Analiz Direniş Ekseni'nin geldiği eşik bir domino etkisi yaratabilir mi?



ID:47518
Yayınlanma:
15 Eyl 19

Direniş Ekseni bütün bölgeyi esastan etkileyebileceği bir noktaya doğru mesafe katediyor. Bu belki de 1979'da gerçekleşen İslam İnkılabı'nın karakteri gereği sınırları aşıp büyüyerek bölgesel anlamda vücut bulmasının eşiği olarak tanımlanabilecek bir durumdur. Bir sonraki aşama mı?! Bir sonraki aşama devrimci karakterli İslami stratejik aklın bütün dünyayı etkisi altına alacağı süreç olacaktır.

Batı Asya'da artık işler emperyalistler ve bölgedeki ortakları için eskisi gibi yürümüyor. Önceden egemen güçler planlar ve günü geldiğinde planlandığı gibi işler gerçekleşirdi. Bu süreç bölgedeki siyasi aktörlere, başta Amerika gibi ülkeler olmak üzere dünya egemen güçlerine mutlak bir şekilde teslim olmayı siyasetin gereği gibi algılamayı dayatıyordu veya bu siyasi aktörler bahse konu egemen güçlere tam teslim olmak ile kendi siyasi geleceklerini temin edebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat işler epeydir bu denklemi boşa çıkaracak şekilde gerçekleşiyor.
 
İran'da meydana gelen İslam Devrimi ile birlikte ortaya yeni bir stratejik akıl çıktı. Bu devrimci karakterli İslami stratejik akıl vucut bulduğu 1979 yılından bu tarafa yukarıda bahsi geçen bu deklemi süreç içerisinde etkisizleştirdiği gibi içinde bulunduğumuz şu günlerde etkisini tamamen yok etmeye kadar vardırdı. Yani tam bir dönüm noktasında olduğumuzu söylememiz mümkün. Bu durumun en bariz örneği son günlerde yaşnanlardır. İşgalci İsrail önceleri elini kolunu sallayarak istediği yere saldırır hatta istediği yeri işgal eder, katleder ve hiç bir şekilde hesap vermezdi. 2006'da Hizbullah'ın İsrail'in yenilmezlik, dokunulmazlık mitini yerle bir etmesi ile birilte başlayan sürecin nereye doğru evrileceği bu günlerde yaşananlar ile birlikte iyice netleşmeye başladı. Bu noktada öncelikle Parstoday'da son günlerde yaşananları ortaya koyan yazıda ortaya konan tespitlere bir bakalım...
 
Hizbullah'ın İsrail ile yüzleşmesinin yeni turu
 
2006'daki 33 Günlük Savaş'ın üzerinden 13 yıl geçtiği bir sırada Lübnan Hizbullahı ve Siyonist Rejim arasında 25 Ağustos tarihinden itibaren yeni bir yüzleşme dönemi başladı. 
 
Bu yeni tur çatışmalar Siyonist Rejimin davranış modelinden kaynaklandı. 25 Ağustos Pazar günü iki saldırgan Siyonist Rejim İHA'sı Lübnan hava sahasını ihlal ederek Lübnan'a girdi. Ancak bu İHA'lar Zahiye bölgesinde düştü. İlk İHA hiçbir hasara yol açmadığı halde bombalı olan ikinci İHA Hizbullah'ın Medya ve İletişim Bina'sının bir bölümüne zarar verdi. Daha önce ise Siyonist Rejim Şam'ın Güney çevresindeki Hizbullah mevzileri ve üslerinden birini hedef alarak iki Hizbullah savaşçısının şehit düşmesine neden olmuştu. 
 
Siyonist Rejimin bu davranışları ve girişimleri, Lübnan Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah'ın bu saldırılara karşılık verileceği konusundaki uyarılarına neden oldu. Bu doğrultuda da bu uyarılar 1 Eylül günü gerçekleştirildi. Böylece Hizbullah ve İsrail arasında 2006'da 33 günlük savaştan sonra yeni tur çatışmalar ve karşılaşma başladı. 
 
Siyonist İsrail'in Hizbullah karşısındaki davranış şekli hususundaki önemli konulardan biri de Binyamin Netanyahu'nun seçimlerdeki hedefleri doğrultusunda bu girişimlerde bulunmasıdır. Aynı zamanda Siyonist Rejim savaş bakanı olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu işgal altındaki topraklarda zor koşullar altında kalmıştır. Netanyahu 17 Eylül parlamento seçimlerini kazanıp kabine oluşturmakla görevlendirilmek için iki taktikten yararlanmaktadır. 
 
Netanyahu'nun parlamento seçimlerinde zaferi elde etmek için tekniklerinden biri Amerikan projesi Yüzyılın Anlaşmasından yararlanmasıdır. Buna esasen Manama konferansı Haziran 2019'da düzenlendi ve Netanyahu ile yakın ilişkileri ile bilinen Trump'ın damadı Jared Kushner gerici Arap ülkelerinin Netanyahu ve Yüzyılın Anlaşmasını desteklemeleri için büyük çaba gösterdi. Ancak bu taktik pratikte yenilgiye uğradı çünkü Manama konferansı da sonuçsuz kaldı ve böylece Yüzyılın Anlaşması da tanıtılamadı. 
 
Netanyhu'nun parlamento seçimlerinde oy toplamak için ikinci taktiği ise savaş faktörü idi. Buna esasen Filistin Direniş Grupları aleyhinde Mayıs'ta savaş başlatıldı. Ancak Netanyahu iki günün ardından ateşkes anlaşmasını kabul etmek zorunda kaldı. Bu sürecin devamında Netanyahu savaş taktiğini değiştirmek zorunda kaldı. Böylece Direniş Eksenine saldırılar gerçekleştirildi. Bu çerçevede Irak'ta Haşdi Şabi, Suriye'de ordu ve nihayet Lübnan'da Hizbullah mevzileri ve üsleri hedef alındı. 
 
Lübnan gazetelerinden El-Ahbar gazetesi bu hususta şöyle bir yazı paylaştı: "Aslında Netanyahu, küçük büyük güvenlik ve askeri girişimleri ayrıca Lübnan aleyhindeki saldırıları ile sandıklardaki oylarını arttıracağını ve seçimlerde kazanmasına yol açacağını düşünüyor. Netanyahu kişisel ve seçime dayalı çıkarlarını Siyonist Rejimin iç çıkarlarına göre üstün görmektedir. Bu yüzden Siyonist İsrail'in bölge ülkeleri ve Lübnan'a yönelik saldırılarının da seçimlerde avantaj sağlamak yüzünden gerçekleştiğini söylememiz mümkün. " 
Bu çerçevede Seyyid Hasan Nasrullah da 25 Ağustos konuşmasında Netanyahu'nun bu girişimlerden yararlanarak seçimlerde avantaj sağlamak istediğinin altını çizdi. 
 
Siyonist Rejimin saldırıların ardından ise Lübnan Hizbullah güçleri işgal altındaki toprakları füzelerle hedef aldı. Ancak bu saldırılar Siyonist Grupların seçimlerdeki durumunun etkilenmesi ile yapılmadı. Bu saldırıların asıl hedefi özellikle de 1 Eylül saldırısı Siyonist İsrail saldırılarına karşılık olarak sayılıyordu. Gerçekte Hizbullah'ın bu saldırıları misilleme olarak değerlendirilebilir. Bu saldırılar Siyonistlere artık vur kaç döneminin bittiğini de göstermiş oldu. 
 
Seyyid Hasan Nasrullah 2 Ekim Pazartesi konuşmasında ise misilleme girişimleri hususunda şöyle bir açıklamada bulunmuştu: "Burada bizim meselemiz çatışma kuralları ve denklemlerin pekişmesi ve ülkenin savunulması ve desteklenmesidir. Meselemiz Siyonist Rejim'e saldırganlıklarının bedelinin ödetilmesidir."
 
Zaten Direniş Ekseni hiçbir saldırıyı başlatmamış ve başlatmayacaktır da. Ancak saldırganlıklara karşı da sessiz kalmayan Direniş Ekseni kesin ve ağır yanıtlar ve karşılıklar vermeye hazırdır. 
 
Hizbullah'ın Siyonist Rejim İsrail'in saldırılarına karşı misillemede bulunması sırf Hizbullah'ı savunulması için değil de Seyyid Hasan Nasrullah'ın da vurgu yaptığı gibi Lübnan güvenliğinin desteklenmesi içindi. Gerçekte Hizbullah Lübnan coğrafyası ve toprak bütünlüğünün bir parçasıdır. 
 
Hizbullah'ın İsrail'e yönelik saldırıları ile ilgili bir başka husus da bu saldırıların önleyici ve caydırıcı mahiyeti taşıması idi. Hizbullah Siyonist İsrail'in saldırganlıklarına yanıt vermeseydi bu rejim cinayetlerine şiddetli bir şekilde devam edecekti. 
 
Hizbullah'ın sert karşılığı Siyonist Rejimin işin ciddiyetinin farkına varmasına neden oldu. Siyonist İsrail bir kez daha Lübnan Direniş Güçlerinin askeri ve füze gücü, ayrıca liderlerinin kararlılığının farkına vardı. Böylece Siyonist makamlar bir kez daha Lübnan ile savaşmayı ve toprak bütünlüğünü ihlal etmeyi akıllarının ucundan bile geçirmemeleri gerektiğini anlamış oldular. Zaten Siyonist Rejimin Lübnan'a yönelik her türlü saldırısı ve cinayeti Hizbullah'ın daha da kesin tepkisi ile karşılaşacaktır. 
 
Hizbullah'ın Siyonist Rejim İsrail'e yönelik saldırılarının bir başka boyutu da Hizbullah'ın Siyonist Rejim ile savaş niyetinde olmadığını, Lübnan ve bölge için barışı kendine asıl hedef olarak edindiğini göstermesidir. Siyonistler kendileri bile bu saldırıların bir misilleme ve karşılık verme operasyonu olduğunu biliyorlar. Bu saldırılar Siyonist Rejimin Zahiye bölgesine yaptıkları saldırılara cevaben gerçekleştirildi ve yeni ve kapsamlı bir savaşın başlangıcı sayılmamalıdır. 
 
Bilindiği üzere Lübnan Hizbullah Hareketi 1985 yılında resmen işe başladı. Hizbullah'ın ömründen 34 yıl geçmesine rağmen bu hareketi Lübnan'daki en organize ve en halka dayalı hareket olarak adlandırmak mümkün. Bunun göstergesi ve delili ise Hizbullah'ın 2018 Lübnan Parlamento seçimlerinde kesin zaferidir. Bu seçimlerde Direniş Koalisyonu toplam 128 sandalyeden 68'ini kazanarak parlamentoda çoğunluğu elde etti. 
 
Buna ilaveten Hizbullah Batı Asya bölgesinde de en önemli ve en etkili aktörlerden sayılır. Bu etkinliğin ve aktif aktörlüğün göstergesi ise Amerika ve Suudi Arabistan'ın Hizbullah'a karşı topyekun çalışmaları ve komplolarıdır. Bu çerçevede Hizbullah'ın adı terör listelerine alınmış ve bu hareket ağır yaptırımlar hedefi olmuştur. Amerika ve Suudi Arabistan Hizbullah'ı terör grubu olarak adlandırma ve bu harekete yaptırım uygulayarak bölgedeki direniş ekseninin rolünü zayıflatmayı başarabileceklerini düşünüyorlar. Ancak Hizbullah'ın Suriye krizindeki etkin ve yapıcı rolü ayrıca İsrail'in Hizbullah'ın askeri ve caydırıcılık gücünden korkusu Direniş Ekseni'nin daha da aktif ve güçlü olmasına yol açmıştır. Böylece Direniş Ekseni her zamankinden daha ziyade gelişmektedir. 
 
Burada değinmemiz gereken son nokta ise Hizbullah'ın İsrail'e saldırılarının bölge düzeyinde direniş grupları tarafından geniş çaplı bir şekilde hoş karşılanmasının bölgedeki Direniş Ekseni aktörlerinin sayısının arttığını göstermesidir. Bu çerçevede Direniş Ekseni aktörleri arasında Lübnan Hizbullah hareketi, Filistin Direniş Grupları, Irak Haşdi Şabi güçleri ve Yemen Ensarullah hareketine değinebiliriz. Bir diğer yandan ise Direniş Ekseni aktörleri arasında tutarlılık ve birlik duygusu da gözlemlenmektedir. Böylece bu aktörlerin hiçbiri öbürlerinden ayrı olarak addedilemez. İşte Direniş Ekseni'ndeki bu birlik ve tutarlılık direniş ekseni aktörleri aleyhinde uzun süreli bir askeri girişimin önlenmesine yol açmıştır. 
 
Suudi Arabistan ise 2015 yılında Yemen Ensarullah Hareketine saldırarak bölgede yeni bir Hizbullah'ın oluşmasını engellemek istedi. Ancak Amerika himayesi altında ve kimi gerici Arap ülkeleri ve Siyonist Rejimin iş birliğinde yapılan savaşa rağmen Ensarullah en zengin ve en donanımlı Arap koalisyonu ve ülkelerine karşı güç gösterisinde bulundu.
 
Yemen'de Husilerin başarılı olması durumunda Amerika ve İsrail ile birlikte hareket eden Suudi Arabistan'ın bölgedeki geleceğinin pek de parlak olmayacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. Bu aynı zamanda Bahreyn'e, Suriye ve Irak'daki gelişmelere otomatik olarak yansıyacaktır. Hatta bölgedeki bütün yaşananların odağında olan Kudüs meselesini de etkileyecektir. Bölgedeki bütün gelişmeler bu anlamda birbiri ile en ileri düzeyde irtibatlıdır. 
 
Suudi Arabistan bölgeyi Amerika'nın desteği ile başta İsrail olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri ve her an saf değiştirebilecek Mısır gibi ülkelerle domine etmenin peşindeyken artık oyunun sonuna doğru yaklaşılmaktadır. Böylesi bir durumda bölgede Amerika ve ortakları için sonun başlangıcı olarak tanımlayabileceğimiz bir süreç söz konusu olacak. Direniş Ekseni ise bu süreç ile birlikte bütün bölgeyi etkisi altına alabileceği bir noktaya ulaşabilir. Bu sebeple Direniş Ekseni'ni boğmaya çalışan emperyalistler ve onların bölgedeki ortaklarından oluşan cephe ya yeni bir şeyler yapacak ya da Direniş Cephesi'nin bileğinin gücünü kabullenmesi gerekecektir. İkincisi bir domino etkisi yapacak olan şeydir.
 
Peki, bölgede gerçekten böylesi bir donino etkisinin oluşma ihtimali var mıdır? Görünen o ki böylesi bir ihtimal var zira Direniş Ekseni'ni boğmak için akla gelmedik ne kadar yöntem varsa hepsi teker teker uygulanıyor. Başarısızlıkla akim kalan bu girişimler sonrasında Direniş Ekseni bütün bölgeyi esastan etkileyebileceği bir noktaya doğru mesafe katediyor. Bu belki de 1979'da gerçekleşen İslam İnkılabı'nın karakteri gereği bir ülke sınırlarına sığmayıp, büyüyerek bölgesel anlamda vücut bulmasının eşiği olarak tanımlanabilecek bir durumdur. Bir sonraki aşama mı?! Bir sonraki aşama devrimci karakterli İslami stratejik aklın bütün dünyayı etkisi altına alacağı süreç olacaktır.