Röportaj/Söyleşi Müslüman Kardeşler Sözcüsü Kemal Hilbavi: İslamcıların geleceği karanlık



ID:48220
Yayınlanma:
12 Eki 19

Müslüman Kardeşler’in Dünya Teşkilatı Sözcüsü Kemal Hilbavi örgüte yönelik uzun süredir takındığı eleştirel tutumla biliniyor. Savaş karşıtı Muslim Association of Britan'ın kurucusu Hilbavi ile İslam Birliği Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği sempozyumda bir araya geldik. Hilbavi Müslüman Kardeşler'i, İslamcıların beklentilerini ve dünyayla ilişkilerini Gazete Duvar'a anlattı.

Birçok ülkede son derece hassas bir dönemden geçen Müslüman Kardeşler, Mısır’da bütünüyle dağılma tehlikesiyle karşı karşıya. Hareket mensubu on binler zindanlarda. İhvan, bu ülkede yeni bir gelecek kurmak için uğraşıyor. “Hareketin bu çabaları sonuç verecek mi?”, “İslamcıların gelecek tasavvuru nedir?”, “İslamcılar geleceğe ilişkin umut veriyor mu?”, “Dünyayla sağlıklı bir ilişki kurabiliyorlar mı?”, “Dünyaya ilişkin tahayyülleri ne kadar gerçekçi?”, “Suriye’de, Irak’ta ve diğer birçok ülkede yaşananlardan yeterince ders aldılar mı?” Bütün bunları, sorularımıza bütün içtenliğiyle cevap veren Müslüman Kardeşler’in Dünya Teşkilatı Sözcüsü Kemal Hilbavi’yle konuştuk.

Müslüman Kardeşler Sözcüsü Kemal Hilbavi

‘İSLAMCILAR TİCARETLE DİNİ BİRBİRİNE KARIŞTIRDI’

Sizin bir ifadeniz var, Müslüman Kardeşler Hareketi’nin ilk kuruluş amacından sapmalar gösterdiğini ifade ediyorsunuz. Peki Müslüman Kardeşler (MK), tam olarak ne zaman ve hangi konularda sapma göstermeye başladı?

Bu sapmaların başlangıcının cemaatin kurucusu Hasan el Benna’nın son dönemlerine kadar gittiğini ifade edebilirim. Onun son dönemlerinde yaşanan sapmalar, daha çok cemaatin içinde gizli bir örgütün (Tanzim Sırri) varlığı ve onun içindeki bazı şahsiyetlerin yönetimden kimseye danışmadan, cemaatin üst düzey yetkililerinden bir talimat ya da emir almaksızın birtakım suikast ve öldürme işlerine girmeleriyle başladı. Bu, Benna’nın hayatının son dönemlerinde meydana gelen tek sapma denebilir. Bu durum ise cemaatin önderi Benna ile Abdurrahman Senedi* arasında bir gerilime neden olmuştu. 

Ancak Benna’nın vefatından sonraki sapmalar ise daha çok MK içinde bireyin terbiyesi, yetiştirme biçimi ve bireyler arası ilişkilerin yanı sıra belirli makamlara tayin ve terfilerle ilgili bir şeydi. Bu süreçte işler farklı bir hal almaya başladı. Şöyle ki, bu tayin ve terfilerde işin içine akraba kayırmacılığı ve cemaat işleriyle ticaretin birbirine karıştığı durumlar söz konusu oldu. Buna ilaveten çalışmalar daha çok birey ve toplumun terbiyesi ve yetiştirilmesinden ziyade siyaset odaklı yapıldı ve ana hedef iktidarı ele geçirmek oldu.

‘İSLAMCI GENÇLERLE SEKÜLER GENÇLER ARASINDA FARK YOK’

Örneğin bu terbiye meselesini ele alalım. MK’nin Benna döneminde davet çalışmalarını terk ettiğini, bireyin ve toplumun dönüştürülmesini tamamen bir kenara bıraktığını mı düşünüyorsunuz? Yöntemde bir değişiklik oldu mu?

Yöntem aynı yöntemdi. Ancak, örneğin Tahrir Devrimi’nden sonra Mısır’a gittiğimde cemaatin gençlerinde İslami terbiyenin yansımalarını göremedim. MK mensubu bir genci diğer seküler gençlerden ayırt etmeniz neredeyse imkansızdı. Kılık kıyafet bakımından demiyorum, insanlarla ilişki, toplum içindeki davranışlar, kullanılan dil, uygulanan yöntemle ilgili söylediklerim. Allah rahmet eylesin İmam Hasan el Benna döneminde sapmış olduklarını söylediklerimizde bile bir takva, bir ruhaniyet vardı. Evet bu örgütten atılan isimler suç işlemişlerdi ama en azından görüşlerinde yanılmışlardı, ama yine de o terbiye ruhunu koruyorlardı. Ama devrimden sonra Mısır’a gittiğimde cemaat üyesi gençlerde İslami davranış kurallarının hakim olmadığını gördüm.

Örneğin, Dr. Abdülmunim Ebu’l Futuh** Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda birçok hakaret ve saldırıyla karşı karşıya kaldı. Ebu’l Futuh’un, MK içinde 70’li yıllarda çok önemli işler başardığını ve hareket içerisindeki yenilikçi isimlerden biri olduğunu unutmuş görünüyorlardı. Gençlerin Ebu’l Futuh’a karşı sergiledikleri bu fanatizmin bir benzerine birçok kez ben de maruz kaldım. Bu da aslında MK katında yetiştirme kalitesinin önem verilen bir şey ve temel olmaktan çıktığını bizlere göstermektedir.

‘MURSİ, ATAMALARDA LİYAKATE DİKKAT ETMEDİ, VERDİĞİ SÖZLERİ TUTMADI’

Peki Mursi’nin başkanlığı döneminde gerek Silahlı Kuvvetler’le gerek Yargı erki gerekse farklı ideoloji üyesi devrimcilerle ilişkiler noktasında hata yapıldığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız ne tür hatalar yapıldı sizce?

Mursi’nin başkanlık süresince ortay koyduğu tutum hoş ve kabul edilebilir bir tutum değildi. Mısır Cumhuriyet Başsavcısı Talat İbrahim meselesi örneğin (kendisi Mursi tarafından atanmıştı daha sonra baskılar üzerine istifa etti-İÖ) -bildiğim kadarıyla kendisi şu an Türkiye’de bulunmakla birlikte kimseyle görüşmemektedir ama yine de doğrusunu Allah bilir- bu ismi MK, Savcı Abdülmecid Mahmud’un yerine atamak istiyordu. Bu mesele, Mursi’nin başkan olduğu günlerde hükümetle yargı arasında önemli sorunlara yol açmıştı. Gerek yargıda gerekse basın ve medyaya karşı hükümetin kullandığı dil, anlaşma dili değildi.

Öte yandan Mursi, bağımsız karar alabilen bir Cumhurbaşkanı değildi, üzerinde MK’nin otoritesi vardı ve halk bunu kabul etmedi. Öte yandan liyakat sahibi olmayan kişilerin sırf güvenilir kabul edildikleri için belirli makamlara atanmaları söz konusuydu. Ben bunu katıldığım birçok televizyon programında da söyledim, bu insanlar iyi insanlar da olabilirler. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri’nden Sorumlu Yardımcısı Isam Haddad. Ne bu makama liyakati vardı ne de bunun eğitimini almıştı. Halbuki Dışişleri’nden deneyimli bir isim bu göreve getirilebilirdi. Bu söylediklerim halen hapishanede bulunan Isam Haddad’ın -Allah onu özgürlüğüne bir an evvel kavuştursun- kötü bir insan olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine o son derece iyi bir insan ve iyi bir doktordu. Bu bir örnek. Bu tür meseleleri ben defalarca katıldığım programlarda dile getirdim. Salt güvendiğiniz için liyakat sahibi olmayan birini belirli bir göreve atamak bana göre büyük bir hataydı. Bu yüzden danışmanlar bile, örneğin onun ilk atadığı danışmanı ve halen de Muhammed Mursi’yi hararetle savunan Seyfeddin Abdülfettah, atandıktan üç ay sonra bana bizzat kendisi, “Mursi artık bana danışmıyor, benimle istişare etmiyor, kendisine söz geçiremiyorum” diyordu. 

Tabii mesele Mursi ile Sisi arasındaki mücadeleye geldiğinde, insanlar haklı olarak Mursi’nin yanında yer aldılar ve Mursi’nin hatalarını unuttular. Tamam Mursi’nin döneminde özgürlükler vardı ama senin için mücadele eden, arkanda duran, seni destekleyen, senin için bunca fedakârlık yapan insanları takdir etmedin. Yine pek çok söz verdi ancak bu sözlerin hiçbirini yerine getirmedi. Örneğin göreve gelmeden önce ilk 100 günde çöp ve temizlik sorununu halledeceği sözünü verdi ancak yerine getirmedi. Bir de Feyrmont Oteli vaatleri olarak tarihe geçen sözler vardır ki Mursi bu konuda da verdiği sözleri tutmamıştır.*** İhvan, Feyrmont Oteli buluşmasında, muhalif güçlerle hükümette iş birliği yapma ve başbakanın onlardan belirlenmesi sözünü vermişti, hiçbirini yerine getirmedi.

MK’nin işlediği bir başka yanlış ise, Tahrir Meydanı’nda insanlar gösteri yaparken Mübarek’in İstihbarat Bakanı Ömer Süleyman’la gizli bir şekilde buluşmasıdır ki bu mesele daha sonra ortaya çıkmıştır. Ve son olarak da Cumhurbaşkanlığına aday göstermeyeceğiz demiş ama bu sözünde de durmamış, hatta seçimlerde iki Cumhurbaşkanı adayı birden göstermiştir. MK gibi köklü, saygıdeğer, ilkeleri olan bir hareketin bunları yapmaması gerekirdi, bu ilkelerden ve hedeflerden vazgeçmek bu kadar kolay olmamalıydı.

Siz uzun yıllar M.K’de bulunmuş ve orada üst düzey yöneticilik yapmış birisiniz.

Tam 60.5 sene.

Maşallah. Ancak bu 60 senenin sonunda hareketten koptunuz.

Hayır kopmadım, istifa ettim. Ben ayrılma/kopmayla istifa etmeyi birbirinden ayırt ediyorum. Zira kopma, cemaatten birilerini yanına alarak yeni bir oluşum kurmak üzere ayrılmaktır. Ben tek başıma ayrıldım, yanıma kimseyi almadım.

Peki neden istifa ettiniz? Sizi istifaya zorlayan şeyler nelerdi?

Az önce sana anlattığım nedenlere ilave olarak örgüt içi meseleler ki bunların ayrıntılarına girmem çok da doğru olmaz.

Suriye İhvanı’nın Suriye krizine ilişkin tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce Suriye ve Mısır İhvanı, Suriye kriziyle ilgili bir yanlışa imza attı mı sizce?

Hangi Suriye krizini kastediyorsunuz? Seksenli yıllarda Hafız Esat işbaşındayken meydana gelen olayları mı yoksa Beşşar Esat dönemini mi?

‘SURİYE İHVANI’NIN SİLAHLI AYAKLANMAYA KATILMASI YANLIŞTI’

Beşşar Esad dönemi.

Evet, kesinlikle. MK, bir davet hareketidir ve barışçıldır. Toplumun ıslahını amaçlar. Savaş çağrısı yapan bir hareket değildir. Yönetici ile anlaşmazlığa düşebilirsiniz bu gayet normaldir, ancak hareketin saflarındaki insanların silah taşıması, şiddet olaylarına karışmaları ve senin MK adına onları kontrol edememen tabii ki yanlıştır. Suriye’de yaşananlar, onay vermemizin mümkün olmadığı şiddet olaylarıdır. Mısır’da yaşananlarla Suriye’de yaşananlar benzer süreçler. Mısır’da MK’den ayrılan bir ekip vardı. Başında da Muhammed Kemal diye biri vardı. Allah rahmet eylesin. Bir çatışma sırasında hayatını kaybetti. Buna rağmen MK, olayı kınadı ve barışçıl bir hareket olarak kalmayı başardı. Senin cemaatinden birileri şiddet olaylarına bulaşabilir ancak bunu derhal gündeme getirip bu kişiden kurtulman gerekir.

Siz böyle diyorsunuz ama Suriye MK üyeleri, “Rejim askerleri barışçıl gösteriler yapan bizlere ateş açtı” diyor.

Ben olayları kimin başlattığını bilemem, ilk kurşunu kimin attığını bilemem. Toplumda bir çatışma yaşandığında işler karışmaya başlar.

‘ŞİDDETİ KABUL ETTİĞİNİZDE SİZ DE ŞİDDETİN NEDENLERİNDEN BİRİ OLUYORSUNUZ’

Tamam ama, şiddete maruz kalan kişi, nefsi müdafaa yapmasın mı, saldırılara karşılık vermesin mi?

Diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir ülkede yaşıyorsan o zaman hesaplarını sanki demokrasinin zirvesinde bir ülkede yaşıyormuşçasına yapmayacaksın. Biri sana şunu yaparsan seni öldürürüm dese ve sen de bilsen ki adam bunu yapar, ona saldırabilirsin belki hakkındır ama biliyorsun ki saldırırsan öleceksin. Kendini tehlikeye atmamalısın. Doğru, her insanın barışçıl gösteri yapma hakkı vardır. Ancak polis ya da emniyet güçleri buna izin vermiyorsa uygun bir fırsatın çıkmasını beklemek daha evladır. Bir şiddet sarmalına girmek ya da sokakta caddede ya da başka bir alanda kendini şiddete maruz bırakmak doğru olmaz, o taktirde sen de şiddetin nedenlerinden biri haline gelirsin.

Siz yine bir konuşmanızda İslami hareketlerin siyasi faaliyetleri bir kenara bırakması gerektiğini ve toplumsal faaliyetlere odaklanmasının daha doğru olacağını söylüyorsunuz.

Bırakması gerektiğini söylemedim. İnsani yardım alanına, bireysel terbiyeye, toplumun ıslah edilmesine yönelinmesi gerektiğini ve esas olanın bu olduğunu söyledim. Şayet siyasi faaliyetlerde bulunmak için durum uygun olur da ve bu siyasi faaliyet, hareketin ana faaliyetlerini gölgelemeyecekse, bu olabilir; bunda bir kötülük yoktur. Ama siyasi faaliyetin hareketin ana faaliyet alanına zarar vermemesi şartıyla. Şayet siyasi faaliyet, yorgunluk getirecekse, toplum içinde çatışmaya yol açacak ve ana faaliyet alanından seni alıkoyacaksa hemen siyasi faaliyetler durdurulmalıdır. Gerekirse 10-20 sene siyasi faaliyetlerden uzak durulmalıdır.

‘SİYASİ ÖRGÜT İLE DİNİ CEMAAT BİRBİRİNDEN AYRILMALI’

Yani siz dini faaliyetlerle siyasi faaliyetlerin, tıpkı Tunus’ta Nahda hareketinin yaptığı gibi birbirinden ayrılması gerektiğini mi savunuyorsunuz?

Evet, büyük ölçüde. Tunuslular bunu dile getirmeden çok önce ben bunu ifade etmiş ve bu ikisinin birbirinden ayrılması gerektiğini yıllar önce söylemiştim. Ben MK’nin evrensel teşkilatının bir parçasıydım. Hayatımda hiçbir zaman bu isimlendirmeyi onayladığımı söylemedim. Ben her zaman bunun bir örgüt değil, bir koordinasyon olduğunu ifade ettim. (Burada İngilizce “This is a coordination but not organization” diyor). Zira evrensel bir teşkilat olduğun taktirde sınır, güvenlik, vize, pasaport gibi sorunların olacaktır. Nasıl olur da bunca soruna rağmen bu koordinasyonun adını evrensel teşkilat şeklinde isimlendirirsin? Bu tür bir yaklaşım, sana gerçek olmayan bir örtü, bir ‘cover’ sağlayacaktır. Belki bu tür bir isimlendirme seni güçlü hissettirebilir ama sen hareket olarak işlerin yolunda gitmesini, ülkelerin sana kolaylık sağlamasını istersin. Devasa isimler kullanıyorsun ama bir yerden diğerine seyahat etmek için devletlerin sana sağlayacağı küçük kolaylıklara muhtaçsın. Bu da benim eleştirdiğim hususlardan biriydi.

‘DEMOKRASİNİN KÜFÜR OLDUĞUNU SÖYLEMEK, ŞİDDETE KAPI ARALAMAKTIR’

Yeryüzünde birçok İslami hareket, tamamı olmasa da bir kısmı, demokrasinin küfür olduğunu belirtiyor, onun İslam’a ait olmadığını, Allah’ın hakimiyeti meselesiyle çeliştiğini ve yerine milletin egemenliğini koyduğu için İslam’la bir ilgisinin bulunmadığını söylüyor. Bu Türkiye dahil birçok İslam ülkesinde, İslami cemaatler içerisinde oldukça yaygın bir inanış. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu inanıştan sakınmamız lazım. Hem din hem de siyaseti insanlara öğretmeli ya da en azından bu alanlarda düşünmelerini sağlamalıyız. Bu lafları söyleyenler ne siyasetten ne de dinden bir şey anlamış insanlar. Bu düşünceyi savunanlar eskiden Mısır’da vardı ancak çoğu bu düşüncelerinden vazgeçip tövbe ettiler. Birçoğu daha sonraki süreçlerde siyasi faaliyetlere katıldılar. Bu düşünceyi savunanlar gelecekte şiddete başvuracak olan hareketlerdir ve şimdiden bu düşüncelerine dini kılıf arıyorlar. Bu, silah kullanmaya, şiddeti meşrulaştırmaya hazırlık aşamasıdır.

‘DEMOKRASİYE KÜFÜR DİYENLER, MISIR’DA MI İNGİLTERE’DE Mİ YAŞAMAK İSTER?’

Yalnız bu düşüncedekiler demokrasinin kökeninin laiklik olduğunu, ikisinin iç içe geçtiğini ve İslam’ın da laikliğe prim vermeyeceğini savunuyorlar.

Ben sana ve onlara sormak isterim. Bu düşünceyi savunanlar acaba Sisi yönetimi altında mı yaşamayı tercih ederler yoksa İngiltere’de mi? İngiltere seküler bir devlet, Hıristiyanların çoğunluğu oluşturduğu bir ülke, ama özgürlük, insan haklarına saygı, eşitlik ve yargı bağımsızlığı var. Elbette değerlerin ve ilkelerin bulunduğu ülkeleri seçeceklerdir. İsimlerin büyüsüne kapılmamalıyız. Örneğin bir ülke kendisini Evrensel İslam Devleti vs. gibi isimlerle adlandırsa, gerçekte bu Evrensel İslam Devleti olabilir mi? Böyle bir devlet, Kuran ve Sünnet’ten öğrendiğimiz özgürlükleri kendi toplumuna verecek mi? Şu an Batılı ülkeler bu özgürlükleri kendi toplumlarına veriyorlar. Bu yüzdendir ki bazı meşayih ve ulemanın, Avrupa ülkelerini ziyaret ettiklerinde bu ülkelerin, İslam’ın ilkelerinin ruhunu yakalamış, adaletle ve iyilikle hükmeden ülkeler olarak nitelendirdiğini görürüz. Halbuki öte yandan Müslümanlar birbirini kırmak ve öldürmekle meşgul.

Peki bu tartışmaları geçmişte MK cemaati içinde yaşadınız mı? Cemaat mensupları, demokrasi ve özgürlükler konusunda farklı farklı düşüncelere mi sahipti? Kutupçular (Seyyid Kutup’un düşüncelerinin takipçileri) ve yenilikçiler ayrımının son dönemlere kadar Mısır’da cemaat içerisinde önemli bir ayrım olduğunu biliyoruz örneğin.

60’lı yıllarda bu konular tartışılmaya başlandı. Kutupçular o zaman hareketin içerisine nüfuz etmeye başladılar.

‘SEYYİD KUTUP YANLILARI FELAKET GETİRDİ!’.

Kutupçuların halen cemaat içinde oldukça etkin oldukları söyleniyor.

Elbette. Tahrir Devrimi’nden sonra hareketi bu noktaya getiren, hareketi felakete sürükleyen onlar zaten. Biz onları akıl, fikir ve mantık düzeyinde her alanda felaket getiren liderler olarak adlandırıyoruz. Cemaatin Genel Mürşidi Muhammed el Bedii, Mahmud İzzet ve Hayrat eş Şatır onlardandı. Bu isimlerin her biri işlerinde oldukça başarılıydı ama buna karşın hareket ve davet aklı noktasında fazla nasibi olan insanlar değillerdi.

Peki Kutupçuların Seyyid Kutup’u doğru anladığını düşünüyor musunuz?

Hayır kesinlikle. Seyyit Kutup bir düşünürdü ancak fakih (İslam alimi) değildi. Gerek toplumla ilişkiler, cahili toplumdan kopuş ya da vatan meselesine bakış gibi konularda Seyyid Kutup’un dile getirdiği fıkhi/dini düşünceler isabetli görüşler değildi. Hasan el Benna’nın bu konudaki görüşleri daha saygı değer ve isabetli görüşler gibi görünüyor. Ben ülkemi seviyorum, aileme, vatanıma, ülkeme ve halkıma hizmet etmek istiyorum. Seyyid Kutup’un bu konudaki düşüncesi ise oldukça farklı.

‘MÜSLÜMAN KARDEŞLER İKTİDAR TUZAĞINA DÜŞTÜ’

Gelelim İhvan’ın Selefi Nur Partisi’yle yapmış olduğu koalisyon ve iş birliğine. Sizce bu doğru muydu? Bazıları MK’nin devrimden sonra hemen hükümete geçmesinin yanlış olduğunu, selefi partiler yerine seküler partilerle iş birliği yapsaydı bunun daha isabetli bir karar olacağını söylüyorlar. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Bu çok güzel olurdu. Sorumluluklar paylaştırılmış olurdu. Yönetim işi biraz da sorumlulukları dağıtma işidir. Geleceğin inşa edilmesinde toplumsal aklın kullanılmasıdır. Güce ve yönetime duyulan aşırı sevgi, yönetimi bir an evvel ele geçirme arzusu, MK’nin iktidar tuzağına düşmesini beraberinde getirmiştir. Bu büyük bir sorundur. Bu, her şeyden önce Allah rahmet eylesin, Hasan el Benna’nın öğretilerine terstir. Ben İrşad Bürosu üyelerinden Dr. Mahmut Ğuzlan’a cevaben yazdığım bir yazıda, Hasan el Benna’nın düşüncelerinin isabetli olmayan bir şekilde iktibas edilmesi ve kullanılması meselesini gündeme getirmiştim ve genel yönelimin iktidara doğru olduğunu ifade etmiştim. Benim MK’den ayrılmama neden olan unsurlardan biri de cemaat içerisinde var olan bu yönelimdi.

‘İSLAM’IN TEMELİ İNSAN SEVGİSİDİR’

Herhangi bir İslam ülkesinde İslamcılarla laiklerin ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Siz iki kesim arasında barış olması gerektiğini savunanlardan mısınız? Yoksa tersi bir düşünceye mi sahipsiniz?

Neden laiklerle İslamcılar arasında bir savaş ya da çatışma olsun ki? Öte yandan imana dayalı üstünlük düşüncesi son derece tehlikeli bir düşüncedir. İman insanı daha da mütevazı kılar, imanlı insan halkı, yaratılanı sever. Peygamber döneminde başlarında Allah’ın elçisi olduğu halde bütün insanlar İslam’ı kabul etmemişti. Bütün insanları olduğu gibi kabul edip onları iyiliğe, güzelliğe çağırmamız gerekiyordu. İmam Hasan el Benna’ya atfedilen bir söz var. Davet bir hastane gibidir orada hasta ve doktor bulunur. Doktor tedavi etmelidir, hasta da tedaviye bağlı kalmalıdır. Bir süre sonra hasta doktorun yerine geçer hatta bir süre sonra hastane yöneticisi olursa, bütün dünya harap olur.

İSLAMCILARIN GELECEĞİ KARANLIK

Son sorumuz. MK cemaati ve genel olarak İslami hareketlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Mısır açısından bakacak olursak şu an Müslüman Kardeşler diye bir hareket artık yok. Mısır’da hiçbir geleceği yok. İktidarla ya da diğer seküler partilerle girmiş olduğu mücadeleyi kaybettiği için değil, artık halk onlara güvenmediği için. Tıpkı Mısır halkının önce Sisi’ye güvenirken artık hiçbir güveninin kalmaması gibi. MK artık kendisine başka bir ülke arasa daha iyi olur. Özellikle kendilerine yöneltilen terör vs. suçlamaları nedeniyle yaşadıkları yargılamalar, aldıkları cezalar, girdikleri hapishaneler ve idamlar nedeniyle ülkede İhvan diye bir şey kalmadı.

Diğer ülkelere gelince onların geleceği, büyük ölçüde izlediği yöntem ve ortaya koyduğu performansa bağlı. Ancak genel olarak İslamcıların kamu işlerine talip olup da onu hakkıyla yerine getirecekleri konusunda şüphelerim var. Ne Tunus’ta ne Mısır’da ne de başka bir yerde, bunu yapabileceklerine pek inanasım gelmiyor.

‘İSLAMCILARIN KAMUYA İLİŞKİN HERHANGİ BİR İŞTE BAŞARILI OLMA İMKANI YOK’

İslamcılardan ümidi kestiniz yani?

İslamcılardan ümit kesmekten ziyade İslamcıların insani yardım faaliyetlerini artırmaları, insanları istikamet üzere olmaları gerektiğine ilişkin davette bulunmaları, inançsızlık tuzağından kurtulmaları ve nihayet Batılılaşma meselesini gündeme getirmeleri gerekiyor. Diğer bütün işleri bir kenara bıraksa İslami hareket sadece şu Batılılaşma meselesini toplumsal anlamda çözüme kavuştursa, İslam ülkelerini şu Batılılaşma tuzağından kurtarsalar, onlara başarı olarak bu yeter. Başka bir şey yapmalarına gerek yok. Güç merkezleri üzerinde mücadeleye gireceğine okullar, hastaneler açsa, kaliteli nesiller yetiştirse ana görevini yerine getirmiş olur. Şu anda durum çok karanlık inşallah bundan sonraki nesillerde bu işlerin düzelmesini bekleyelim. İhvan, toplumun seçimler sırasında ya da seçimlerin dışında parçalanmasının ve ayrışmasının nedenlerinden biri olmamalı. Bizim davetimiz böyledir. Seçimlerde olgunlukla davranmayıp iktidar savaşına girildiği taktirde bu iş daha da zorlaşır, çünkü hepimiz biliyoruz ki yüksek iktidar bizim ülkelerimizde özgür bırakılmış, dileyenin sahip olabileceği bir güç değildir. Arkasında ordular, farklı güçler var. Örneğin İslamcılar, iktidar ortağı olduğu ülkelerde İsrail’le iş birliğine çağrılsalar ne yapacaklar? Mısır’da, Tunus’ta Lübnan’da tavırları ne olacak? MK’nin iktidarda olduğu ülkeler içerisinde en iyisi belki de Fas’tır. Çünkü şu an bir güç mücadelesi olmadığı için kurban da verilmiyor. Benzer bir soruya, bir oturumda cevap vermiştim. Afganistan cihadında söz sahibi olan Hikmetyar, Seyyaf, Burhaneddin Rabbani, Yunus Halis, Ahmet Şah Mesut vs. isimler şu anda neredeler? Bunların hiçbiri Afganistan’ı yönetmedi. Yöneten, kimsenin tanımadığı ve Afganistan cihadında adı bile bilinmeyen, yurt dışından ülkeyi yönetmek üzere getirilen Karzai oldu.

Şunu da söyleyeyim, şu an ABD’ye direnen Taliban hareketinin hiçbir üyesi geçmişte Ruslara karşı cihada katılan isimlerden değil. Bunlardan hiçbiri şu an bu ABD’ye karşı verilen savaşa katılıyor mu? Hayır. Ama Taliban, buna rağmen ABD’nin burnunu yere sürtmeyi başardı. Katar üzerinden Taliban’la diyalog sürecini başlattı, onlara Doha’da ofis açtı. Mücahid olmak için illa da İslamcı olmak gerekmiyor. Başkaları gelir İslamcıların elinden rolünü alır ve ondan daha iyi bir şekilde de bu görevi yerine getirebilir.

Açık sözlü bu röportaj için size teşekkür ederiz.

* Abdurrahman es Senedi, MK’nin Gizli Örgütü’nün önde gelen isimlerinden. Adının Mısırlı bir yargıcın öldürülmesine karışması, onun 1954 yılında cemaatten uzaklaştırılmasına neden olur. Bunun üzerine es Senedi, cemaat içerisinde darbe yapmaya kalkıştı. Önce adamlarıyla MK’nin Kahire’deki Genel Merkezi’ni kuşattı, ardından dönemin Genel Mürşid Hasan Hudaybi üzerinde baskı kurarak onu istifaya zorlamak istedi. Bu girişimi cemaatin bazı önde gelen isimleri Muhammed Gazali ve Seyyid Sabık gibi isimlerden de destek aldı. Ancak girişim başarısız oldu. 1962 yılında 44 yaşında kalp krizinden vefat etti.

** A. Ebu’l Futuh, MK’den ayrılarak devrimden sonraki ilk Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız adaylığını koymuş, Mursi’nin seçildiği dönemde kendisi oyların beşte birini almayı başarmıştı. Halihazırda hapiste bulunuyor.

*** Feyrmont Oteli Hadisesi: Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin ikinci turu henüz netleşmeden, 24 Haziran 2012’den iki gün önce, muhalif güçler ile Mursi bir araya geldi. Farklı ideolojik ve siyasi yönelimden muhalifler, orduyu temsil eden Yüksek Askeri Konsey ile H. Mübarek’in devrimden sonraki temsilcisi olduğu düşünülen Ahmet Şefik arasında gizli bir anlaşmadan şüpheleniyorlardı. Bu yüzden Mursi ile buluştular ve birtakım kararlar aldılar. Buna göre Mursi, bütün muhaliflerle diyaloğun kapısını açacak, kurulacak hükümette İhvan dışındaki partiler koalisyonda ağırlıklı olarak yer alacaktı.

Röportaj:İslam Özkan/DuvaR