Analiz İsrail Ürdün Vadisi’ni ilhak etmeyi hedefliyor / Faik Bulut



ID:47658
Yayınlanma:
22 Eyl 19

İsrail Başbakanı, BM kararları uyarınca Filistin ve diğer Arap topraklarından çekilmek yerine, onları döne döne işgal ediyor. 1993 yılında Filistin ve İsrail tarafından varılan Oslo Çerçeve Anlaşması gereği, güya Filistin yönetimine devredilmesi gereken Gazze ile Batı Şeria toprakları üzerinde, İsrail devlet egemenliğini tekrar tesis ediyor. Peki, niçin öncelikle Ğor bölgesine göz dikmiş sağcı-ırkçı Netanyahu?

İsrail halkı, beş ay içinde ikinci kez seçim sandığına gitmek zorunda kaldı. Aslında merkez sağ olmaktan ziyade ırkçı siyonist radikal bir parti kılığına bürünmüş Likud Partisi lideri ve Başbakan Binyamin Netanyahu, 17 Eylül’de gerçekleşen seçimden önceki günlerde, görünüşte aşırı sağ oylarını çelmek için Filistinlilere ait Batı Şeria’nın yaklaşık üçte birini kaplayan Ğor bölgesinin (Ürdün Vadisiyle Ölü Deniz’in bir bölümünü) ilhak etme vaadinde bulunmuştu. Seçim sonuçlarına göre; Netanyahu’nun başını çektiği ırkçı ve fanatik dinci sağ blok, bu defa de koalisyon hükümetini kurmak için gerekli 61 milletvekili sayısını bulamadı. Anlaşabilirse eğer, eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz liderliğindeki Mavi-Beyaz İttifak (Siyonist sol yelpazedeki partilerin de yer aldığı blok) veya daha sağ blokla bir koalisyon hükümeti kurulabilir. Her durumda, Netanyahu’nun sözünü, sadece oy avlamak için söylenmiş bir söz olarak algılamak yerine, bunu İsrail’in vazgeçilmez stratejik hedefi olduğunu idrak etmek gerek. Söz edilen vaat, hemen olmayabilir ama iç ve dış dengeler değişmedikçe, gelecekte uygulamaya konulabilir.

Öte yandan Netanyahu’nun bu vaadi, uluslararası toplumda büyük tepki çekti. Filistin Yönetimi, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği, söz konusu ilhakın bölgedeki istikrarsız ortamı daha fazla bozacağı için kabul edilemez bulduklarını, İsrail devletinin yanı sıra bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıyla barışın mümkün olacağını belirttiler. 

Türkiye, en sert tepkiyi veren ülkelerden biriydi. İİT daveti çerçevesinde Cidde’deki 15 Eylül tarihli toplantıya giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun konuşmasına bakalım: “(Netanyahu’nun ilhak açıklaması), utanç vericidir. Ortadoğu’da kalıcı barış umutlarını yok etme pahasına yaklaşan genel seçimlerde birkaç oy daha fazla kazanmaya yönelik alçakça bir girişimdir… İşgal, Filistinlilerin hayatlarını mahvetmiştir. Bazı ülkelerin verdiği açık destekle cesaret bulan İsrail, toplu cezalandırmaya, hatta giderek bir ırkçı apartheid rejimine dönüşmeye başlayan saldırgan politikalarına devam etmektedir… Ürdün Vadisi, Ölü Deniz’in kuzeyi ve yasa dışı yerleşimleri ilhak eden Netanyahu’nun açıklamaları, uluslararası hukukun ağır şekilde ihlali ve yasa dışı harekettir… Bu yeni oldubitti, İsrail’e ihlalleri ve provokasyonlarına açık çek verenler için bir uyarı işareti olmalıdır. Bu, aynı zamanda, sözde Yüzyılın Anlaşması amacına giden yolda gözleri açmalıdır. Ümmetin tüm üyeleri sesli ve birlikte tepki vermiş olsaydı, ABD ve İsrail’in pervasız planları, politikaları ve davranışları bu noktaya hiç gelmeyecekti. İsrail, sözde ve eylemde birlik olmayışımızı yakından izliyor ve not ediyor, bizim bu zayıflığımıza oynuyor. Daha ötesi, bazı üyelerimizin sessizliği 2017’den beri sözde Yüzyılın Anlaşması kisvesi altında yürütülen yasa dışı eylemlere rıza gösterme olarak kabul ediliyor. …Ümmet olarak bizlerin tutarlı ve sürekli hareket etme sorumluluğumuz bulunmaktadır. Yumuşak davranmamalıyız… İşgal altındaki Filistin’de, (Kudüs’teki meşhur Mescid-ül Aksa Camii ve müştemilatını ihtiva eden-F.B.) Harem-i Şerif’in içi ve çevresi dâhil, yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesi, Filistin Devleti’nin yaşamasını baltalamaktadır. Bu, ayrıca iki devletli çözüme zarar verecektir; gelecekteki ilhakların yapı taşlarını oluşturmaktadır. (Yahudi) Yerleşimlerin genişletilmesi ve sözde hac yolu gibi diğer projeler, Kudüs’ün dokusu ile Müslüman, Hıristiyan ve tarihi kimliğini tehdit etmektedir. Bunların hepsi BM kararlarının ve uluslararası hukukun alenen ihlalidir. İsrail’in bu kötü niyetli ve yıkıcı genişlemesini engellemek için, uluslararası topluma baskı uygulamaya devam etmeliyiz. Herhangi bir barış planı, Filistin halkının haklı talepleriyle beklentilerini karşılamalı ve tarihi adaletsizliği düzeltmelidir…” (Hürriyet gazetesi, 9 ve 15 Eylül 2019 tarihli ilgili haberler)

Çavuşoğlu’nun dile getirdiği açıklama ve görüşler, vitrinde çok beğeni topluyor ve hakkını verirsek, yanlış şeyler de değil. Hem İsrail hem de Amerikan yönetiminin politikalarına karşı olabilecek en kuvvetli, şiddetli ve ağır sözlerle yüklenmiş. Onu tanıyanlar anlatırlar: Zaten Çavuşoğlu, karakterinde var olan kabadayıca sözleri fırsat buldukça söylemekten geri durmazmış! Gel gelelim, gözden kaçırılan önemli üç ciddi nokta var. 1) Netanyahu’nun bölgenin ihlaline ilişkin söz ve davranışları, seçim vaadi olarak görünse de gerçekte bu, siyonistlerin yayılmacı politikalarının temel taşıdır. 1948’den beri bu plan yürürlüktedir. Adım adım, gıdım gıdım Filistin toprağı gasp edilmektedir. Devletin kurucu başkanı David Ben Gorion, bu nedenle, “hiçbir zaman gerçek sınırlarımızı tespit ve ilan etmedik; nereye kadar vardıksa, orayı kendi sınırımız sayıp koruduk” demişti. Keza, İsrail hükümeti 2011 yılında Prawer Komisyonu adıyla bir kurul kurdu. Amacı, Sina Yarımadası Necef Çölü’ndeki Bedevi Yerleşiminin Düzenlenmesi Konulu Taslak planı hazırlamaktı. Aynı zamanda Prawer Planı veya Begin-Prawer Planı olarak da adlandırılan bu taslak, Eylül 2011 yılında hükümet tarafından onaylandı. Bu çerçevede, bölgede yaşayan 40 bin Bedevi Arap, doğal ortamından yani baba ocağından koparılıp, adı sanı bilinmeyen ıssız köylere yerleştirilecekti. Bedeviler, ayağa kalktılar ve protestoya başladılar. İsrail askeri, protestoları şiddetle bastırdı. (bakınız, “Prawer Plan: How the natives became invaders in their own homes”, 30 Kasım 2013 tarihli +972 Magazine). 

Devam edelim: ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman da İsrail yönetiminin Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak etmeye “hakkı olduğunu” iddia ederek Netanyahu’ya destek vermişti. 1967’de işgal edilen Batı Şeria’da bugüne kadar 250’ye yakın yasa dışı Yahudi yerleşim birimi bulunuyor. Buralarda 400 binden fazla Yahudi yerleşimci ikamet ediyor. Oysa uluslararası hukuka göre, işgal altındaki topraklarda tüm Yahudi yerleşim birimleri yasa dışı kabul ediliyor. Nitekim Başbakan Netanyahu, ABD’den aldığı güçlü desteğe güvenerek dünya kamuoyundaki tepkilere aldırmadan daha da ileri gitti: “Yeniden seçilirsem, işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan El Halil kentinde Yahudi yerleşimcilerin yaşadığı bölgeyi, İsrail’e ilhak edeceğim.”

O halde Çavuşoğlu’nun bu ilhak meselesini, “üç beş oy fazla kazanabilmek için Netanyahu böyle yapıyor” şeklinde bir tespit yapması, eksik ve yanlıştır. Olayı şahsileştirmektir. Hâlbuki işgal ve ilhak, İsrailli siyonistlerin siyasi karakterinde ve genlerinde öteden beri mevcuttur. 2) Çavuşoğlu, İsrail’in ilhakçı ve yayılmacı emellerini destekleyen Batılı büyük devletlerin isimlerini bazen sayıyor bazen es geçiyor. ABD’nin adını zikredebiliyor. Fakat bu tür devletlere karşı eleştiri ve sert açıklamalar yapmaktan başka Türkiye’nin elinden ne geliyor? Elinden geleni ardına koymuyor mu, yoksa birkaç sert sözden sonra, işi orada kesiyor ve alttan alta hem İsrail hem de destekçisi Batılı ülkelerle arayı hoş tutmaya mı bakıyor? Biz, bu ikili tavrı, Mavi Marmara olayı sırasında Türkiye-İsrail ilişkisinin görünüşte koptuğu zamanlarda gördük. Mesela İsrail ile Türkiye’nin ticareti artmıştı. İktidara yakın kimselerin gemileri, oralarda bezirgânca seyri sefere gidiyorlardı. İsrail’i açıkça ve kuvvetle destekleyen ABD’nin önün kesebilecek,hatta onu caydırabilecek farklı tedbirler almadıkça, buna yönelik kararlı bir siyaset gütmedikçe, salonlarda veya makamlarda açıklanan sert eleştiri ve sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Esasen İsrail ve ABD, bu tür eleştirilere şerbetlidirler; aldırmadan yollarına devam ederler. 3) Türkiye, ne kadar etkili ve sert sözler söylese de, son birkaç yıldan bu yana İsrail’e yönelik bütün tutum ve tepkileri, Arap ülkelerininkine benzemeye başladı. Arap ülkeleri de ya ayrı ayrı yahut bir araya gelerek gayet sert laflar ederler İsrail ile bazen de ABD’ye karşı. Ortak kararlar bile alırlar. Fakat gereğini yapmazlar. Gereği yapılmayan karar ve tutumların sonu hüsrandır, beylik sözlerdir, günü kurtarmaktır. Beterin beteri şudur: Arap ülkeleri, Beyrut’taki bir toplantı sonucunda onaylayıp duyurdukları 2002 tarihli Suudi Kralı Fahd’ın barış planına yapışıp kalmışlar; hâlâ o plan temelinde barış istiyorlar! Oysa çok su aktı o köprünün altından. İsrail’in sel seferleri diye tanımlayabileceğimiz saldırıları ve toprak işgali, o köprüyü temelinden söküp attı. Yerine ABD Başkanı Trump’ın damadı Jared Kushner’in iki yıldır “Asrın Barışı” adıyla pazarlamaya çalıştığı sözde barış planı, gerçekte “Filistin devletinin kurulmasının önünü kesmeye yönelik” bir Amerikan-siyonist hamledir. Filistin adını haritadan silmeyi hedeflemektedir. Mevcut durumda İsrail askeri yönetiminin gölgesinde bir eyalet veya bölge valiliğinden öte bir işlevi olmayan Filistin Yönetiminin adı, “Serbest Ticaret Bölgesi İdaresi” olabilir. Filistin meselesini “ekonomik geri kalmışlık” olarak yorumlayan bu plan, güya ekonomik yardım ve kalkınma programı çerçevesinde 52 milyar dolar harcamayı vaat ediyor. Fakat pratikte baktığınızda bundan Filistinli esnafın payına düşen sadece 100 milyon dolardır! Ne yazık ki, yukarıda bahsedilen 15 Eylül tarihli Cidde toplantısına katılan birçok Arap ülkesi, Asrın Barışı planı kapsamında Bahreyn’in başkenti Manama’da geçtiğimiz aylarda gerçekleşen çalıştaya destek vermişti. Bu konuyu ele alan “Bahreyn-İsrail hattında neler yaşandı?” başlıklı makalem, yine bu gazetede yayımlanmıştı. 

Görünen o ki, Netanyahu işgalci İsrail politikasının sadece bir halkasıdır. Zira kendisinden on yıllar önce (Yigael) Alon Planı, zaten varmış. 1967’de İsrail, bu bölgeleri Ürdün’ün elinden alınca, Alon Planı uygulanmış. Esasen İsrail, 1948’deki ilk işgali sırasında Filistin topraklarının yüzde 78’ini gasp etmiş. Haziran 1967’de ise geri kalan Filistin topraklarının tümünü almakla yetinmemiş; bu kez Ürdün (Batı Şeria), Mısır (Sina ve Gazze) ve Suriye (Golan Tepeleri) egemenliğindeki bazı bölgeleri de işgal etmiş. Aynı şekilde 1980 yılında zaten işgali altında bulunan (Filistinlilerin yaşadıkları) Doğu Kudüs’ü, Yahudilerin çoğunluk olduğu şehrin batı yakasıyla birleştirip İsrail devletinin “tarihi ve ebedi başkenti” ilan etmişti. Şehrin belediye (ve il) sınırlarını 600 kilometrekare genişletip, kapsamına aldığı Filistin belde ve köy arazilerine el koymuştu. Böylece ilk elde, Batı Şeria topraklarının yüzde 10 kadarına tekabül eden bölgeyi ilhak etmiş oldu.

İsrail Başbakanı, BM kararları uyarınca Filistin ve diğer Arap topraklarından çekilmek yerine, onları döne döne işgal ediyor. 1993 yılında Filistin ve İsrail tarafından varılan Oslo Çerçeve Anlaşması gereği, güya Filistin yönetimine devredilmesi gereken Gazze ile Batı Şeria toprakları üzerinde, İsrail devlet egemenliğini tekrar tesis ediyor. Peki, niçin öncelikle Ğor bölgesine göz dikmiş sağcı-ırkçı Netanyahu? Niçin Alon Planı’nı yeniden devreye sokmak istiyor? Kimine göre Ğor bölgesi tarihi ve turistik bir coğrafyadır. Rakımı düşüktür; deniz seviyesinden 410 metre daha aşağıdadır. Kışın çok soğuk ve yazın pek sıcaktır. Arazileri gayet verimlidir; Filistin’e ait Batı Şeria’nın sebze bostanları ve meyve bahçeleri niteliğindedir. Ülkenin gıda ambarı gibidir. Bir yanı, dünyanın en tuzlu suyunu içeren Ölü Deniz’e uzanır; diğer yanında fosfat, iyot, potasyum ve magnezyum gibi madenlerin yatağı sayılan toprakları barındırır. Aynı zamanda turistlerin çok rağbet ettikleri seyahat bölgesi kapsamındadır. Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında kutsal kabul edilen tarihi mekânlara sahiptir. Özetle, Ğor (Türkçe tam karşılığı Çukur Bölgeler) mıntıkasının yüz ölçümü, Batı Şeria topraklarının yüzde 30’u kadardır. Verimli arazinin oranı, 1 milyon 600 bin dönümdür.

OSLO ANLAŞMASI TUZAĞI

1993’te Filistin ile İsrail arasında imzalanan Oslo Çerçeve Anlaşması gereği, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında işgal edilen hemen tüm Arap topraklarından çekilme kararı alındı; buna uygun bir plan yapıldı. Malum, bu anlaşmaya göre işgal altındaki Filistin toprakları, özellikle Batı Şeria bölgesi, A-B-C şeklinde taksim edildi. Her kısımdaki statü farklıydı; gerek Filistin yönetimi gerekse İsrail devleti, bu taksimata uygun biçimde egemenlik (daha doğrusu yönetim) hakkını kullanacaktı. İşgalci İsrail, mutabık kalınan şartlar yerine geldikçe peyderpey A-B-C bölgelerindeki işgalini sonlandırıp buraları Filistin idaresine teslim edecekti. Ğor bölgesi topraklarının yüzde 90’ı, bahsedilen Oslo Anlaşması’ndaki taksimatın C kısmı kapsamına alınmıştır. Geri kalanı ise A ve B taksimatı çerçevesinde sayılıyor. Anlamı şudur: Ğor bölgesinin yüzde 90’ı, tümüyle İsrail’in güvenlik bölgesi sayılmıştır; Filistin otoritesinin/idaresinin burada herhangi bir hükmü yoktur, sözü geçmez! Peki, İsrail’in güvenlik bölgesi ne anlama geliyor? Bakalım: İsrail yönetimi yavaş yavaş bu mıntıka arazilerini Filistinli halkın elinden şu yollarla alabiliyor: Topraklara el koymak yani müsadere etmek, Yahudi yerleşimcilerin yörede iskan ettirmek, yeni otoban/karayolları açma ve askeri karargahlar kurma bahanesiyle istimlak etmek, yöredeki hemen tüm yer altı sularına ulaşma işini tekeline almak. Mesela yörede yaşayan 65 bin Filistinlinin yer altı sularından faydalanması kesinlikle yasaklanmış; buna karşılık aynı mıntıkalarda yerleşmiş 11 bin Yahudi için yer altı sularına ulaşma (artezyen ve benzeri kuyular açmak dahil) imkanı sağlanmış. (Filistinli Dr. Mustafa Yusuf el Leddawi’nin 12 ve 16 Eylül 2019 tarihli iki makalesi için Twitter/Leddawy bloğuna bakınız.)

İsrail askeri hapishanelerindeki tutsaklığım döneminde (1973-80) birlikte yaşadığımız Filistinli sosyalist fedai Navvaf Zaru, salıverildikten sonra Ürdün’e yerleşip gazetecilik yapıyor. Oslo Anlaşması’na ilişkin bir değerlendirmesine rastladım: “İsrail ile FKÖ arasındaki barış müzakereleri yaklaşık 20 yıl sürmüş. Ne yazık ki, o zamandan bu güne tek bir İsrail askeri Batı Şeria topraklarından, Ğor mıntıkasından, Batı Şeria nehrinin sınır çizdiği yörelerden çekilmiş değil. Güya anlaşma gereği Filistinlilere ait olması gereken topraklar üzerine oldubitti şeklinde kurulmuş olan ve boşaltılması gereken tek bir Yahudi yerleşim birimi bile, sökülüp atılmadı. Olduğu gibi duruyor hepsi. En önemlisi de şudur: (Toprak ilhakını ve yayılmacılığını öngören stratejik) Yigael Alon Planı, 1967’den beri yürürlüktedir. Tarım arazilerine fiilen el koymanın yanı sıra ekonomik ilhak da söz konusudur. Araştırma kuruluşu olan İsrail Enstitüsü (The Jerusalem Institute for Strategy and Security -JISS) 12 Şubat 2013 tarihli bir araştırmasının sonucunu kamuoyuna sunmuştu: Mevcut varsayımlardan yola çıkılırsa, İsrail devletinin Ürdün Vadisi’nden çekilmesi askeri açıdan ve güvenlik açısından mümkün görünmüyor. Siyasi coğrafya uzmanlığında İsrail’de başı çeken Hayfa Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Arnon Sofer, ‘Ürdün ile olan sınırımız başka ülkelere geçiş noktası ve ticaret yolu açısından hayati önemdedir. Her iki bölgenin de İsrail egemenliğinde olması stratejiktir. Bu demektir ki, (Filistinlilere ait) Batı Şeria bölgesi, İbrani (İsrail) Devleti tarafından kuşatılmış olarak kalmaya devam edecektir.’ Eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Uzi Dayan da, ‘Ğor’un (Batı Ürdün Vadisi) ilhak edilmesi, İsrail’in güvenlik ve istikrarını sağlar’ demişti. (Rai el Yevm gazetesi, “El Ağwar fi’il Stratejiyet-il Sihyoniye”-Siyonist Stratejide Ürdün Vadisinin Yeri, 16 Eylül 2019)

FİLİSTİN SAĞININ MAĞLUP BİLİNCİ

İsrail’in işgalci, ilhakçı ve yayılmacı politikaları Filistin halkının maruz kaldığı felaket, musibet ve facianın baş nedenidir. Bu nokta, kuşku ve tartışma götürmez. Ancak Filistin yönetiminin geçmişten beri izlediği yanlış stratejiler, siyonistlerin işgalci planlarını kolaylaştırmıştır. İki örnek verelim. “Filistin Kurtuluş Örgütü’nün omurgasını oluşturan ulusal kurtuluşçu El Fetih hareketinin silahlı mücadeleyi esas aldığı dönemdeki askeri faaliyetlerinin (eylem, planlama ve benzeri çatışma tekniğine ilişkin edimler, etkinlikler) kurmay kafasıyla stratejik planlamadan ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Tersine, özellikle silahlı eylemlerinde baskın olan şey kendiliğindencilik, düzensizlik, keyfilik idi.” (Washington’da ikamet eden Filistinli gazeteci/araştırmacı Muhammed Said Delbeh: Sıttuna E’men min’el Hida’a: Hareket-u Feth min Meşru-i Ze’im li Meşru-il Tasfiye- Altmış Yıllık Kandırmaca: Önderlik Projesinden Tasfiye Projesi Sürecinde El Fetih Hareketi.) Yazar Necib Nasrallah’ın, 28 Ağustos 2019 tarihli Lübnan merkezli El Ahbar isimli gazetede yayınlanan benzer eleştirel makalenin başlığı şuydu: “Filistin Sağcılığı Örneğinde Mağlup Bilinç!”.

Faik Bulut/DuvaR

* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. 7Sabah'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.