Analiz Arap Dünyası'nda 'iç dinamikler' mi yoksa 'dış güçler' mi? / Onur Sinan Güzaltan



ID:49154
Yayınlanma:
08 Kas 19

"ABD ve Batılı ülkelerin istihbarat servisleri bölgedeki bazı ülkelerin parasal desteğiyle kaos çıkarmaktadır."

Irak, Lübnan ve Cezayir’de haftalardır süren kitlesel eylemlerle ilgili olarak iki farklı görüş ön plana çıkıyor:

1. Eylemlerin arkasında “dış güçler” var.

2. Ekonomik kriz ve hükümet katındaki yolsuzluklara karşı vatandaşlar tepkilerini gösteriyorlar. Hükümet, dış güçlerin desteği iddialarını eylemleri zayıflatmak için kullanıyor.

Kabaca aktardığımız iki görüşünde haklı ve haksız olduğu noktalar var.

“İç Dinamikler” ve “Dış Güçler” tartışmasına başlamadan önce, “Arap Dünyası” konusunda bir noktanın altını çizmekte yarar var: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da konumlanan Arap ülkelerinin, tarihsel gelişimleri ve sosyoekonomik farklılıklarından dolayı tekil bir “Arap Dünyası”ndan bahsetmek mümkün değil.

Fakat Arap ülkeleri arasında dil ve din üzerinden bir etkileşim olduğunu da yadsımayalım.

MİLLETLEŞME SORUNU

Genellemecilik ve indirgemecilik tuzağına düşmeden, eylemlerin sürdüğü ülkelerde yapısal sorunlar olduğunu söyleyelim.

Nedir bu yapısal sorunlar?

Lübnan ve Irak anayasaları işgalci kuvvetlerin yönlendirmeleriyle kaleme alınmış, bu ülkelerdeki etnik ve mezhepsel farklılıkları ön plana çıkartan ve kurumsallaştıran maddelerden oluşuyor.

İki ülkede de yasama ve yürütme kurumlarının başları, etnik ve/veya mezhepsel aidiyetlerine göre seçiliyor. Dolayısıyla bizzat devlet eliyle, ülkelerin sınırları içinde yaşayan farklı grupların bir millet haline gelmesinin önüne set çekilmiş durumda.

Cezayir’de ise Fransız tipi ulus devlet ilkeleri hakim olsa da, laiklik noktasında yaşanan tereddütler nedeniyle milletleşme süreci yarım kalmış durumda. Ayrıca Kabil Bölgesi’nde yaşayan “Berberi”lerin entegrasyonuyla ilgili sorunlar sürüyor.

Milletleşme sürecinin tamamlanmamış olması üç ülkede de yapısal bir sorun oluşturuyor. Eylemler incelendiğinde, özellikle Lübnan’da etnik/mezhepsel bölünmeye karşı millet vurgusunun ön plana çıkmasının altında yatan gerçeklerden biri de bu durum.

ŞOK DOKTRİNİ’NDEN UYANIŞ

Yapısal sorunların bir diğer tarafında ise ekonomik düzensizlikler yer alıyor. Bu konuda, Amerikan emperyalizminin dünyaya zerk ettiği “Şok Doktrini”ni hatırlamakta yarar var.

Milton Friedman’ın öncülüğünü yaptığı Şikago Okulu’nun, özetle, devletin ekonomiye müdahalesini sınırlandıran, özelleştirmelerin kapısını açan neoliberal ekonomik programı, Reagen/Thatcher eliyle 80’li yıllarda uygulamaya sokuldu.

“Şok Doktrini” olarak adlandırılan ve uluslararası sermayenin, devletler ve halklar üzerinde egemenliğini içeren bu programı reddeden liderler, siyasi gruplar ve devletlere emperyalizmin orduları askeri operasyonlar düzenlediler.

Şili’de Sosyalist Allende’nin devrilmesi, Türkiye’de 12 Eylül darbesi ve son olarak Yugoslavya’nın parçalanması bu doktrinin akla gelen ilk parçaları.

Bugün ekonomi temelli eylemlerin yaşandığı Irak’ta, ABD işgali sonrası “Şok Doktrini”ne maruz bırakıldı. Dünya Bankası’nın verilerine göre, Irak nüfusunun yüzde 25’i açlık sınırında yaşarken, 40 milyona yakın Iraklı günde 6 dolarla geçiniyor. Federal yapıya sahip Irak’ta, petrol gelirinin dağıtımında da etnik ve mezhepsel faktörler rol oynuyor.

Keza Lübnan’da yaşanan ve devlet kurumlarını yok eden iç savaş ve işgallerin altında da Friedman’ın doktrini yatıyor. Bugün ülke nüfusunun dörtte biri açlık sınırında yaşıyor.

İki ülkede de bu süreçte devlet kuvvet kaybederken, ekonomik zenginliği elinde tutan, uluslararası sermayeyle işbirliği yapan dar gruplar türedi. Bu grupların maskesi ise etnik veya mezhepsel aidiyet oldu.

Cezayir ise bu süreci, emperyalizm eliyle kışkırtılan kanlı bir iç savaş(1990-2000) yaşasa da Fransızlara karşı mücadele etmiş olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin tecrübesiyle birliğini koruyarak atlattı.

Fakat 1962 yılındaki bağımsızlıktan bu yana dar bir kliğin egemen olduğu ülkede, yolsuzluk ve çürümüşlük baş gösterdi.

EMPERYALİZMİN ROLÜ

Irak, Lübnan ve Cezayir’deki gösterilerde öne çıkan ekonomik kriz ve yolsuzluk vurgusu, ancak bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir.

Özetle, üç ülkede de var olan sosyoekonomik alanlardaki yapısal sorunlar, toplumsal eşitsizlik ve bölünmeye yol açtı.

Söz konusu ülkelerde uluslararası finans-kapitalle entegre, doğal zenginliklerin üzerine adeta çöreklenmiş işbirlikçi kesimlerin iktidar üzerinde etkisi kuvvetlidir.

Eylemlerin çıkış noktası bu gruplara ve adaletsizliğe tepkidir.

Bu sorunların tarihsel nedenlerine indiğimizde, işgal ve ekonomik yaptırım silahlarını kullanan, Lenin’in “kapitalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımladığı emperyalizmle karşılaşıyoruz.

Fakat bugün emperyalizmin ülkelerin iç işlerine müdahalesine zemin hazırlayan, yönetenlerin yönetmeyi becerememesi, Batı merkezli kapitalizme alternatif bir üretim ve zenginliği paylaştırma mekanizması yaratamamasıdır.

Sorunları sadece “dış güçlere” indirgemek, yönetenlerin hatalarını es geçmemize neden olacaktır.

********

Üç ülkede süren eylemlerin başlangıcında olmasa da süreç içerisinde, ABD-İsrail-Fransa ve Suudi Arabistan’ın dahlini gösteren pek çok emare mevcut.

Sivil toplum kuruluşları, medya ve tarikat/cemaatler "dış güçler" tarafından eylemleri yönlendirme amacıyla kullanılan araçlar.

Dış güçlerin hamlelerine değinmeden önce eylemlerin doğuşu itibarıyla söz konusu ülkelerin iç dinamiklerine ve yapısal sorunlarına dayandığının altını tekrar çizelim.

1. IRAK VE LÜBNAN ÜZERİNDEN İRAN’I ZAYIFLATMAK

Irak ve Lübnan, İran’ın ABD-İsrail hattının saldırılarını karşıladığı ön cepheler olarak değerlendirilebilir.

İki ülkede de ekonomik taleplerle başlayan eylemlerin, Batı medyası ve istihbarat örgütleri tarafından İran ve İran’a yakın gruplara (Hizbullah, Haşdi Şabi vs.) karşı yönlendirildiğini tespit ediyoruz.

Bölgedeki kaynaklar, halkın üzerine ateş açılması, sabotaj eylemleri ve yağma gibi olayların istihbarat örgütleri tarafından kışkırtıldığı bilgisini paylaşıyor.

Bu noktada İran dini lideri Ali Hamaney’in eylemlerle ilgili açıklamalarını hatırlamakta yarar var: "ABD ve Batılı ülkelerin istihbarat servisleri bölgedeki bazı ülkelerin parasal desteğiyle kaos çıkarmaktadır."

Hamaney’in açıklamalarından ABD-Fransa-İsrail ve Suudi Arabistan’ı kastettiğini anlamak pek de zor değil.

Hamaney’in "Halkların haklı talepleri var ancak bu taleplerin hukuki yapılar çerçevesinde gerçekleşeceği bilinmelidir. Bir ülkede hukuki yapılar ortadan kalkarsa hiç bir olumlu adım atılamaz" değerlendirmesi ise sorunun özünde iç dinamiklerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

2. IŞID’E YENİ HAREKET ALANI AÇMAK

Eylemleri Irak ve Lübnan’da merkezi hükümetlerin zayıflatılması amacıyla yönlendiren ABD-İsrail kampının bir başka hedefi, Suriye’de sıkışan IŞID ve benzeri terör örgütlerini Irak ve Lübnan üzerinden tekrar canlandırarak bölgede istikrarsızlığın devam etmesini sağlamaktır. Bu suretle, Suriye’de Türkiye, Rusya ve İran’ın işbirliğiyle kuşatılan terör örgütlerine, yeni bir alan açılması hedeflenmektedir.

3. SURİYE’Yİ YALNIZLAŞTIRMAK

Irak ve Lübnan’daki eylemlerin yönlendirilmesindeki diğer amaçlar ise;

a) Terör örgütlerine karşı Irak ve Suriye arasında süren işbirliğini zayıflatmak,

b) Hizbullah’ı Suriye’de süren mücadeleden uzaklaştırmak suretiyle Suriye’yi yalnızlaştırmaktır.

4. İSRAİL’İN ELİNİ RAHATLATMAK

Lübnan’daki eylemleri Şii-Sünni çatışmasına doğru sürüklemek isteyen ABD-İsrail kampı, tekrar bir iç savaş çıkartarak, Hizbullah’ın ve Lübnan direnişinin İsrail üzerindeki baskısını zayıflatmak istemektedir.

5. BARZANİ DEVLETİ HAYALİNİ CANLANDIRMAK

Irak’taki eylemlerin manipüle edilmesindeki bir başka amaç ise merkezi hükümeti zayıflatarak, Barzani’nin elini kuvvetlendirmek ve bağımsız "Barzani Devleti" hayalini canlandırmaktır.

6. ÇİN’İN KUŞAK VE YOL PROJESİ’Nİ ENGELLEMEK

Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ni incelediğimizde, bu proje içerisinde Irak, Lübnan ve Cezayir’in stratejik önemde olduğunu görüyoruz. Keza, Irak ve Cezayir yönetimleri de, yakın dönemde Kuşak ve Yol Projesi’nin içinde yer alacaklarını beyan ettiler.

Eylemlerin sürdüğü ülkelerde, Çin’in enerji başta olmak üzere farklı alanlarda yatırımları mevcuttur. Eylemleri manipüle etmeye çalışan kuvvetlerin nihai amaçlarının bölgede istikrarsızlığı devam ettirmek ve bu yolla Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’nin, kara yoluyla Batı Asya üzerinden Avrupa ve deniz yoluyla Akdeniz’le buluşmasını engellemektir.

Yukarıda saydığımız maddeler tartışmaya açıktır.

YARAYI AÇIK BIRAKAN HÜKÜMETLER

Söz konusu ülkelerin yönetimleri, ülkelerindeki zenginliği eşit bir biçimde paylaştıramadığı, yolsuzluklara göz yumduğu ve etnik/mezhepsel aidiyetler üzerinden toplumlarını böldükleri sürece halklarının haklı tepkileri devam edecektir.

Ve bu eylemler sürdüğü müddetçe "dış güçler" vatandaşların haklı tepkilerini emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışacaklardır.

Ülkemizden bir örnekle bitirelim; Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağında çalışan işçiler, yaşanan faciadan sonra gerekçe gösterilmeden işten çıkartıldılar. 5 yıldır kıdem tazminatı almayı bekleyen işçiler Soma’dan Ankara’ya yürüyüşe geçtiler.

İşçilerin haklı eylemiyle ilgili haberleri tarattığınızda, BBC Türkçe ve Deutsche Welle’nin konuyla ilgili en çok haberi yaptığını hatta Almanya’ya bağlı Deutsche Welle’nin konuyla ilgili yaptığı haberleri sponsorlu tweetlerle paylaştığını göreceksiniz.

Suriye özelinde ABD’yle mücadele içine giren ve Rusya’yla yakınlaşan Türkiye’ye karşı, emperyalizmin dört koldan, sosyal meseleleri hatta işçi hareketlerini bile kaşıyarak saldırıya geçtiği aşikar.

Fakat bu durum Soma işçilerinin mücadelesini haksız kılmaz. Burada hatalı olan, işçilerin, emekçilerin haklarını teslim etmeyerek, emperyalizmin haklı tepkileri kullanmasına, iç işlerimize müdahalesine çanak tutan yönetenlerdir. Emperyalizmle mücadele askeri olduğu kadar, sosyal ve en önemlisi ekonomik bir eylemdir.

Toplumun haklı ekonomik ve sosyal taleplerine cevap verilmediği sürece, bölgemizde emperyalizmin kaşıyacağı yaralar var olmaya devam edecek. Irak, Lübnan ve Cezayir özelinden yola çıkıp, bu konunun genel anlamda tartışılmasını yararlı bulduğumuzu belirtelim.

Onur Sinan Güzaltan/Aydınlık