organlarının, daha doğrusu yargının aktörlerinin hukuku nasıl anladığı ve uyguladığı ise başka bir sorun. Normal olarak hukuk eğitimi almış bir yargıç, savcı, avukat ya da akademisyenlerin hukuktan bu kadar uzaklaşma gayretleri hukukçuların, siyaset bilimcilerin, sosyologların ve psikologların birlikte araştırması gereken bir konu. Bakın hukuk dışı uygulamaları demiyorum, gayret etmeleri diyorum, buna dikkat çekmek istiyorum. Bir Twitter fenomeni haline gelen Burhan Kuzu’nun açıklamalarını düşünün, TV programlarında, açık oturumlarda hukukçu titrleriyle konuşan ve adının önüne akademik unvan ekleyen muhteremleri hatırlayın” diyor.

 “Türkiye’de hiç olmadığı kadar hukuk rezaletleri yaşanıyor” görüşünde Karadağ: “Kimse hukuk tanımıyor, siyasi iktidar aleyhine sonuç doğuran az sayıdaki mahkeme kararlarına uymayacağını ilan ediyor, sıkıysa gelsinler denesinler diyor ve bu hukuk faciaları bu kişiler eliyle meşrulaştırılıyor. Hukuk demokratik rejimlerde sorunlara çözüm bulur, yargı demokratik bir iklim varsa bağımsız olur. O zaman Türkiye’de nasıl bir siyasal rejim var ona bakmak lazım. Cari rejim Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Dünya’da böyle bir yönetim var mı? Yok. Anayasa hukukunda ya da siyaset biliminde bir temeli var mı? Yok. Necip Fazıl Kısakürek’in alaturka fantezileri Türkiye’de bir tek adam rejimi olarak yaşam buldu. Diğer yandan Türkiye artık bir holdingin mal varlığı ve patron ne derse o oluyor. Artık devletin arazisi, orman, mera, yeşil alan, akarsu, yol gibi üzerinde tasarruf edilemeyen kamu alanları yok. Patron hepsinin üzerinde tasarruf yetkisine sahip. Bakanlar, sorumluluğu altındaki “sektörün” kuvvetli oyuncuları. Bu siyasi ve iktisadi koşullar içinde yeniden yapılandırılan yargıdan ne yazık ki hak, emek, eşitlik ve özgürlük eksenli bir karar çıkması zordur.”

HALKIN ‘YETER ARTIK’ DEMESİ GEREKİYOR​

 

Çıkış yolu nedir diye Mustafa Karadağ’a da sorduk. Karadağ şöyle diyor: “Bu yılın adli yıl açılışına daha yapılmadan Saray’da yapılacak olması, yeni yargı stratejisi belgesi ve yapılması düşünülen yasa değişikliklerine ilişkin yargı paketi damgasını vurdu. Yargı strateji belgesini okuduğunuz zaman görünen şudur. Siyasi iktidar son 2-3 yıldır gerek normal yasal yollardan gerekse OHAL KHK’leri ile yaptığı, fakat kalıcı hale getirdiği anti demokratik, hukukun genel ilkelerine aykırı düzenlemeleri değiştireceğini söylüyor. Ve bizden buna inanmamızı bekliyor. Haksız da sayılmaz, insan hakları savunuculuğu yapan bazı örgütler, hukukçu ve siyasetçi tayfası şimdiden yargı paketine umut bağlamış durumda. Türkiye Barolar Birliği Başkanı iyi şeyler olacağını düşünüyor ve hukuka aykırı olarak yapılan ve oturulan Saray’a, kuvvetlerin birliğini temsil eden siyasi iktidarın himayesindeki adli yıl açılış törenlerine gitmeyi bir diyalog ve çözüm düzlemi olarak görüyor. Yukarıda böyle bir ortam var.

Aşağıda ise durum daha da kötü, eğitimsizleştirilen, yoksullaştırılan, yoksunlaştırılan halkın büyük çoğunluğu hak ve adalet duygusunu yitirmiş durumda. Onlar karınlarını doyurmanın telaşı içindeler. Oysa yukarıda her tartışmanın tek zarar göreni onlar. Ellerini toprağa dayayıp “yeter artık” demesi gereken de onlar. Fakat onlar kendilerini olayın dışında tutuyorlar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Siyasi iktidar reform sözlerinde kesinlikle samimi değil. Başta da söylediğim gibi kendi koydukları zalim kuralları değiştireceklerini söylüyor. Sormazlar mı madem daha demokratik ve özgürlükçü düzenlemeler yapmayı düşünüyorsun, neden her gün yeni bir soruşturma açılıyor, avukatlar, akademisyenler, anneler halen tutuklu. Birçok var ama sembol anlamında isimlerini sayacağım, Murat Aslan, Selçuk Kozağaçlı, Osman Kavala, Eren Erdem ve Selahattin Demirtaş hala neden tutuklu. Yani insanların işine bakılır, sözüne değil. Umarım iyi şeyler olur, fakat Türkiye deneyimimiz, eğer iktidar hak ve özgürlükleri güçlendireceğini söylüyorsa yeni bir baskı salvosu geliyor demektir.”

17 NİSAN REFERANDUMU DESPOTİZMİ DERİNLEŞTİRDİ​

 

Gazetemizin yazarlarından Hukuk Profesörü Yücel Sayman Yücel Sayman şu değerlendirme ile başlıyor sözlerine: “17 Nisan referandumundan önce 12 Eylül Anayasası toplumsal yaşamı siyasi olarak despotik devlet biçimi çatısı altında örgütlemişti. Devletin mutlak cezalandırma kudreti ve uyuşmazlıkları çözme yetisi bulunduğu varsayımıyla yargı, devlet müsamahası elverdiği ölçüde tarafsız ve bağımsız davranabilen ve her biri devlet çalışanı olan savcının (iddia kurumu) ve yargıcın (hüküm kurumu) yargısal faaliyette işbirliği temelinde yapılandırılmıştı. Bu yapılanmada savunmaya yer verilmemiş, savunma kurumunu temsil eden Baro ve yargılama faaliyetinde savunma kurumuna işlerlik kazandıran avukat yargı sisteminde yardımcı, olmasa da olur -hatta daha iyi olur- konumunda bırakılmışlardır. Oysa yargı kararının meşruiyet kaynağı devletin mutlak, tartışılmaz, karşı konulmaz cezalandırma kudreti ve uyuşmazlıkları çözme yetisi değildir; yargılama faaliyetinin ve bu faaliyet sonunda verilen kararda (kurulan hükümde) mevcut kamu gücünün meşruiyeti yurttaşların toplumsallaşmış bireysel güçleridir. Yurttaşların toplumsallaşmış bireysel gücünü yargılama faaliyetinde avukat temsil eder, avukat bu güce yargılama faaliyetinde işlerlik kazandırır. Despotik devlet biçiminde yargı örgütlenirken savunma kurumsal olarak yer almaz, avukat devlet avukatı yapılmak istenir. 17 Nisan referandumu 12 Eylül Anayasası’nın örgütlediği “despotik devlet” yapısını “milli irade ideolojisinin devletine” dönüştürdü; despotizm daha bir derinleşti. Toplumsal yaşamı siyasi olarak örgütleyen devlet biçimi despotizmin değişik modelleri arasında sıkışıp kaldıkça yargı sorununa palyatif ve aldatıcı, geçici düzenlemeler öngörmekle yetinmek dışında köklü bir çözüm getirebilmek olası değildir.

Sayman bu süreçten çıkışı ise şöyle yorumluyor: “Ben Kemalizmin “hükümet konağı” uygulamasını, bu uygulamanın çok daha gelişmiş, derinleştirilmiş, güncellenmiş, şatafatlı kılınmış, inceltilmiş hali de olsa “Beştepe Külliyesi” anlayışıyla aynı özde değerlendiriyorum: Güçlerin tekleşme sürecine uygun mekanların yerleşkesi fikriyatı… Bu nedenle yeni adli yıl açılışına katılmayı reddeden Baro Başkanlarının kararını doğru buluyorum.”

Haber:Meltem Akyol/Evrensel