Analiz Tarih boyunca araçsallaştırılan din / İslam Özkan



ID:47437
Yayınlanma:
12 Eyl 19

Aslında Peygamberin halen hayatta olduğu süreçte, oldukça sivil, kendi kendine yeter, devletin ikincil planda olduğu odak noktasının daha çok birey ve toplum olduğu görülmekte. Devletin din üzerindeki travmatik hegemonyası, Peygamberden bir yüzyıl sonra başladı. İşte biz buna dinin araçsallaştırılması diyoruz. Devlet artık din için değil, din artık devlet için var olma konumuna gelmişti.

Dindar kitlenin, Peygamber sonrası dönemde saltanata evrilmiş, zalim sultana itaat fikrinde somutlaşan bir iktidar anlayışının mirasçıları olduğu göz önüne alındığında onların bu tutumunu salt rant ve çıkarla açıklamanın mümkün olmadığı aşikar.

AKP’nin iktidar olduğu yıllar boyunca dindar kesimin neden bu kadar devletçi ve otorite yanlısı olduğuna ilişkin haklı serzenişlere tanık olduk ve oluyoruz. Merak edilen şu: Neden dindarlar, iktidarın ilişkilendiği kötülüklerden rahatsız olmuyor? Olmamak bir yana, devletin gadrine uğramış kesimleri kriminalize etmek için sanki birbirleriyle karşı tarafı daha galiz sözlerle kim vatan haini ilan edebilecek, bunun yarışına giriyorlar. Elbette bu eleştiriler dindar kesimlerin tamamı değil, kahir ekseriyeti için geçerli. Dindar toplumsal yapı içerisinde Saadet Partisi, Furkan Vakfı gibi iktidara açıkça muhalefet eden ve direnen siyasal yapılar, tavırlarını net bir şekilde ortaya koyarken bütün dindarları töhmet altında bırakmak elbette doğru olmaz.

Buna karşın yaşam alanını daraltan, özgürlükleri boğan icraat, hele hele dini eğilimleri olan bir iktidar tarafından hayata geçiriliyorsa, ne yaparsa yapsın bu kesimlerin gözünde haklılık ve meşruiyet kazanabiliyor. İş öylesine saçma sapan bir noktaya vardı ki dindarlar, yapılana kılıf bulmaya devlet ya da hükümet yetkililerinden önce davranıyor. İktidarın başarısızlığını örtme konusunda yapılan acemice ve son derece çocuksu meşrulaştırmalarsa dini kesimin hem kendi içindeki erozyonu hızlandırıyor hem de geleceği inşa edeceği düşünülen gençlerin hızla İslami tahayyülden uzaklaşmasına yol açıyor, farkında olarak ya da olmadan. Ancak bu işi yolunda olanlar için çok da dert değil, yeter ki iktidarın gemisi yürüsün, nemalananlar nimetlerden yoksun kalmasın. 

Peki dini tefekkürün siyasal/toplumsallığa ilişkin algısının ne tür bir tarihsel arka planı var ki, bunca yaşananlara rağmen hâlâ devletçi/milliyetçi/statükocu mantalite kendisini gözden geçirme ihtiyacı hissetmediği gibi, dini tefekkürün inkirazı pahasına tutumunu değiştirmiyor? Dindar kitlenin, Peygamber sonrası dönemde saltanata evrilmiş, zalim sultana itaat fikrinde somutlaşan bir iktidar anlayışının mirasçıları olduğu göz önüne alındığında onların bu tutumunu salt rant ve çıkarla açıklamanın mümkün olmadığı aşikar. Ehli Sünnet ve’l Cemaat’in kavramsallaştırmasının formülleştiği günden beri devleti ve otoriteyi hayatının merkezine yerleştiren bu fikriyat nasıl oluştu?

Osmanlı İmparatorluğu sanılanın aksine eksiksiz bir din devleti değildi, aslında günümüzde anlaşıldığı şekliyle bir din devleti de değildi. O, tıpkı bugün benzerleri gibi dini araçsallaştırmakta, devlete itaati sağlamada dine enstrümantal bir işlev yüklemekteydi. Bunun arkasında yatan saik, dini algılama biçiminin yanında özellikle Abbasilerden bu yana dönüşüm içerisinde olan, dinin devletin himayesi olmadan yaşayamayacağına ilişkin algıdır. Peygamberden sonraki süreçte Nizamiye Medreseleri kurulana kadar kısmen devam edebilmiş sivil din, insanların zihinlerindeki yerini çoktan terk etmiş, yerini devlet olmadan dinin yaşanamayacağı algısına bırakmıştı. Burada temel kaygı, devletin ideolojik ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Bugün Müslümanların din algısının büyük ölçüde o dönemde dinin ideolojileştirilmesi süreci tarafından biçimlendirildiğini söyleyebiliriz. Fuat Köprülü’nün de ifade ettiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, kurumlarının bir çoğunu Sasaniler’e borçlu olan ve İran etkisinin yoğun olarak gözlemlendiği Abbasiler ve Selçuklulardan benzeri bir düşünce biçimini tevarüs etmiş görünüyor. 

Osmanlı’ya gelindiğinde artık din ü devlet mülk ü millet kavramının günlük yaşamda sıklıkla kullanılan bir tamlama haline geldiği, birbirini bütünleyen kavramlar olarak algılandığı bariz bir şekilde görülmekte. Divan edebiyatının son temsilcilerinden Şeyh Galip’in III. Selim’in yenileşme politikalarına ilişkin övgü dolu ifadelerin yer aldığı şu satırlar, söz konusu ifade biçiminin ne kadar kanıksındığını nispeten gösterir niteliktedir.

Cenâb-ı Han Selîm-i ma’delet-pîrâ ki devrinde
Yeniden başladı bu dîn ü devlet olmağa âbâd

Bu satırlarda III. Selim’in devlette yaptığı reformlara övgüler düzülürken sanki bu reformlar dine de tealluk ediyormuş gibi bir izlenim veriliyor. Halbuki o dönemde reformun kapsama alanına giren konuların tamamı devlet ve ordunun yapısıyla ilgiliydi, dine ya da dini düşünceye ilişkin en küçük bir adım atılmış değildi.

Aslında Peygamberin halen hayatta olduğu süreçte, oldukça sivil, kendi kendine yeter, devletin ikincil planda olduğu odak noktasının daha çok birey ve toplum olduğu görülmekte. Devletin din üzerindeki travmatik hegemonyası, Peygamberden bir yüzyıl sonra başladı. İşte biz buna dinin araçsallaştırılması diyoruz. Devlet artık din için değil, din artık devlet için var olma konumuna gelmişti.

Özellikle de din alimlerini maaşlı müderrislere ders halkalarını da devlete bağlı yüksek okullara dönüştürme fikrinin ilk işaret fişeğini çakan Abbasi hilafetinin içeride İsmaili ve Batıni tehdide, dışarıda ise Haçlı Seferleri ve Moğol saldırılarına maruz kalması, hilafetin krizini derinleştirmiş görünüyor. Büyük krizle karşı karşıya kalan bütün hükümranlıklar gibi Abbasi hilafeti de bununla baş edebilmek için ciddi önlemler almayı uygun görür. Abbasiler, devletin elden gitmesiyle elde avuçta bir şey kalmayacağı propagandasına sarılarak ulemayı ve din eğitimini de içeren büyük bir mobilizasyon başlatır ve yeni dini kavramlar üretme sürecine katkıda bulunmaları için ulemaya önemli bir bütçe ayırır. Gazzali’nin hilafetin Batınilere karşı mücadelesi bağlamında kaleme aldığı ve kitabın içerisinde de açıkça ifade ettiği gibi dönemin halifesine ithafen ve onun mali desteğiyle yazılmış olan Batıniliğin İçyüzü adlı eseri bunun en tipik örneğidir.

Mütedeyyin tahayyülde din, tıpkı Peygamber’in yaşadığı dönemdeki saf ve yalın haline dönmediği ve sivilleşmediği, devlet ebed müddet anlayışında temsil olunan milliyetçi mantık terk edilmediği sürece din-devlet ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturması mümkün görünmüyor. Tabii en önemlisi, devlet himayesi olmadan dinin varlığını koruyamayacağı algısının kırılması. Bu, hiçbir zaman dinin topluma müdahale etmeyeceği seküler bir kurgunun savunulduğu anlamına gelmiyor. Tek istenilen, mutlakıyetçi ve otoriter, bu boyutuyla da kendisini Tanrı yerine koyan Leviathan’ın yani devletin din üzerindeki vesayetinin kaldırılması. O kadar.

İslam Özkan