Röportaj/Söyleşi "PYD’nin doğrudan bir tehdit oluşturduğunu söylemek pek kolay değil, mesele Türkiye’deki Kürt meselesidir"



ID:48227
Yayınlanma:
12 Eki 19

Etyen Mahçupyan: Türkiye’nin mevcut Suriye politikası ve bugünlerde gündeme gelen harekât meselesi tamamen Kürt meselesinin çözümlenmemiş olmasıyla bağlantılı

Etyen Mahçupyan yazı hayatında Agos’tan Taraf’a, Radikal’den Zaman’a, Akşam’dan Karar’a kadar uzanan ve desteğini AK Parti’den yana koyduğundan dünden bugüne eleştirilerin odağında yer almış bir yazar.

AK Parti’nin iktidar olmasıyla Avrupa Birliği (AB) reformlarıyla tam üyelik yolunda ilerlenmesi, askerî vesayet ve geçmişle yüzleşme adına atılan adımlar, Ergenekon ve Balyoz davaları, çözüm süreci…

Tüm bunların başta yazar kimliğiyle merkezinde olan Mahçupyan son olarak eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanlığı görevini de üstlenerek siyasetin merkezinde de yer aldı. 

Kısa bir özetini yapmanın çok zor olduğu yakın geçmişimizden sorularla birlikte bugün AK Parti’nin geldiği noktayı, yeni siyasi partileri, bir zamanlar sayfa komşusu olduğu yazarların hapisliğini, süren yargılamaları ve özeleştirisinin olup olmadığına kadar pek çok konuyu Etyen Mahçupyan’la konuştuk. 

Biz bu söyleşi için buluştuğumuzda Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan PYD’ye yönelik “Barış Pınarı Harekâtı” henüz başlamamıştı, yine de olacağı üzerine yaptığımız konuşmada Etyen Mahçupyan harekâtın tek nedeninin “Türkiye’nin kendi içinde çözemediği Kürt meselesi” olduğunu söyledi.

Milliyetçiliği karşısına Kemalizm’i konumlandırarak eleştirmiş, muhafazakâr kimliğin ve dinin birleştirici olduğunu ve İslâmî kesimin otoriterleşmeyi kabul etmeyeceğini savuna gelen Etyen Mahçupyan’ın muhafazakâr kimlikli bir iktidarın icraatlarını ve ülkedeki gelişmeleri nasıl yorumladığı temeline oturan söyleşimiz için buyurun;

Söz Etyen Mahçupyan’da… 

- Gündemdeki en sıcak gelişmeyle başlamak isterim. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna düzenleyeceği harekâtı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendi içinde çözümleyemediği Kürt sorunu ile birlikte değerlendirirseniz ne gibi sonuçları olabilir?

Türkiye’nin mevcut Suriye politikası ve bugünlerde gündeme gelen harekât meselesi tamamen Kürt meselesinin çözümlenmemiş olmasıyla bağlantılı.

Türkiye’nin Suriye’ye bakışındaki temel faktör oradaki Kürtler ve oradaki Kürtlerin Türkiye’nin istemediği bir doğrultuda bir takım siyasetler geliştirme ihtimali.

Öte yandan karşısındaki gruplara baktığımız zaman Kürtleri aşan bir şekilde, Esad da, İran da, Rusya da şu an bu harekâtın karşısında. Onların da tek bir stratejisi var ve yıllardan beri aynı şeyi yapıyorlar; Türkiye’yi Sünnilerle karşı karşıya getirmek.

Türkiye’yi Sünni sorununu çözmeyle karşı karşıya bırakmak ve böyle yaparak da aslında Suriye’deki Sünnileri devre dışı bırakmak taktiği güdüyorlar. Böyle bir atmosferde Türkiye’nin geldiği nokta çok akıllıca bir nokta değil. 

- İran’ın ruhani lideri Humeyni, bugün bir açıklama yaparak; Türkiye’nin müdahalesini doğru bulduklarını ve kaygıların haklı olduğunu ifade etti.

Kaygılara kimse bir şey demiyor zaten. Müdahale etmenizin bir gerekçesi olmalı. Sorun şu; siz sadece kendi ülkenizdeki bir tehditten hareketle başka bir ülkedeki gruba müdahale edebilir misiniz? Yoksa o başka bir ülkedeki grubun bizzat bir tehdit olması gerekmez mi?

Şu an PYD’nin doğrudan bir tehdit oluşturduğunu söylemek pek kolay değil. Eğer Türkiye’de Kürt meselesi olmasaydı, diyelim ki Türkiye’de Kürtler yaşamasaydı böyle bir tehlikeden söz etmeyecektik. Dolayısıyla meselenin PYD’den ziyade Türkiye’deki Kürt meselesi olduğunu anlayabiliriz.

- Türkiye niçin bu sorununu bir türlü çözemiyor? Siz daha önce Kemalizm’in ürettiği milliyetçiliği eleştirerek karşısına dini konumlandırarak dinin daha bütünleştirici olduğunu, muhafazakârlığın daha kapsayıcı bir kimlik olduğunu savunurdunuz ve kendinizi Osmanlı kimliğinde nitelendirirdiniz. Peki, muhafazakâr kimlikli bir iktidarın ki çözüm adımları da atıldı, yine de bu sorunu çözememesinin temel nedeni nedir?

İki tarafta istemedi. Bu durumlar aslında bir çözüm potansiyeline gönderme yapıyor. Çözülebilirlik demek siz çözebilirsiniz demek değil, istemeniz de lazım.

Suriye’deki imkânlar doğduğu andan itibaren PKK da çözümü kendi dünyasında ikincil hale getirdi. Hükümet de aynı şekilde baktı, Suriye’deki gelişmeleri bir tehdit olarak algıladı ve Suriye’deki gelişmelerin ağırlığıyla Türkiye’deki çözüm çabası arka planda kaldı. 

- Burada Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünü PKK sorununu üzerine temellendirdiğini söyleyebilir miyiz? Sonuçta PKK, Kürt sorununun bir sonucu olarak karşımıza çıkmış bir sorun. Bu nedenle ikisini birbirinden ayırarak bir çözüm üretmek daha doğru olmaz mıydı?

Doğru. Türkiye devleti şunu da söyleyebilirdi, hâlâ da söyleyebilir; PKK olsa da olmasa da fark etmez, ben Kürt meselesi diye bir mesele olduğunu düşünüyorum ve bunu çözeceğim.

Türkiye devleti böyle bir devlet değil, olamadı. Bu dediğimiz devlet çok daha demokratik bir devlet. Türkiye, böyle bir devlet olamadı.

- Neden?

Tarihsel olarak zaten böyle bir devlet değil. Biz demokrasiyi pratikte yeni yeni öğreniyoruz, o da öğrenebildiğimiz kadar, zihniyetimiz de zaten demokrat değil.

Var olan aktörlerle bunu çözmeye çalışıyorsunuz. Dolayısıyla PKK’yı görmezden gelerek Kürt meselesini hayal etmek bile Türkiye’de bir sürü insan için çok zor.

Bu durum şunu ima ediyor: istesen de istemesen de, doğrudan ya da dolaylı, muhatap almanı gerektiriyor. Bu da PKK’nın da ne yapacağını önemli hale getiriyor.

Ne var ki Suriye’nin ortaya çıkması, PKK’nın bütün tarzını, stratejisini, önceliklerini yerinden oynattı. Bu da şaşırtıcı değil, çünkü daha önce öngöremedikleri bir imkânla karşılaştılar. Türkiye ise zaten tetikteydi. 

Şunu da düşünmek gerek; Türkiye’deki muhafazakârlık milliyetçilikten tamamen arınmış bir muhafazakârlık değil. Büyük ölçüde milliyetçi unsurlar taşıyor.

Belki tüm muhafazakârlar böyle değil, ama bir damar olarak milliyetçilik var. O yüzden de en ufak bir tehdit durumu karşısında insanların milliyetçiliğe doğru kayması pek şaşırtıcı değil.

Bu sırf muhafazakârları da içermiyor. Sosyal demokratlar da bu tür tehditlerde milliyetçiliğe çok kolay kaçabiliyorlar.

O yüzden bizim gibi ülkelerde çözüm süreci gibi olaylar tehdit ortamının uzunca bir süre ortaya çıkmamasına bağlı. Maalesef böyle olamadı ve Türkiye de hızlı hareket edemedi. 

- Bu konuya sonra girecektim ama öne çekilmiş oldu. Bir önceki sorumun tekrarı gibi olacak belki ama sizin; “İslami kesim otoriteyi kabul etmez. Din özgürlük alanları açıyor” ifadeleriniz var ve bu nedenle de AKP’yi destekleyen bir yazarsınız. AK Parti’nin lideri de “Baldıran zehri olsa da çözeceğim” iradesini ortaya koymuştu. “İstemek gerekir” dediğiniz için hatırlatmak istedim. Bu “istek” beyanına rağmen yine de ne oldu da çözümlenemedi?

Tehdit olmadığı zaman bu davranışı ortaya koymak daha kolaydır. Bu durum iradenin ille de sahte olduğunu göstermez, ama çok kırılgan olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz.

Türkiye’de siyaset ve devlet kültürü tehditlerin olmadığı ortamlarda doğruyu yapmaya eğilimli.

Tehditler algılanmaya başlandığı anda içe kapanma, klasik usullere başvurma ve mümkün olduğu kadar devletçi bir bakışa kayma refleksi var.

Bu AK Parti’de de, CHP’de de, herkeste var. O tehdit ortaya çıkmaya başladığı an AK Parti’nin siyaset şirazesinde kaymalar oldu. 

- Peki, şu an AK Parti eşittir desem yanına ne koyar, nasıl ifade edersiniz? “İslami kesim otoriteyi kabul etmez” ifadesinden de hareketle; otoriter mi, demokrat mı, ne? 

AK Parti’nin şu an çok fazla İslami bir tarafı yok. Şu an MHP-AK Parti işbirliği üzerinden giden epeyce devletçi ve milliyetçi bir hükümet var.

- İslam’ı öne alsa milliyetçileşmez miydi?

Olabilir de, olmayabilir de. İki türlü Müslümanlık da bu topraklarda mevcut... Kategorik olarak tek renge sahip değiller.

Nasıl ki laikler içerisinde otoriterler ve demokratlar varsa, müslümanlar içerisinde de aynıları var. Sonuçta Türkiye’de kimin kazanacağına konjonktür karar verdi ve demokratlar kaybetti.

İslami kesim içerisinde daha demokrat, liberal olanlar bu mücadeleden yenik çıktılar. Yoksa aynı adamlar birden bire başka adamlara dönüşmediler.

Bazı adamlar döküldü, işin dışına çıktı. Geri kalan başka adamlar da MHP’yle bütünleşti.

Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz; AK Parti’nin çıkışında da bütün bu eğilimler yana yanaydı, ama konjonktürün özgürlükçü tarafa ağırlık vermesi nedeniyle özgürlükçüler öne çıkmıştı.

Daha sonrasında hem AK Parti içindeki hem de dış ortamdaki gelişmelerle özgürlükçü kişiler AK Parti’nin dışına doğru kaydılar ve oradan düştüler.

Geriye de daha klasik, kategorik, çok daha devletçi, milliyetçi bir Müslümanlıkla-milliyetçilik sentezi kaldı.

Şu an baktığımda bu iktidarın kendisine Müslümanım demesinin hiçbir mantığını göremiyorum. Sadece Diyanet İşleri ve İmam Hatipler politikası dışında.

Öte yandan toplumsal açıdan bakıldığında da oportünist bir zihniyeti yansıtıyor.

- “Dökülenler” ifadeniz üzerine kastınız Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Abdullah Gül…

Evet, onlar ve bir sürü ismi bilinmeyen, teşkilatlardaki belki binlerce insan. Çünkü AK Parti’nin başından beri var olan ve belirli ideallerle davranmış, başarılı işler yapmış insanlar artık yok.

- Ahmet Davutoğlu, parti çalışmalarına başladığında istifa etmedi, ihracı gündeme alındığında istifasını verdi. Bu süreçte şöyle bir açıklaması oldu;

Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. İleride Türkiye’nin tarihi yazıldığında en kritik dönemlerden, aylardan biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır.

İsim vererek de Devlet Bahçeli’yi “birlikte hareket etmediği” konusunda eleştirmişti. Bu açıdan bahsettiğiniz AK Parti ile bir sorunu görünmüyor. Buradaki farklı konumlanmanın temel nedeni nedir?

Oradaki olay 2015 Haziran’ından sonraki PKK’nın davranışları. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktu.

- Bunun için Bahçeli ile ittifak kurmak istediğini ancak olmadığını eleştiriyor zaten. O zaman niçin Bahçeli ile ittifak kuran AK Parti’den ayrılıyor?

Oradaki ittifakın mantığı zaten yaşanmakta olan terördü. Herhangi bir aklı başında vatandaş için, Haziran 2015 sonrasında PKK’nın davranışlarını tasvip eden bir mantıkla bakmanın imkânı yok.

Dolayısıyla ona tahammül edebilen bir devlet de mümkün değil. Şu anda terör konusunda çok hassasmış gibi davranan Bahçeli o noktada, bu işlerin en üst noktaya çıktığı zamanda AK Parti’yi yalnız bıraktı. Söylenen budur.

İdeolojik bir laf değil. Tamamen o konjonktürde alınan tutumla ilgili bir laf. 

- Bu açıklamasını hendek çatışmaları üzerinden değerlendiriyorsunuz, ancak o dönemde Suruç ve 10 Ekim katliamları da yaşandı.

HDP’nin yine siyasetin dışında bırakıldığı da bir süreçti. O zaman Davutoğlu’nun Van mitinginde; “Oy vermezseniz beyaz Toros’lar tekrar ortaya çıkar” açıklaması da olmuştu.

Bir dönem danışmanlığını da yapmış bir yazar olarak bu 7 Haziran-1 Kasım arasında yaşananları nasıl değerlendirirsiniz?

Karşılıklı diyelim. Burada belirli bir devlet hassasiyeti üzerinden bakmıyor, mesafeli bir şekilde bakıyorsak; gerçeğin üç boyutu var.

Biri PKK’nın stratejisi, diğeri devletin bunun karşısındaki panik hali ve tutumunun geri tepmesi, nihayet üçüncüsü bölgedeki Gülen grubuna bağlı kolluk güçlerinin davranışları.

O kolluk güçlerinin davranışlarının ne kadarının kontrol altında olduğuna dair büyük soru işaretleri var.

Burada bir Türkiye devletinden bahsediyoruz. Hayalimizde canlandırdığımız zaman çok güçlü bir devlet denebilir, ama sahaya indiğimiz zaman öyle değil.

Sıradan insanların, sıradan ilişkilerin, cemaatsal bağların, sıradan emir komuta ilişkilerinin ve sıradan akılsızlıkların yönettiği bir dünyadan bahsediyoruz.

Burada siz bir başbakan olarak bunu durdurmaya çalışıyorsunuz. Bunun içinde Ahmet Davutoğlu’nun bir sürü cümlesi olabilir.

Söylendiğinde katılmış ya da katılmamış olabilirim, şu an geri dönüp baktığımızda da hoşumuza gitmeyebilir, ama dışarıdan bakan bir gözle Ahmet Davutoğlu’nun durumunu anlamazsak bu tür sorunları hiçbir zaman çözemeyiz.  

Bu tür durumlar her hangi bir başbakanın, her hangi bir kişinin çözebileceğinin çok üzerinde.

- Siz bunu onaylıyor musunuz? 

Buradaki cümle yapılanması, cümlenin kurulma biçimi her zaman farklı olabilir. Şunu söyleyeyim; o noktada Davutoğlu’nun pozisyonundaki bir insanın ne durumda olduğunu, ne tür bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu, çözmesi gereken sorunun büyüklüğünü ve bunun karşısında acil bir şekilde doğruyu yapma ihtiyacının ne kadar ağır bastığını anlayabiliyorum.

Benim bakışımda orada Davutoğlu değil Kılıçdaroğlu olsa da çok bir şey değişmeyecekti. O pozisyonda olmayan insanlar olarak bunu yargılamak çok kolay.

O pozisyona kendinizi soktuğunuz zaman hakikaten doğru bilmediğiniz, cevabını bilmediğiniz, kontrolünüz dışında yüzlerce olay oluyor ve siz bunları engelleyemiyorsunuz ve sorumluluk sizin üzerinizde. 

Bir şey söylüyorsunuz ve Türkiye devletinin var olan tarihsel birikimi üzerinden söylüyorsunuz ki açık söylemek gerekirse; çok matah bir birikim değil.

Türkiye devleti, öyle her şeye hâkim olan, her şeyi kontrolünde tutabilen bir devlet değil. Sorunları çözmememiz de zaten bunu gösteriyor.

Esas olarak zayıf, kırılgan bir devletimiz var. Bir şeyle mücadele ediyorsunuz ve orada hukukun alanına girdiğinizde de hukuka uymak zorundasınız.

Burada unutulmaması gereken durum şu; Türkiye tek parti rejimini de yaşadı, ardından 1950’leri, 1970’leri, 1980 ve 90’ları da yaşadı.

Türkiye siyaseti müdahale ve manipülasyonlara açık, kırılgan ortam. Çünkü çözülmemiş problemleri var ve birbirleriyle konuşamayan cemaatleri var.

Böyle bir ortamda bunların arasındaki kırılmalar derinleştiği zaman bu işleri yönetmek hele ortada terör varsa hiç kolay olmayacaktır.

O konumdaki insanlara kim olursa olsun daha müsamahalı bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Kasti olarak bir haksızlık, kasti olarak karşı tarafı ezen tutumlar sergileniyorsa onların da kınanması lazım tabi, ayrı mesele.

Eğer Türkiye’yi analiz edeceksek, bizim işimiz kişilerden ziyade çözülmemiş meselelerin ne kadar kolayca kırılganlaşacağı ve ne kadar kolayca manipüle edilebileceğini görmek olmalıdır.

Bence bunu PKK da, Gülenciler de manipüle etti. Davutoğlu manipüle etmedi.

Davutoğlu bununla uğraşırken hata da, yanlış da yapmış olabilir. İkisi aynı terazinin kefesine konulacak şeyler değil.

Bilinçli olarak üretilen bir manipülasyonla onu yönetmek zorunda olan bir insanın düştüğü durumda aldığı mecburi pozisyonlar ahlaken karşılaştırılabilir değil.

“PKK, Demirtaş’ın başarısından tedirgin oldu, hiç hoşlanmadılar”

- Fakat dediğiniz gibi bir durum 7 Haziran’dan önce yoktu. Hatta Türkiye çok sağlıklı bir seçim atmosferi yaşamıştı.

Seçimin ortaya çıkardığı sonuçla AK Parti tek başına iktidarı sağlayamadığında dediğiniz terör hareketliliği yaşandı. 

Sahada araştırma yapmış birisi olarak söyleyeyim; bu PKK’nın stratejisiydi ve onlar HDP’nin yüzde 13’lük başarısından da çok hoşlanmadılar. 

- Nasıl yani?

PKK’lılarla konuşursanız şimdi çok daha rahat bunu söyleyeceklerdir. O zaman bile söylüyorlardı.

Eğer Türkiye’de gerçekleri açıklıkla konuşma cesaretine sahip olan insanlarla konuşulursa birçok şeyi öğrenmek mümkün. 

- Sizden öğrenelim.

Medya hâlâ benden öğrenmek zorunda kalıyorsa, çok geç bu.

- Dediklerinizle konuşursak tutuklanırız.

O zaman öyle bir şey yoktu. O dönemde birçok saha çalışması yaptık. Önemli olan şu; bulduklarınızı açıklıyor musunuz, açıklamıyor musunuz?

Bulduklarınıza objektif bakabiliyor musunuz, bakamıyor musunuz?

“AK Parti’nin şahin kanadı PKK’yla ittifak yaptı”

- Hendekler HDP’nin yüzde 13’lük başarısına karşı yapıldı mı diyorsunuz?

HDP, yüzde 13’ü aldığı anda artık Kürt meselesinin Meclis’te ve farklı yollarla çözülme ihtimali ortaya çıkmıştı. Üstelik de AK Parti’nin daha zayıfladığı bir dönem. HDP için daha iyi bir sonuç herhalde yoktu.

Ama o zamanki PKK’lıların seçimden sonraki açıklamalarına bir bakın neler denmiş ve neler hissetmişler.

Hatta şunu da söyleyeyim; Kandil, Demirtaş’ın önünde PKK’yla Batı’yı dengeleme şansının doğduğunu düşündü. PKK’ya ihtiyaç olmadan da Kürtlerin liderliğini yapabilme fırsatının yakalanabileceğinden tedirgin oldular. Bu ihtimalden hiç hoşlanmadılar. 

Öbür tarafa bakalım; o noktaya gelindiğinde hükümet de zaten çözüm sürecini istemiyordu. Açık söylemek gerekirse, aynı yılın (2015) Şubat veya Mart’ına baktığımız zaman iki taraf da bu işten caymıştı.

İki taraf da bunu ya yapmak istemedi ya da yapamayacağını hissetti, ikisi de olabilir; geri adım attılar. Kabul edilemeyecek bir ortam ortaya çıktığında da iki taraf hamle yaptı.

7 Haziran’da PKK’nın hoşlanmadığı bir sonuç ortaya çıktı. Tepki verdiler. Bu tepkiyi de bence hükümetin şahin kanadı çok yadırgamadı, hatta belki hoşuna gitti. Çünkü elleri rahatladı.

- “Şahin kanat”? Burada aynı zamanda bir ittifaktan bahsediyorsunuz…

Şiddet denklemlerinde her zaman iki tarafın şahinleri gizli bir ittifak içindedir. İrlanda’da, İspanya’da da öyle oldu. Karşı taraf eğer şahin davranırsa, siz de eğer şahinseniz bu sizin elinizi, politikanızı rahatlatır ve gücünüzü yükseltir.

Dolayısıyla AK Parti içinde de şahinlerin, devletçilerin eli güçlenmeye başladı. Aynı süreçte Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi insanlar kalıcı olma şansını ideolojik olarak kaybettiler.

- Peki, Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasını bu ittifak kapsamında mı değerlendiriyorsunuz?

En azından şunu söyleyeyim; Demirtaş’ın mahkûm olması, tutuklu kalmaya devam etmesi Kandil’de üzüntü yaratıyor mudur; sanmıyorum.

Peki, Ankara’da yaratıyor mudur; hiç sanmıyorum. Çok açık. Peki, kimler üzülüyor?

Bu iş çözülsün ve toplumsal zeminde çözülsün diyenler üzülüyor. Çünkü o bir toplumsal aktör ve kendini kanıtlamış bir aktör.

Biraz önce Davutoğlu için söylediğimiz şeyleri Demirtaş için düşünelim; her söylediğini onaylayabilir miyim, onaylamam. Her yaptığını beğenmedim. Ama var olmaya devam etmesini, bu işlerin içinde rol almasını ve de kendi iradesini hayata yansıtabilecek güce sahip olmasını istiyorum.

Eskiden de istiyordum, şimdi de istiyorum. Çünkü bu tür, Davutoğlu, Demirtaş gibi siyasetçilere Türkiye’nin ihtiyacı var. Bir şeyler yapmak isteyen, bunu kapalı kapılar ardında değil de olabildiğince toplum üzerinden yapmak isteyen samimi siyasetçiler.

- Sizce Ahmet Davutoğlu’nun partisini kurduğunda Selahattin Demirtaş’ın tahliyesine yönelik bir açıklaması ve Demirtaş’la bir görüşmesi olur mu? Yaklaşımı nedir?

Hiçbir tereddüdüm yok. Şöyle söyleyeyim; şu anda Davutoğlu’na Demirtaş konusunda doğrusu nedir diye sorulsa, eminim ki serbest kalması gerektiğini söyleyecektir. 

“Davutoğlu ve Babacan’ın oy oranı şu an yüzde 15, partilerini kurduklarında ilave kopuşlar olacaktır”

- Peki, Ahmet Davutoğlu’nun partisiyle bağını koparmadan yeni parti hazırlığına gitmesini ve ihracı gündeme geldiğinde istifa etmesini siyasi etik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada etik olmakla ilgili bir sorun yok, çünkü şeffaf. Bir siyasi stratejinin sonucu...  

AK Partili tabana, derdim bırakıp gitmek değil, derdim doğruyu yapmak mesajını iletmek üzere yapılan bir tercih.

Önümüzdeki dönemde ne kadar algılanıp algılanmadığını göreceğiz. Ama bence herkesin anlayabileceği şeffaf bir eylem…

- KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, AK Parti’nin çekirdek oyunun ilk kez yüzde 30’un altına düştüğünü açıkladı. Bu oy düşüşünü Davutoğlu ve Babacan’ın yeni parti çalışmalarına mı bağlarsınız yoksa iktidarın genel politikalarından duyulan bir rahatsızlık mı?

AK Parti otoriterleşirse oy kaybeder, seçmen desteklemez diye birkaç kez söylemiştim. Şimdi olan bu.

MHP’yle bile yüzde 50’ye gelemiyor ki kendi başına yüzde 52 alabilen, olumlu politikalarını sürdürseydi yüzde 60’lara çıkabilecek bir partiden bahsediyoruz.

Rahatsızlık zaten vardı. Bizim defalarca yaptığımız ölçümlerde çıkıyordu.

Bir dönem önce AK Parti’nin oyu yüzde 50 idiyse, bu 50 puanın 7-8’i zaten başkalaşmış, farklılaşmış ama alternatif olmadığı için AK Parti’ye oy veren insanlardı.

Bu 7-8 puanın şimdi MHP’yle birlikte yaptıklarıyla 12-15’e çıktığını düşünüyorum.

Şu an Babacan ve Davutoğlu zaten bu kitleyi kendisine çekiyor. Parti kurarlar ise o zaman ilave kopuşlar da olacaktır.

- Ne kadarlık bir kopuş olabilir? Parti içinden örneğin?

Birçok insanın öyle kolayca AK Parti’yi bırakıp diğerlerine geçeceğini sanmıyorum. Tekrar milletvekili seçilmek istiyorsan herhalde şansın yine AK Parti’de.

 Ama açık rahatsızlık taşıyan 5-10 kişinin fazla düşünmeden ayrılabileceğini tahmin ediyorum. 

- Peki, az önce konuştuğumuz 2015 Haziran-Kasım aralığı profilinden hareketle; o zaman sivillerin korunması sağlanabilir, önlemler alınabilirdi ve bu kadar büyük sivil kayıplar verilmeyebilirdi.

Bunu kendisinin yaptığını ifade etmiş bir siyasetçi olarak Ahmet Davutoğlu sizce ne kadar oy alabilir? İnsanları ne kadar ikna edebilir?

Önce verdiğiniz örnekten gidelim. Bu verdiğiniz örnek Türkiye’nin çok küçük bir kısmı. Oy almaktan bahsettiğiniz zaman 80 milyondan bahsediyoruz. 

- “Küçük bir kısım” dediğiniz Kürt seçmenin oyunun önemi yerel seçim sonuçlarında ortaya çıkmadı mı?

Evet. İyi de Kürt seçmenin de Ahmet Davutoğlu’nu nasıl algıladığını tam olarak ölçen bir şey yok.

Başka bir şey söyleyeyim; Kürt seçmen şunu düşünsün, ya Ahmet Davutoğlu olmasaydı?

Örneğin şu an siyasette olan başka birini koysunlar Davutoğlu’nun yerine… O zaman neler olabileceğini hayal edebiliyor muyuz?

- CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu koysak?

Kılıçdaroğlu, o gelenekten, o havzadan gelmediği için öyle bir şansı yoktu.

Öte yandan mesele devletçilikse, o zaman Kılıçdaroğlu olsaydı daha az mı devletçi olacaktı acaba?

Ayrıca bu soruya yaklaşırken Kürtlerin PKK’yı nasıl algıladığına da bakmak lazım.

Niçin hendek döneminde HDP’nin zorlanmasına rağmen HDP’nin üye sayısının bile 5’te 1’i kadar insan meydanlarda toplanamıyordu? 

- Hendekleri onaylamıyorlardı. 

Evet. Dolayısıyla iki tarafın da onaylanabilir hali yoktu.

O zaman şunu soruyorsun; bütün bunlar olurken hasbelkader bir başbakan var. Yaptığı bazı şeyleri beğenmedin. Ama gerçekçiysen şu soruyu sorman lazım;

O olmasaydı da mesela Süleyman Soylu olsaydı?..

- Çok bir fark olmazdı sanıyorum.

Fark olmazdı diyenler zaten Türkiye siyasetinden çok bir şey anlamıyor demektir. (Gülüyor)

- Güvenliği, silahla mücadeleyi öne çıkarak devletçi reflekslerle hareket etmeleri benzer değil mi?

Bu bakış nüansları anlamayan bir bakış. Güvenlikçi politika diye bir büyük blok var, anti-güvenlikçi politika diye bir başka blok var, ya da artık ne varsa; onun içine her şeyi atıyorsun hepsi birbirine benzer diyorsun.

Bu kategorik laiklerin tüm Müslümanlara bakışı ya da kategorik Müslümanların tüm laiklere bakışı gibi bir şey... 

- Soruya dönecek olursak Ahmet Davutoğlu’nun ne kadar şansı var?

Arkadaşlarım derinlemesine mülakatlardan oluşan bir çalışma yapmışlardı, sahadan gelenler de var ve birbirlerine tamamen uyuyor.

Bu iki grubun, ayrı ayrı ya da birlikte olsalar da, yüzde 15 kadar bir tabanı var. Bu yüzde 15’in de 10 puanı AK Parti’den geliyor ve doğrudan ölçülebilir bir olgu.

15’i nasıl bölüşürler, sahaya çıktıklarında oran büyür mü, kalır mı, onlara kalmış bir şey. 

Röportaj: Eylem Yılmaz/Independent Türkçe

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve 7Sabah'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.