Analiz Suriye meselesinde çatışma sonrası döneme geçerken; kazananlar ve kaybedenler / Prof. Dr. Fuat Keyman



ID:48502
Yayınlanma:
21 Eki 19

"Eğer 120 saat sonucunda istenilen sonuç alınamazsa ve Amerika verdiği sözü yerine getiremezse bu iki aktör arasında yaşanan kriz çok daha derinleşecek ve geri dönüşü çok zor bir “çıkmaz noktası”na gelecektir."

Suriye meselesinde “çatışma sonrası döneme ve uzlaşmaya” geçişin hızlandığı bir süreci yaşamaya başladık  

17 Ekim’de gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan-Başkan Yardımcısı Pence görüşmesinde Türkiye ve Amerika arasında sağlanan mutabakatla bu hızlanma başladı.    

22 Ekim 2019 Salı günüyse, “çatışma sonrası Suriye”ye geçiş için milat olabilir.   

22 Ekim Salı günü hem Türkiye-Amerika arasında kararlaştırılan 120 saat bitecek, hem de aynı gün Soçi’de, Erdoğan-Putin görüşmesi yapılacak.  

Eğer YPG/PYD/PKK, Amerika’nın söz verdiği gibi, Güvenli Bölge'den çekilirse, Barış Pınarı Harekatı bitecek.  

Bu, kendi başına çok önemli bir gelişme olacak. 

Aynı gün, Soçi’de yapılacak Erdoğan-Putin görüşmesiyse, Türkiye’nin gerek Suriye’nin geleceği masasındaki yeri ve konumu, gerekse de Kürt aktörlerle ilişkisi temelinde kritik öneme sahip bir toplantı olacak.

23 Ekim sabahına farklı bir Suriye’ye uyanabiliriz. 


Türkiye-Rusya ilişkileri, Esad ve İran

Hiç şüphe yok ki, nasıl Rusya’nın Suriye meselesine aktif bir biçimde katılması “oyun değiştirici” bir hamle olmuşsa, bugün de Türkiye-Amerika mutabakatı ve Amerika’nın Suriye’den asker çekme kararı da, Rusya’nın bu sürecin galibi, “en fazla kazanan aktörü” olduğunu ortaya çıkarmıştır.  

Suriye meselesinde kazanan aktör Rusya olmuştur. 

Rusya, demokrasi, insan hakları, mülteci sorunu gibi temel insani ilkelerle ilgilenmeyen ve salt güvenlik, hegemonya pekiştirme; jeopolitik ve ekonomik çıkar temelli Suriye yaklaşımıyla ve devlet-devlet ilişkisi ekseninde Esad rejimini destekleyerek, Suriye meselesinin bugün geldiği noktada “en başarılı aktör” ve “çatışma sonrası Suriye’nin siyasi şekillenmesi masasının eli en güçlü aktörü” konumuna gelmiştir.

Rusya, Amerika’ya karşı Suriye meselesinin galibidir; gerek Türkiye ile ikili ilişkilerinde ve Astana Süreci’nde geliştirdiği yakınlıkla, gerekse de hem Esad ile hem de Kürt aktörlerle kurduğu iyi ilişkilerle, Suriye’nin geleceğinin çerçevesini oluşturacak “yeni anayasa sürecinin” belirleyici aktörü olmuştur.  

Putin-Erdoğan görüşmesiyle birlikte, Suriye’nin geleceğinde Esad rejiminin gücünün arttığını da göreceğiz.  

İlginç olarak, hem Türkiye, hem Amerika Esad’lı bir geçiş hükümeti olasılığına karşıyken, ikisi arasında yapılan mutabakat ve Rusya’nın esas kazanan aktör olarak ortaya çıkması, Esad rejiminin de elini güçlendirdi.

Rejimin masa da güç kazanmasına yol açtı.


Rusya’nın kazanması, Ankara-Şam ilişkisinin ve görüşmelerinin de yeniden başlaması olasılığını arttırıyor.

İran’ın da, Amerika ve İsrail’e karşı elinin güçlendiğini, Suriye masasında da konumunu sağlamlaştırdığını söyleyebiliriz.

Başta Rusya olmak üzere, Esad rejimi ve İran, Barış Pınarı Harekatı’nın hızlandırdığı sürecin kazanan tarafları oldular.  


Türkiye-Amerika ilişkileri

Rusya kazanırken, kaybeden Amerika oldu.

Washington’da genel hava böyle.

Belki Trump, bu hamlesiyle 2020 Kasım’ında yapılacak başkanlık seçiminde Demokratlara karşı ve kendi azil sürece dönük önemli bir adım atmış oldu, ama Rusya’nın Suriye’de Amerika’ya karşı kazanması gerçeğini de tescillemiş oldu.    

Washington’da, Erdoğan-Pence görüşmesinden sonra yapılan yorumları üç kategoride sınıflayabiliriz:

Birincisi; New York Times’da en açık şekilde söylendiği gibi, “Erdoğan’ın Zaferi” başlığında yapılan yorumlar.

Bu yorumlar, Başkan Trump’ı kıyasıya eleştiriyorlar; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masada istediğini aldığını söylüyorlar; Amerika’nın Türkiye’ye uygulayacağı yaptırımları rafa kaldırmasıyla, Türkiye ve Erdoğan üzerindeki etkisini de azalttığını vurguluyorlar;

İkincisi; Erdoğan-Pence görüşmesinden çıkan Türkiye’nin Güvenli Bölge kurması ve Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilmesi temelindeki mutabakatın “stratejik” ve “taktiksel” boyutlarda hatalı olduğunu söylüyor. 

Bu kararla, Amerika’nın:

(a) Suriye ve Ortadoğu bölgesindeki etkisini kaybettiği;
(b) Suriye’de Rusya’nın kazandığı;
(c) müttefikleri olan Kürtlerin kaybettiği ve
(d) İran’ın güçlendiği vurgulanıyor.  

Üçüncü yorum ise; ilk iki yorumdan farklı olarak, gerek genelde, son dönemde giderek artan ve çok-boyutlu hale gelen Türkiye-Amerika ilişkilerinde yaşanan krizin, gerekse de Suriye meselesi özelinde de, Amerika’nın Suriye’de hareket tarzı olarak devlet-devlet ilişkisi yerine, devlet-devlet-altı örgüt ilişkisini, yani Türkiye yerine YPG ile işbirliği içinde olmayı seçmesinin hatalı ve Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmediğini söylüyor. 

Üçüncü yorum, geçerliliğini güçlendirmek için, kutuplaşma sorununun çok ciddi boyutta olduğu Türkiye kamuoyunda, ilk iki askeri harekat gibi “Barış Pınarı Harekatı”na da desteğin ve “anti-Amerikan duygu ve tepki”nin çok yüksek ve yaygın derecede olduğunu vurguluyor.  

Türkiye-Amerika ilişkilerinde iyileşmenin, birlikte ve işbirliği içinde hareket etmenin her iki aktöre de yararlı olacağını söylüyor.  

Amerika’nın, hem Rusya’ya ve İran’a karşı güçlenmesi, hem de Türkiye’yi demokrasi, insan hakları ve Kürtlere ilişkisi temelinde eleştirmesinde etkili olması için Türkiye ile ilişkiyi tercih etmesi gerektiği öneriliyor.

Bu üç yorumu birlikte düşündüğümüz zaman Türkiye-Amerika ilişkileri temelinde biz de şu yorumu yapabiliriz:

Eğer 120 saat sonucunda istenilen sonuç alınamazsa ve Amerika verdiği sözü yerine getiremezse bu iki aktör arasında yaşanan kriz çok daha derinleşecek ve geri dönüşü çok zor bir “çıkmaz noktası”na gelecektir.

Buna karşın eğer başarı sağlanırsa, Türkiye-Amerika ilişkilerinde krizden çıkış, güven inşası ve normalleşmeye dönüş için bir “fırsat penceresi” doğacaktır.


YPG/PYD/PKK ve Kürt sorunu

Suriye meselesinde, YPG/PYD/PKK’nın asıl kaybeden olduğu bir döneme girdik.  

Amerika’nın sahiplenmesi ve Amerika ile birlikte olmak YPG/PYD/PKK’ye istediğini veremediği gibi, bu aktörün tüm enerjisini odakladığı Suriye meselesinde ciddi anlamda etkisini kaybetmesine yol açtı.

PKK kaybetti.

Bu, sadece Suriye’de bir “koridor devlet yapılanması olasılığı”nın görünün gelecekte ortadan kalkmasıyla ilgili değil; aynı zamanda Suriye’nin geleceğinde ve yeni anayasa yapım sürecinde bu aktörün zemin kaybetmesiyle de ilgili.

YPG/PYD/ PKK, şimdi Rusya ve Esad rejimiyle ilişki içinde, varlığını bu temelde sürdürmek girişiminde.  

Başta Rusya ve Esad rejimi, bu aktörün geleceğine ve yerine karar verecek.  


Bu bağlamda da, 22 Ekim Salı günü yapılacak Erdoğan-Putin görüşmesi çok önem kazanıyor.  

Bu görüşmede, masada müzakere edilecek konulardan biri de, Suriye’nin toprak ve sınır bütünlüğü içinde YPG/PYD/PKK’nin yeri ve konumu olacaktır. 

Bununla birlikte, PKK kaybeden taraf olurken, Barış Pınarı Harekatı’nın, Batı ve dünya kamuoyunu izlediğimiz zaman görebileceğimiz gibi, önemli bir sonucu da, “Kürt sorununun uluslararasılaşması” oldu.  

Algı düzeyinde, Batı ve dünya kamuoyu harekata, bölgesel düzeyde, “Kürt sorunu” temelinde yaklaştı ve etnik olmaktan çok “seküler bir aktör” olarak gördüğü “Kürtleri korumak” noktasında karşı çıktı.

Kürt sorununun bu kadar küresel ölçekte “uluslararasılaştığı”na daha önce şahit olmamıştık.

Bu noktada Türkiye, özellikle 22 Ekim Salı gününden itibaren Kürt sorunu tartışmasına özen göstermek durumunda kalacaktır. 

Sadece PKK-Kürtler ayrımı söylemini sürdürmek yeterli olmayacaktır. 
 

Tüm bu noktaları tartışmaya, Erdoğan-Putin toplantısından sonra devam edeceğiz.  

Prof. Dr. Fuat Keyman/Independent 

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve 7Sabah'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.