Analiz Türkiye-İsrail ilişkileri: Garez mi realizm mi galip gelecek? / Amberin Zaman



ID:47294
Yayınlanma:
06 Eyl 19

İsrail’in kuzeyindeki ücra mahallelerden birinde duvarda Türkçe yazılmış “Seni seviyorum” yazısı dikkat çekiyor. On yıl kadar önce bu sözlerin Yahudi devletini tanıyan ilk Müslüman ülke olan Türkiye’ye yönelik hissiyatın bir yansıması olduğu söylenebilirdi. O dönem İsrail savaş uçaklarının Türk semalarında eğitim aldığı, Ankara’nın Kürt isyancılara karşı İsrail istihbaratıyla işbirliği yaptığı ve Türkiye’nin İsrail’in Washington üzerindeki nüfuzundan fayda sağladığı “altın yıllardı.” Orta Doğu’nun iki güçlü ordusu arasında 1990’ların ortalarında imzalanan güvenlik protokolleri Şam ve Tahran’da rahatsızlık yaratırken Washington ve Brüksel’de memnuniyetle karşılanırdı. O protokoller artık rafa kalkmış durumda.

İsrail bugün Trump yönetimine Türkiye’ye silah satışını kısması için baskı yapıyor. Türkiye’nin yaklaşık 400 Hamas üyesine kucak açarak Filistinli örgütün terör eylemlerini planladığı bir faaliyet merkezine döndüğünü öne sürüyor. İsrailli yetkililere göre Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcilere karşı gerçekleştirilen son saldırı dalgasının arkasında Türkiye’deki Hamas üyeleri var. Suçlamaları kara propaganda diye reddeden Türkiye ise İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yaptıklarını Nazilerin Yahudilere yaptıklarına benzetiyor.

İki ülke Mayıs 2018’den bu yana birbirleri nezdinde büyükelçi düzeyinde temsil edilmiyor. Ankara, Gazze’de düzenlenen protestolarda 60’ı aşkın Filistinli göstericinin İsrail güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi üzerine İsrailli elçi Eitan Na’eh’den ülkeyi “geçici” olarak terk etmesini istemişti.

Diplomatik ilişkilerin seviyesinin düşürülmesinin ardından Türkiye ve İsrail yakın tarihte ilk kez hasım bölgesel gruplarda karşı karşıya geldi: Bir tarafta aslen İran’a karşı birleşen İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri diğer tarafta ise İran’la birlikle hedef alındıklarını söyleyen Türkiye, Katar ve Müslüman Kardeşler bağlantılı müttefikleri.

Peki bu geri dönülemez bir kopuş mu? Ve öyleyse bu durum bölge güvenliğini ve Batı menfaatlerini nasıl etkiler? Suriye’deki çatışmaların giderek yeni ve tehlikeli bir boyuta evrildiği ve İslam Devleti’ne dair korkuların yerini İran nüfuzunun aldığı bir ortamda bu soru daha yakıcı hâle geliyor. Daha az dile getirilen daha büyük bir tehlike ise iki ülke arasındaki soğukluğun açık bir husumete dönüşüp dönüşmeyeceği.

Pek çok kişi Türkiye ve İsrail’in geçmişte daha büyük krizler atlattığına dikkat çekerek bu korkuların abartılı olduğunu düşünüyor. Bazıları ise Washington’un kayıtsızlığı ve tarafların tehlikeli hâlinden memnunluğunun aradaki uçurumu kontrolsüz bir şekilde derinleştirdiğini vurguluyor.

Tel Aviv’deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün kıdemli araştırmacılarından ve İsrail’in önde gelen Türkiye uzmanlarından Gallia Lindenstrauss da bu endişeyi paylaşanlardan. “Geçtiğimiz 10 yıl içinde sadece devletler arasındaki ilişkilerde değil halklar arasındaki ilişkilerde meydana gelen hasar bir gerçek” diyor.

Bir diğer gerçek ise iki ülkenin de hızla aşırı milliyetçi popülizme kayıyor olması. Bu kayış, ülkelerinde en uzun iktidarda kalan lider sıfatını paylaşan Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından bizzat körükleniyor.

‘Onun suçu’ oyunu

Türkiye’nin gözünde husumet esasen İsrail’den kaynaklanıyor. Oxford Üniversitesi’nin ziyaretçi araştırmacılarından Orta Doğu uzmanı Galip Dalay Al-Monitor’a şöyle diyor: “İsrail, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in oluşturduğu eksen aslen İran ve İslamcılık karşıtı. Ancak aynı zamanda kaçınılmaz olarak Türkiye karşıtı da çünkü son tahlilde tahayyül edilen bölgesel düzen sadece İran’ın püskürtülmesini değil Türkiye’nin de rolünün azaltılmasını öngörüyor.”

Eskiden ilişkilerin ana temelini müşterek menfaatlerin anlaşmazlıkları bastıracağı ve Türkiye ile İsrail’in İran nüfuzunu birlikte frenleyeceği savı oluştururdu. Bugün iki taraf da bu savı küçümsüyor. Dalay şöyle diyor: “İran’ın, Irak ve Suriye’deki rolünden Türkiye de rahatsız ama İran’ı daha geniş bir bölgesel bağlamda ele alıp ona karşı olan cepheye baktığında Türkiye bu cepheyi İran’dan daha tehlikeli buluyor”

Türkiye’de generallerin sözünün hâlen geçtiği ve ülkenin ilk İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan’ın iktidarına rağmen peşi sıra savunma anlaşmalarının yapıldığı 1990’lardaki “altın yıllar”a gelince, Dalay bu konuda “Bu dönem Türk-İsrail ilişkilerindeki norm değil anomaliydi” diyor.

İsrail ise durumu böyle görmüyor. 

Ortak kanıya göre bozulmanın kökeninde Erdoğan ve İslamcı ideoloji yatıyor. Eski İsrailli general ve ulusal güvenlik danışmanı Yaacov Amidror “Türkiye’yi Erdoğan yüzünden kaybetmemiz kötü bir durum. Erdoğan gidinceye kadar hiçbir şey değişmez” diyor.

Bir dönem İsrail Stratejik İlişkiler Bakanlığı’nda genel müdür olarak görev yapan eski general ve istihbarat uzmanı Yossi Kuperwasser de şöyle diyor: “Türkiye artık çözümün değil sorunun bir parçası.”

Netanyahu’nun gayriresmi ve eleştirel danışmanlarından biri olan Amidror, Erdoğan’a ilişkin izlenimlerini 2010’daki Mavi Marmara baskınında öldürülen dokuz Türk vatandaşı adına Ankara ile yapılan zorlu tazminat müzakerelerinde edinmiş.

Erdoğan’ın Mavi Marmara eylemcilerini destekleyip desteklemediği bugün bile hâlen bilinmiyor. Ancak 2016’daki bir iftar yemeğinde yaptığı “Giderken bana mı sordunuz” çıkışı aktivistlerle arasına mesafe koyduğunu gösteriyor.

Netanyahu dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın ısrarlı çabalarının ardından Mart 2013’te Erdoğan’ı telefonla arayarak olaydan dolayı özür diledi. Ancak kurbanların ailelerine ödenecek tazminat görüşmeleri uzun süre sonuçlanmadı. Sıkı bir pazarlıkçı olan Erdoğan 34 milyon dolar isterken, İsrail 20 milyon dolar teklif etti. 

Pazarlıklar üç yıl kadar sürdükten sonra, Aralık 2016’da başkentlere yeniden karşılıklı büyükelçiler atandı. Ancak yakınlaşma kısa ömürlü oldu. Büyükelçiler iki yıl dolmadan yeniden evlerine döndü ve tatsızlık daha da arttı. 

Konunun hassasiyeti nedeniyle isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili İsrail’in tüm bunlara rağmen Ankara ile yaşamsal istihbarat paylaşmayı sürdürdüğünü ve bu sayede en az 18 İD saldırısının önlendiğini söylüyor.

Ne var ki Erdoğan’ın tabanını pekiştirmek için sık sık başvurduğu İsrail karşıtı söylem buna rağmen kesilmedi ve İsrail’deki incinmişlik hissini artırdı. Lindenstrauss şöyle diyor: “İsrailli Yahudiler bir ihanete uğramışlık hissiyatı içinde. İsrail’in 1990’larda böylesi iyi ilişkilere sahip olduğu Türkiye’nin tavrı nasıl bu denli değişti? Sokaktaki İsraillilere göre tüm suç Erdoğan’da.” 

Bu öfke karşılıklı. Erdoğan’ın Aralık 2008’de --tam İsrail ile Suriye’nin Türkiye’nin aracılığında bir barış anlaşmasına varacağı düşünülürken-- Gazze’ye karşı başlatılan Dökme Kurşun harekâtının ardından İsrail’i hiçbir zaman affetmediği söyleniyor. Kindarlığı iyi bilinen Erdoğan iktidarında ilişkilerin aldığı ilk darbe bu oldu ve ordular arasında işbirliği kesildi.

İsrail Türkiye İş Konseyi’nin başkanı ve bir Türk Yahudisi olan Menashe Carmon da ilişkilerin duygu yüklü olduğu konusunda hemfikir “Bu bir haysiyet meselesi, iki taraf da sanki sevgilileri tarafından haksızlığa uğramış gibi davranıyor” diyor.

Lindenstrauss ise şöyle devam ediyor: “Pek çok İsrailli Yahudi yeniden Türkiye’ye tatile gitmeyi istiyor. Türk kültürü ve mutfağına duyulan ilgi sürüyor.” Aşk ve intikamı anlatan bir Türk dizisi olan “İstanbullu Gelin” on binlerce İsrailli tarafından izleniyor ki duvardaki “seni seviyorum” yazısının alâmetifarikası da bu olabilir. 

İsrail ise yeni dostlar buldu ve aralarında Türkiye’nin geleneksel hasımlarından Kıbrıs ve Yunanistan da var. İsrailli komandolar Kıbrıs’ta eğitim alıyor, İsrail uçakları Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan semalarında uçuyor ve İsrail silahları için Hindistan pazarı öne çıkıyor. Ancak Türkiye bunların hepsini birden sağlayabilen tek duraktı.

Filistin sokaklarının yeni sevgilisi

Ankara’daki genel kanı ise Netanyahu’nun Batı Şeria’daki saldırgan yerleşim politikaları ve genel olarak Filistin devletine karşıtlığının işleri daha kötüleştirdiği yönünde. Ancak iktidarda kim olursa olsun ABD’den baskı gelmedikçe İsrail’in Filistin politikası değişmez. Ve bu gerçekleşinceye kadar Türkiye’nin İsrail’e yaklaşımında da büyük bir değişim olmaz. Dalay, “Türk-İsrail ilişkilerini Filistin meselesi şekillendirir ve şekillendirmeye devam edecek” diyor.

Türkiye geçmişte Yahudi devletiyle diplomatik ilişkilerinin seviyesini 1956’daki Süveyş Kanalı krizinde ve 1980’de İsrail parlamentosu Knesset’in Kudüs’ü bir bütün olarak başkent sayan Kudüs yasasını onaylaması üzerine düşürmüştü. 2002’de Erdoğan’ın selefi Bülent Ecevit İsrail’i Filistinlilere karşı soykırım uygulamakla suçladı. Yedi yıl sonra da Erdoğan İsviçre’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye çıkıştı. 

Nitekim şimdi Erdoğan Filistin sokaklarının yeni sevgilisi. İsrail’in Tel Aviv’e 12 mil uzaklıktaki Arap mahallelerinden biri olan Kefr Kasım’da evlerin camlarındaki Türkiye bayrakları dikkat çekiyor. Filistinli bir emekli olan Issa Atta, Erdoğan’ın resminin bulunduğu anahtarlığını göstererek “Yılda altı kez Türkiye’ye gidiyorum” diyor. Kuzeni Yusuf İssa da atılıyor, “Erdoğan’ı çok seviyorum, güçlü bir ülke kurdu. Bence o en iyisi.” Kudüs’e de bu hissiyat hakim. Şavarma restoranlarının, turizm acentelerinin duvarlarını Erdoğan’ın posterleri süslüyor. Erdoğan ile Obama’nın yer aldığı bir posterin üzerinde “Allah sizi başkalarının şerrinden korusun” yazıyor.

Türkiye’nin 2016’da Erdoğan’a karşı yapılan darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğuna yönelik söylemi bu mahallelerde de yankı bulmuş görünüyor. Ama fazlası da var. İsrailli yetkililer Türk ajan provokatörlerin Kudüs’te turist rehberi kılığında Yahudi karşıtı ve Hamas yanlısı propaganda yaptığını iddia ediyor.

Türk vatandaşı Cemil Tekeli Ocak 2018’de Tel Aviv’deki havaalanında Türkiye’ye dönmeye hazırlanırken Hamas’a yardım ettiği gerekçesiyle İsrail güvenliği tarafından alıkonuldu. Hukuk alanında ders veren Tekeli, Filistinli hukuk uzmanları ile bir çalıştaya katıldıktan sonra eskiden Osmanlı toprağı olan Kudüs’teki El Aksa müzesini gezmiş. Masum olduğunu söyleyen Tekeli, “buz gibi soğuk” bir hücrede elleri ve ayaklarından zincirlenmiş bir hâlde cenin şeklinde yattığını anlatıyor. Sorgucular tarafından gözlerinin bağlandığını, çırılçıplak soyulduğunu, sosyal medya hesabı hakkında sorular sorulduğunu ve Türk büyükelçiliği ile irtibatının engellendiğini söylüyor. Tekeli, “Oradan hiçbir zaman çıkamayacağımı sandım” diyor. 

İsrailli yetkililer ise Tekeli’nin sorgusunun Türkiye’nin, örgütün askeri gücünü artırmak ve üyelerinin Türkiye’de kalışını kolaylaştırmak için Hamas’a yardım ettiğini ortaya çıkardığını söylüyorlar. 

İsrail iç güvenlik teşkilatı Şin Bet olaya ilişkin bir açıklama yaparak şunları aktardı: “Soruşturmada elde edilen bulgular Hamas’ın Türkiye’deki yaygın ekonomik ve askeri faaliyetlerinin hiçbir engele takılmadan sürdüğünü ortaya koyuyor. Türk yetkililerin bunları görmezden geldiği --zaman zaman-- teşvik ettiği, faaliyetlerinde Türk vatandaşlarından, ki bazıları hükümete yakın, yardım aldıkları görülüyor.”

İsminin açıklanmasını istemeyen İsrailli bir yetkili de Tekeli için “bülbül gibi şakıdı” diyor ve ekliyor: “Hamas’ın Türkiye’de okuyan Filistinli öğrencilerden terörist devşirmeye çalıştığını düşünüyoruz.”

Ebru Özkan da Hamas’a para ve bir telefon şarjı taşıma suçlamalarıyla Temmuz 2018’de tutuklanan bir diğer Türkiye vatandaşı. Suçlamaları reddeden Özkan, ABD Başkanı Donald Trump’ın bizzat devreye girmesiyle serbest bırakılmıştı. Trump Özkan’ın serbest kalması karşılığında Türkiye’de tuhaf terör suçlamalarıyla tutuklanan ABD’li bir din adamının salıverileceğini düşünmüş ancak yanılmıştı.

Tartışma İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz’ın 26 Ağustos’taki bir tweeti ile daha da alevlendi. Katz bakanlığa “Türkiye’nin Doğu Kudüs’teki kışkırtmaları ve ihlallerini durdurmak” için bir plan hazırlama talimatı verdiğini açıkladı ve planın ayrıntılarının daha sonra duyurulacağını yazdı. 

Yanıt, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan geldi. 17 Eylül’de tekrarlanan parlamento seçimlerine işaret eden Çavuşoğlu, “İsrail’deki seçim döneminde yine kirli bir oyun oynanıyor” mesajını paylaştı. Çavuşoğlu şöyle devam etti: “Filistin’in işgal altındaki başkenti Doğu Kudüs’teki Filistinli kardeşlerimizi ve Filistin davasını desteklemekten asla vazgeçmeyeceğiz.” 

İslamcı bir ideolog mu yoksa pragmatik bir iş adamı mı?

Tel Aviv semalarındaki birçok fütüristik gökdeleni inşa eden Türk firması Yılmazlar’da tedirgin bir hava var. Yılmazlar Genel Müdürü Ahmet Arıklar, siyasi gerginliklerin iş dünyasını etkilemediğini belirterek “Önemli sözleşmeler imzalamaya devam ediyoruz ve İsrail devleti hassas askeri projeler için Çinlilerle değil Türkiye ile çalışmayı tercih ediyor” diyor. Ancak pürüzleri gidermek için İsrail bürokrasisini aşmak zorlaşmış: “Burada bize yardımcı olan bir Türk büyükelçi yok.”

Aynısı Türkiye’de kamu ihalelerine girmek isteyen İsrailli iş insanları için de geçerli. Arıklar bu insanların engellendiğini söylüyor: “Erdoğan Filistin meselesinde çok hassas. İdeolojik yapısını siz de biliyorsunuz”

Öte yandan iki ülke arasındaki ticaret hiç olmadığı kadar canlı. Yıllık ticaret hacmi 5.5 milyar dolar ve Carmon bunun hızla iki katına çıkarılabileceğini söylüyor: “Çünkü Türkiye ve İsrail aynı şeyleri üretmiyorlar.” Türk Havayolları Tel Aviv’deki Ben Gurion Havaalanı’na günde dokuz sefer düzenliyor. Bu da Erdoğan’ın bir ideologdan ziyade bir pragmatist olduğunun göstergesi addediliyor. Zira daimi bir kopuşu işaret eden kışkırtıcı söylemine rağmen önce kâr geliyor.

İsrail Dışişleri Bakanı da benzer bir noktaya dikkat çekti. Dubai’de BEA yetkilileriyle yaptığı görüşme hakkında bu hafta başında Knesset’e bilgi veren Katz, Erdoğan için “Biz onu sevmiyoruz. O da bizi” dedi ama aradaki “aleni husumet”e rağmen ticaretin büyümeye devam ettiğini kaydetti. Erdoğan’ın bundan bireysel bir çıkar sağlıyor olabileceğini de ima eden Katz, “Hatta belki bazı aile üyeleri tırların Hayfa limanına ulaşma sürecinde rol oynuyor” diye de ekledi. Daha önce dokuz yıl ulaştırma bakanlığı da yapan Katz bu sözlerle, Türk mallarını İsrail, Ürdün ve Basra Körfezi ülkelerine taşıyan Türk tırlarını kastetti. Türk yetkililerin buna yanıtı ise pekalâ Netanyahu’nun kendi yolsuzluk skandallarına işaret etmek olabilir.

Katz’ın değinmediği bir diğer iddia ise Erdoğan’ın ailesinin İsrail ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) arasındaki büyüyen petrol ticaretinden pay aldığı iddiası. İsrail’in ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 40’ı KBY’den geliyor.

Aşdod limanından bir yetkili Al-Monitor’un sorularını telefonla yanıtlarken “Erdoğan’ın ailesinin bu ticaretin içinde olduğundan oldukça eminiz ama kanıtlamak zor” diyor. Erdoğan’a yönelik yolsuzluk iddialarını araştıran gazeteciler ise kendilerini hapiste buluyor. 

Avrupalı bir araştırmacı gazetecilik girişimi BlackSea.eu’da yayımlanan bir belge Erdoğan’ın kayınbiraderinin gizlice bir tanker aldığını ortaya koyuyor. Ancak haberde Kürt petrolü ticaretinden söz edilmiyor. Kürt petrolü bir boru hattıyla önce Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına oradan da tankerlerle İsrail’e taşınıyor. Alışveriş Türkiye ile KBY arasında 2013’te yapılan ve ayrıntıları pek bilinmeyen milyarlarca dolarlık bir petrol ve gaz anlaşmasına dayanıyor. 

Brooklyn Üniversitesi’nde doçent ve yeni çıkacak “Osmanlı’nın son döneminde Yahudiler ve Filistinliler” isimli kitabın yazarı Louis Fishman buradaki çelişkiye işaret ediyor: Erdoğan İslamcı destekçilerinin “İsrail karşıtı ve galiz anti-Semit nefret söylemlerini kamusal alanda yaymasına” izin verirken İsrail de karşılığında “Erdoğan’ın Filistinlilerle olan bağının İsrail ile bağlarını korumaktan geçtiğini biliyor ve ekonominin büyümesine izin veriyor”

Al-Monitor’un sorularını e-postayla yanıtlayan Fishman’a göre Erdoğan şu an bir “kapana” sıkışmış durumda ve “İsrail’e karşı başat ses” olmak zorunda, zira “bu, İsrail ile güçlü ekonomik bağlar kurduğu için içeriden gelecek eleştirilerin bastırılmasında yaşamsal önem taşıyor”

Gaz için barış?

İsrailli yetkililer Erdoğan’ın ticari becerisinin yeni bir enerji projesini kabul etmesine olanak vereceğine inanıyorlardı: İsrail’in Doğu Akdeniz’deki enerji zengini kıyılarından Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya gaz taşıyacak bir sualtı boru hattı. 

Bir süre Erdoğan da projeye sıcak baktı. Netanyahu’nun 2013’teki özründen önce gaz için görüşmeler başladı. Görüşmelere vakıf bir İsrailli kaynağın aktardığı bilgilere göre “enerji özrün arkasındaki stratejik etmendi.” Daha açık bir şekilde konuşmak için isminin açıklanmasını istemeyen kaynak şöyle diyor: “Fiyat iyi olursa Erdoğan’ın projeyi kabul edeceği düşünülmüştü.”

İsrail bir de havuç uzattı: Boru hattı sadece Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden geçecekti. Ancak hesaplar tutmadı. Kaynak, “Erdoğan özrü ilişkileri normalleştirmek için bir fırsat olarak değil yeni bir zafer olarak kullandı” diyor. 

Pek çok İsrailli yetkili görüşmelerin fiyat anlaşmazlığı nedeniyle çöktüğüne inanıyor. Başka bir gruba göre ise Erdoğan projeyi “ideolojik nedenlerle” reddetti. İsrail’in B planı, Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs ile güç birliği yaparak Avrupa’ya gaz satmak ama Türkiye’nin rızası olmadan bu projeyi hayata geçirmek de olası görünmüyor.

Öte yandan tüm kasvetine rağmen bazı İsrailli uzmanlar ilişkilerin hâlen eski haline dönebileceğine inanıyor. İsrail’in BM nezdindeki eski daimi büyükelçisi ve Netanyahu’ya yakın isimlerden Dore Gold da bu kişilerden biri. 

Gold, başkanlığını yaptığı Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nde Al-Monitor’a “Ben çeşitli vesilelerle Türkiye ile uzlaşıyı savundum” diyor. Erdoğan’ın yaşamsal içgüdülerinin İsrail ile iyi ilişkilerin faydalarını görmekte yararlı olabileceğine işaret eden Gold şöyle devam ediyor: “Bazı çevrelerdeki ve ülkelerdeki konumunuzu yeniden kazanmak istiyorsanız Türk-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesi kolaylaştırıcı olur.” Gold bu sözlerle, Türkiye’nin Washington ile ilişkilerindeki gerginliği kastediyor. İsrail de İran’ın frenlenmesi meselesinde bu normalleşmeden fayda sağlar. Gold, “İran, İsrail devleti için ölümcül bir tehlike” diyor.

Şahin kanadın bir diğer düşünce kuruluşunun başında olan akademisyen Efraim Inbar da aynı fikirde: “Türkiye savaşa hazır ordusuyla çok önemli bir ülke. Türkiye, İran’ı dengeleyebilecek tek ülke.”

Avusturya Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün kıdemli araştırmacılarından Micha’el Tanchum ise “İran nüfuzunun Irak’tan Suriye’ye doğru genişlemesinin ortak bir endişe” olduğunu hatırlatarak iki ülke arasındaki gaz görüşmelerinin bu nedenle başladığını belirtiyor ve “Türkiye ile İsrail hâlen bu müşterek stratejik menfaati paylaşıyor” diyor. 

Türkiye ile İsrail arasındaki kavga sürdükçe Türkiye’nin giderek küçülen Yahudi toplumundaki sıkışmışlık hissi artıyor. Moşe Dayan Orta Doğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi’nin Türkiye uzmanlarından Hay Eytan Cohen Yanarocak şöyle diyor: “Pek çok Türkiyeli Yahudi İsrail hükümetiyle resmi bağı olmadığı hâlde İsrail’in politikalarından sorumlu tutuluyor. Bu gergin ve olumsuz ortamda pek çok Türkiyeli Yahudi işini ya da işletmesini kaybetti.”

Carmon ise genel hissiyatı şöyle özetliyor: “Bu kriz çok uzun sürdü, iki tarafın da artık uyanması lâzım."

Amberin Zaman/Al-Monitor

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve 7Sabah'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.