Röportaj/Söyleşi Faslı entelektüel ve akademisyen Muhammet Hassani: AKP, Fas’ta emperyalizme hizmet ediyor



ID:49446
Yayınlanma:
16 Kas 19

Hassani, sosyal ve ekonomik açmazlarına rağmen Arap dünyasının en sağlam entelektüellerine ev sahipliği yapan Fas’ın sosyo-ekonomik yapısını çarpıcı örneklerle aktaran değerlendirmelerde bulunuyor. Ülkemizdeki benzeriyle aynı adı taşıyan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kraliyet rejiminin bir aparatına dönüştüğünü vurgulayan Hassani, rejimin İslamcılara yönelik kuşatma stratejisinde nasıl başarılı olduğunu gözler önüne seriyor.

Arap dünyasının kıyısında köşesinde kalmış bir ülke olan Fas, Arap isyanları dönemini en sakin atlatan ülkeydi. Ancak isyanlar sönümlenmeye başladığında, otoriter yönetimi anayasal ve yasal birtakım makyajlarla kamufle etmeye çalışan Kraliyet rejimi, son dönemlerde ekonomik ve sosyal taleplerin ağırlıkta olduğu ayaklanmalarla baş etmeye çalışıyor. Hassani ile Fas’taki Kraliyet rejiminin yapısını, Fas Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kraliyet rejimiyle ilişkisini, Fas’taki İslami hareketin açmazlarını ve Arap-İslam dünyasının hali pür melalini konuştuk.

Faslı entelektüel ve akademisyen Muhammet Hassani

Fas’ta şu an hâkim olan siyasi yapı nedir ve bu yapının doğasına ilişkin nasıl bir adlandırma yapabiliriz?

Anayasa’nın ilk bölümünün birinci maddesi, Fas’ın yönetim şeklinin demokratik, parlamenter, sosyal ve anayasal monarşi olduğunu belirtir. (Bu maddeden anlaşılan Fas’ta seçilen sistemin parlamenter ve anayasal monarşi olduğudur.)

Gerçekten de Fas’ın siyasal sistemi, anayasal bir monarşi midir?

Bu soruya yanıt verebilmek amacıyla, bu metinlerin içerdiği anayasanın devlet başkanının yetkileriyle ilgili öngördüğü bazı maddelere değineceğim. Böylece metinlerin içeriğinin ve Kral’a verdiği yetkilerle anayasada zikredilen sistemin anayasal monarşi olup olmadığını açıkça ortaya koyacak.

Kral, Müminlerin emiri, millet ve dinin koruyucusudur (Madde 41). O, devlet başkanıdır, devlet kurumları arasında en büyük hakemdir. Devletin, ülkenin birliğinin en yüce temsilcisidir (Mad. 45). Hükümet başkanını tayin eder, hükümet üyelerinden dilediğini azledebilir (Madde 47). Kral, aynı zamanda en önemli kurul olan bakanlar kurulunun başıdır (Madde 48). Onun parlamentoyu feshetme yetkisi vardır (Madde 51 ve 69). Kraliyet ordusunun en yüksek komutanıdır. Askeri görevlere atama yapma yetkisi vardır (madde 53). Yüksek Güvenlik Konseyi’nin başkanıdır (madde 54). Yabancı ülkelerdeki büyükelçileri ve kendi ülkesinde yabancı ülkelerin elçilerini akredite eder ve anlaşmaları imzalar (madde 55). Yargı Konseyi’nin başıdır (madde 56 ve 116). Kral, olağanüstü hali belirleme yetkisine sahiptir (madde 59).

Açıktır ki anayasa, mutlak krallığı engellemek ve onun yetkilerini sınırlandırmak için getirilmiş olan anayasal monarşi tanımının aksine neredeyse bütün yetkileri Kral’a dayandırmış ve ona mutlak yetkiler tanımıştır. Bu yüzden kralın egemen olduğu ancak yönetmediği, varlığının sembolik ve onursal kalarak ve fiili bir erke sahip olmadığı sisteme “Meşruti Krallık” denmiştir. Dolayısıyla yukarıda zikretmiş olduğum anayasal metnin mantığının onayladığı siyasal sistem, anayasanın birinci bölümünün birinci maddesinde geçen ifadenin aksine mutlak monarşidir. Parlamenter sisteme ait parlamento, hükümet ve seçimler gibi bazı kurumların varlığı, günü birlik bazı uygulamalar bir kenara bırakılırsa, anayasanın onayladığı mutlak monarşi, vitrin süsü olmanın ötesine gidememektedir. Kaldı ki az önce adı geçen günübirlik uygulamalar, ülkenin mutlak monarşi ile yönetildiği ve otoriter bir yönetim olduğu gerçeğini vurgulamaktadır.

FAS’TA KRALİYET REJİMİ BÜYÜK BİR ÇIKMAZ İÇİNDEDİR

Peki Fas’ta geçtiğimiz yıl yaşanan ve belirli bölgelerle sınırlı kalmış ayaklanmalar hariç, Arap isyanlarının ülkeye pek uğramadığını görüyoruz. Bunun nedeni nedir?

İlk olarak Arap isyanlarının başarısız olduğu tespitini yapmak için oldukça erken. Zira Devrim halkın “ol!” demesiyle olacak olan bir olay değildir. Devrimler, birikimsel bir şekilde ortaya çıkar. Bu nedenle altı çizilmesi gereken husus, halkların güvenlik aygıtları karşısında korku duvarını aştığı ve özgürlüğünü elde etme, onurunu yeniden kazanma noktasındaki ısrarıdır.

Şüphesiz Fas’ta mevcut siyasi düzen, yeni anayasa yapımı tamamlandıktan sonra Faslıların öfkesini dindirebilmiş ya da bunu yönetebilmiş değil. Verilen sözlere ya da oldukça maliyetli kalkınma projelerine bakıldığında herkes, projelerin önemli bir bölümünün fiyaskoyla sonuçlandığını kabul ediyor. Bunu itiraf edenler arasında kralın kendisi de var. Bir konuşmasında Fas’ın kalkınma modelinin bütünüyle başarısız olduğunu ifade etmişti.

Protesto gösterilerinin çeşitliliği ve keskinliği arttığında Fas derin devleti, kırsal bölgelerdeki ayaklanmalara ilişkin dosyayı kapatmaya çalıştı. Ekim 2017’de Fas’ın güneyinde “Susuzluk Yürüyüşü” adlı protesto gösterileri düzenlendi. Amaç, su sıkıntısını ve sürekli yaşanan kesintileri protesto etmekti. Ardından ülkenin Kuzeydoğusu’ndaki Cerade kentinde, terk edilmiş bir madende kanun dışı kömür çıkaran iki gencin ölümünün ardından “Ölüm Madenleri”ne farklı bir ekonomik alternatif talebiyle sokaklara dökülen halk isyanı patlak verdi.

2018 Mart ayında Ceradat kentindeki protestolarda güvenlik güçleriyle göstericiler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Hükümetin gösterileri yasaklaması da işe yaramadı, yaşanan çatışmalarda yüzlerce insan yaralandı, onlarca insan tutuklandı. Bu senenin başında yapılan adaletten uzak ve hukuksuz yargılamalarda 18 tutuklu hakkında 2 ila 4 yıl arasında değişen cezalar verildi. Ardından tıp fakültesi sözleşmeli öğretim üyeleri ve öğrencileri gösteriler yaptı.

Bütün bunlar Fas devletinin siyasi, toplumsal ve ekonomik olarak büyük bir çıkmaza girdiğini gösteriyor. Ayrıca size şunu söyleyebilirim: Fas rejiminin kanundaki boşluklardan yararlanarak muhaliflere karşı aldatma siyaseti uygulaması, susturma politikalarına dönüşü, muhalefet eden herkesi hapse atması ya da üzerinde baskı kurması, bir kaçıştan başka bir şey değildir. Halbuki öte yandan toplumsal patlamaya yol açacak bütün faktörler, Fas’ın Arap dünyasının içinde bulunduğu karışıklıklardan istisna olduğu yönündeki yalanda bir araya gelmiştir. Fas istisnası diye bir şey yoktur. Bu yüzden değişim, Fas’ta kesin olarak yaşanacaktır bunun çaresi yoktur.

AKP, KRAL’IN SEVGİSİNİ KAZANMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPIYOR

Daha önce bir konuşmanızda Fas AKP’sinin Kral’dan fazla kralcı olduğunu ifade ettiniz. Bize Fas’ta İslamcılarla Kral arasındaki ilişkinin seyrini aktarabilir misiniz? Taraflar nasıl bir ilişkiye sahipler?

Kraliyet kararıyla engellenerek Başbakanlık görevinden alınması meselesi halen kamuoyunda tartışılmakta olan Fas AKP’nin eski Genel Başkanı Abdülilah Benkiran, “Yönetmeyen bir kraliyetse istenilen, ben buna karşıyım ve bu sözün sahipleriyle anlaşamam. Bunu ilk kez söylemiyorum” demiş ve kralın geniş yetkilerle donatıldığı siyasi sisteme atıfta bulunarak şöyle devam etmişti: “Yönetmeyen bir krallığa ihtiyacımız yok. Biz ilerleme istiyoruz. Bu, kralsız olmaz. Kralın yetkileri aynen kalmalı. Zira demokrasi, merkezi karar mekanizmasını dağıtır, o zaman da Allah’tan başka başvuracak kimsemiz kalmaz.”

Bu sözün ne anlama geldiğini anlamışsınızdır. Bu, şundan başka bir anlam ifade etmiyor: “Ben kendi görüşümü söylemiyorum, partimin görüşünü söylüyorum.” Parti mutlak monarşiyi savunurken Kraliyet rejimi ise sahip olduğu bütün imkanlarla bunu yalanlamaya çalışıyor. Kraldan fazla kralcılık, AKP’nin stratejisidir. Amacı da kralın onayına sahip olmaktır.

İslamcıların sarayla ilişkisine gelince, öncelikle Fas’taki İslamcıların siyasi rejim karşısındaki tutumlarının sahip oldukları makam ya da yerle aynı olmadığını söyleyebiliriz. Aynı şekilde Fas’taki siyasi düzen, güçlü siyasi partileri meşruiyeti konusunda rakip görür. Geçmişte kraliyet rejimi, bu partilerin halk desteği noktasında kendisiyle yarıştığını düşündüğü için sol partilere savaş açtı. Kraliyet rejiminin dini meşruiyetini tartışmaya açtıkları için İslamcılara da aynı şeyi yaptı.

KRALİYET, İSLAMCILARI REJİME YAMAMAK İÇİN AŞAMALI BİR YOL İZLİYOR

Buna binaen, Fas’taki siyasi düzenin İslamcılarla ilişkisinde iki strateji çerçevesinde hareket ettiği söylenebilir:

Birincisi, aşamalı entegrasyon stratejisi: Rejim, siyasi faaliyete atıldığından bu yana İslamcılara Abdülkerim el Hatib’in (1) partisi Halkçı Anayasa Hareketi’ne katılma izni vermesinin ardından kullandığı bir yöntemdir bu. Burada kraliyetin aşamalı taktiği, Halkçı Anayasa Hareketi’nin 1997’de yapılan seçimlere girmesine engel olmaktı. Buradan tedrici bir metodun takip edildiğini anlıyoruz. Fas rejiminin İslamcıların kurduğu “Ulusal Yenilenme” ve “Birlik ve Kalkınma” gibi birtakım partilerin kuruluşuna izni vermekten imtina etmesini, onların kendisinin istediği koşullarda aşamalı olarak siyasete girmeye hazırlama şeklinde okumak mümkün.

İkinci Strateji: Baskı ve kuşatma politikaları. Bu strateji İslamcıların ortaya çıkışlarından itibaren geçmiş oldukları aşamaların tamamına uygulandı. Müslüman Gençlik örgütünün yasaklanması, liderlerinin hapsedilmesi, ardından 1984 yılında Ekmek Ayaklanması’na destek verdikleri gerekçesiyle gerçekleşen toplu tutuklamalardan tutun siyasi entegrasyonun ardından adaylıklar konusunda yapılan baskılar, rejimin İslamcılar için seçim sürecinde girilecek olan bölge sayısını belirleyip bunun üstüne çıkmasına izin vermemesine varana kadar birçok örnek verilebilir. Buna İslamcıların parlamento seçimlerinde ipi önde göğüslemelerine rağmen muhalefette bırakılmalarını da ilave edebiliriz. Öte yandan bir başka İslami cemaat Adalet ve İhsan Hareketi’nin fikri, kültürel ve toplumsal aktiviteleri sistematik olarak engellenmekte ve hareket güvenlik güçleri tarafından sürekli sıkıştırılmaktadır.

Fas rejimi kendi emri altındaki olanlar hariç başka hiçbir faaliyeti güvenli bulmuyor. Fas’ta siyasi arenaya çeki düzen veren ve onu yöneten kraliyet rejimidir. Bunu, koşullar ve bağlama göre yarattığı yatay çatışma ve çekişme üzerinden gerçekleştirdiği “Balkanlaştırma” siyaseti ve yeni siyasi partiler icat ederek gerçekleştirmekte.

AKP’NİN EKONOMİ POLİTİKALARI ORTA SINIFI EZDİ

Daha önce bir Arap gazetesine verdiğiniz demeçte Fas’ta AKP’nin halkın değil, emperyalist ülkelerin ve Batılılaşmış azınlığın çıkarlarına hizmet eden bütün kanunları geçirdiğini ve İslamcıların icraatıyla bunların gerçekleştiğini belirtiyorsunuz. Bunu açar mısınız biraz?

Bu benim yorumum değil, gerçekler böyle. Gerçek şu ki, Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından alınan tüm kararların bir zamanlar ayrıcalıklı bir sınıf olan orta sınıfın ezilmesine yol açtığını söyleyebilirim. Pratisyen hekimin aylık maaşı, özel eğitim, araç ödemeleri ve barınma ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmiş durumda. Belki de Benkiran başkanlığındaki AKP hükümetinin icraatının sonuçlarının hesaba katılmamış en önemli boyutu, petrol ürünleri üzerindeki sübvansiyonların kaldırılması ve tazminat fonunda yapılan kesintilerdi (Fas’ta ham madde fiyatlarının yanı sıra güneyde tüketilen bazı ürünlerin fiyatlarını sübvanse etmeye tahsis edilmiş bir fon).

İşgücü piyasasına ilişkin resmi istatistikler, 2017’de Fas’taki işsizlerin sayısının 1 milyon 90 binden 1 milyon 123 bin kişiye yükseldiğini ortaya koyuyor. En yüksek işsizlik oranları, gençlerde. Diplomalı gençlerdeki işsizlik oranı ise yüzde 17. Bu oranlar, gençlerin neden el Huseyme ve diğer Fas şehirlerinde hükümete karşı gerçekleşen protestolara yoğun olarak katıldığını bize açıklamakta. İşsiz gençlerin sayısının artmasının beklendiği süreçte buna ilişkin herhangi bir fiili istihdam planı da bulunmamakta.

AKP’li bir kadın milletvekilinin ifade ettiği gibi, “AKP’nin son yedi yılı, pahalılık, geçim darlığı, doğrudan istihdam yerine sözleşmelerin dayatılması ve iflas noktasına gelen eğitim sistemi” ile nitelendirilmekte. IMF’nin baskılarına boyun eğen AKP, ekonomi politikaları nedeniyle Tazminat ve Emekli Sandığı maalesef kırpıldı ve kuşa çevrildi. Fas halkına yapılan haksızlıkların çoğu maalesef AKP hükümeti döneminde hayata geçirildi. Bu salt bir iddia değil, Fas halkının üzerinde ittifak ettiği bir konudur.

YENİ KRAL DÖNEMİNDE HER ŞEY DAHA KÖTÜYE GİTTİ

AKP’den kraliyet rejimine geçelim. Şu anki Kral VI. Muhammed tahta çıkalı yaklaşık 20 yıl oluyor. İlk tahta çıktığında halk ve siyasi çevreler umut doluydu, önemli bir değişim yaşatacağı düşünülüyordu. Bu süre zarfında bir iyileşme, somut bir değişim oldu mu?

Oldu, Ekonomik Sosyal ve Çevre Konseyi’nin son yayınladığı rapora göre işsizlik yüzde 9.9’dan yüzde 12’ye çıktı. (İlan edilen bu oranla ilgili söylenen her şeye rağmen). Yüzde 4,5 civarındaki büyüme oranının ise işsizlik sorununu çözmesi mümkün değil. Buna karşılık Fas, söz konusu işsizlik oranının makul seviyelere çekebilmesi ve Türkiye gibi yükselen bazı ekonomilere ulaşabilmesi için 20 yıl boyunca kesintisiz yüzde 7 civarında büyüme gerçekleştirmesi gerekiyor. Raporlar, ülkede zaruri harcamalarının genel harcamalarına oranının yüzde 40 olduğunu gösteriyor. Fas ailesinin satın alma gücü oldukça zayıflamış durumda.

Kraliyet Danışmanı Ömer Aziman başkanlığındaki Yüksek Eğitim, Eğitim ve Bilimsel Araştırma Konseyi, 2018 tarihli resmi bir raporda Fas eğitimini ilgilendiren ilginç veriler açıkladı. Buna göre 2019 itibarıyla Faslıların üçte biri okuma yazma bilmiyor. “Sosyal Adalet Okulu” başlıklı eğitim, terbiye ve bilimsel araştırma raporu, Faslıların üçte birinin okuma yazma bilmediğini, bir milyon öğrencinin okulu bıraktığını ve üniversite mezunlarının yüzde 70’inin işsiz olduğunu ortaya koyuyordu. Siyasi düzeyde, ufuktaki tıkanma ne yazık ki, rejimin yapmayı denediği her türlü makyaja rağmen, ana karakteri haline geldi.

Kralın dönemi insan hakları ihlallerine gelince, müteveffa kral II. Hasan’ın izlediği siyasi suikastlar döneminin geride bırakılması ve muhaliflerle barışma vaadiyle iş başına geldiği halde, bir intikam yöntemi olarak birçok siyasetçi ve aktiviste yüzlerce yıllara varan cezalar verildiğini, evlerin mühürlendiğini, insanların işten atıldığını gördük.

Birçok insan yorumlarımızda aşırıya kaçtığımızı, abarttığımızı, acımasız bir değerlendirme yaptığımızı düşünebilir. Gerçekte bu, rejimin ve onun şakşakçılarının baş etmek zorunda kaldığı bir hakikattir, kendisiyle yüzleşmek ve yanlışları telafi etmek yerine bu tür nitelemelere başvurmayı tercih etmektedirler. Yirmi yıl sonra, gelinen nokta rejimin kalkınma modelinde bütünüyle fiyasko yaşadığını bizzat kendisinin resmi bir açıklamayla itiraf etmesidir.

Peki Türkiye’de 2003’ten beri iktidarda olan AKP tecrübesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Fas’taki benzeriyle bir karşılaştırma yapabilir misiniz?TÜRKİYE’DE AKP İÇERİSİNDEKİ KOPMALAR, YANLIŞLAR OLDUĞUNU GÖSTERİYOR

İki taraf arasında sadece isimlerdeki benzerlikten dolayı karşılaştırma yapmak doğru olmaz. Ne siyasi sistem ne de siyasi ve toplumsal zemin aynı değil. Kararını bizzat kendisi alan bir ülkeyle (Türkiye’yi kastediyor-İÖ) sadece bir vitrinden ibaret olan veya daha doğrusu sadece bir araç veya işlevsel yapı olmaktan öteye gitmeyen parti arasında büyük bir fark olduğu için karşılaştırma yapmak büyük bir metodolojik hata olacaktır.

Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne gelince, partinin bazı icraatında yanlışlar olduğu konusunda hemfikirim. Belki de bunun göstergelerinden biri parti içerisinde önde gelen isimlerin istifa etmesidir. Ancak Türkiye’nin gerek içeride gerekse dışarıda gerçekleştirmiş olduğu başarıların yanı sıra ekonomi, eğitim, sağlık ve toplumsal hizmetler alanındaki büyük sıçramayı da inkâr etmek mümkün değil.

Bütün göstergeler dışarıda yaşanan büyük sorunlar, daha doğrusu engellemelere rağmen Türkiye’deki AK Parti’nin hızlı adımlarla ilerlediğini göstermekte. Bu ifadeler, az önce de ifade ettiğim gibi, AKP’nin hatalı olmadığı anlamına gelmez, ancak bence Türkiye’nin en büyük kazancı, demokrasinin kamusal yaşamdaki değerlerinin derinden kök salmış olmasıdır.

FAS’TA HER GÜN 24 ÇOCUK ÇÖPE ATILIYOR, TÜRKİYE FAS’TAN DAHA İYİ KONUMDA

Siz Türkiye’de demokrasinin kazanımlarından bahsediyorsunuz ama anlaşılan o ki, Türkiye’deki ihlaller hakkında yeterli bilgiye sahip değilsiniz. AKP iktidarının yargı bağımsızlığının yerle bir ettiğini, C. Başkanı’nın anayasa mahkemesinin kararıyla ilgili olarak “bu kararları tanımıyorum saygı da duymuyorum” dediğini duymamış olamazsınız. Hapishanelerde hala yüzlerce gazeteci, binlerce çocuk ve yüzlerce emzikli bebeğin varlığı meselesine girmiyorum bile..

Sadece anıştırma bağlamında söylemek isterim ki, özellikle Türkiye konusu ile ilgili olarak pek çok kişinin yaptığı gibi, meselelere duygusal yaklaşan ve Türkiye’yi yeni Osmanlı hilafetinin merkezi görecek kadar ileri giden kişilerden değilim.

Bahsettiğiniz rakamların insan hakları ve toplumsal anlamdaki gerilemenin açık bir göstergesi olarak gördüğümü söylemeliyim. İsterseniz bunu Fas’taki ihlallerle karşılaştıralım.
Kadınların savunuculuğu alanındaki en önde gelen kadın eylemcilerinden biri olan Ayşe el-Şina, yılda 5 bin çocuğun terk edildiğini, ortalama her gün 24 çocuğun çöpe atıldığını ve her yıl 1.020 kişinin ülkenin farklı yerlerinde barışçıl protestolara katılmaları ya da destek vermeleri nedeniyle göz altına alındığını veya yargılandığını açıkladı.

FAS’TA HAKİMLERE TELEFONLA TALİMAT VERİLİYOR, YARGI BAĞIMSIZLIĞI AYAKLAR ALTINDA

Huseyma kentindeki kamu kuvvetlerinin şiddetli müdahaleleri, iki vakanın ölümüyle sonuçlandı ve hapishaneler, mağdur ailelerinin hâlâ gerçek nedenlerini ifşa etmeyi talep ettikleri durumlarda ve ölümcüllerin güvenliğini ve haklarının korunmasını sağlamak ve haklarının güvenceye alınmasını sağlamakla yükümlü olduğu durumlarda 9 ölüm vakası biliyordu.
Fas’ın güneyindeki Zakura bölgesinde, içmeye uygun su bulunamaması nedeniyle gösterilere sahne oldu. Ülkede biri susuzluktan bahsediyorsa bilin ki o Güney bölgelerindeki su sıkıntısına değiniyordur.

Bütün bunlara Fas’ta kişi başı milli gelirin 5.456 dolar olduğunu, 187 ülke arasında Türkiye’nin 32. Fas’ın ise 187. sırada bulunduğu gerçeğini de ekleyelim. Yargı erkine gelince dost düşman herkes bilir ki Fas’ta, emirlerin hakimlere telefonla iletildiği talimatlar ülkesinde yargı bağımsızlığı diye bir şey yoktur.

İhlallerle ilgili daha fazla ayrıntıya girmek isterdim ama burası bunun için yeterli değil. İsteyen insan hakları kuruluşlarının raporlarından genel durum hakkında bilgi edinebilir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki Türkiye, Fas’taki hukuki ve toplumsal durumdan çok daha iyi durumdadır.

TÜM YARALARA RAĞMEN ARAP DÜNYASINI PARLAK BİR GELECEK BEKLİYOR

İslamcılar uzun süredir Sudan’da iktidardaydılar ve halk devrimi tarafından devrildiler. İslamcıların yolsuzluğa karışıp halkın ıstırabını umursamamak üzücü değil mi? Bir de birçok Arap ülkesinde çatışmalar, gösteriler ve iç savaşlar halen devam ediyor. Arap dünyasının içinde bulunduğu genel tabloya ilişkin neler söylemek istersiniz?

Kimse, Arap dünyasındaki durumun, özellikle Arap Baharı’na yönelik saldırılardan ve bazı ülkelerin Suriye ve Libya’da olduğu gibi şiddet döngüsüne girmesinden sonra, her seviyede üzücü olduğu noktasında farklı düşünmüyor.

Ancak tüm bu yaralara ve Arap toplumlarının bedeninin çektiği acıya rağmen, Arap dünyasını parlak bir ufkun beklediğini düşünüyorum. Tüm bu acılar, despotik rejimlerin ve sömürgecilerin yaptıklarının bir sonucu olarak yüzyıllardır atalet içerisinde yaşayan bu bedene bağışıklık kazandırmaya yardımcı oluyor.

Ben bir hayalperest ya da gerçeküstücü değilim. Ancak Arap halkları bir kez şişeden çıktı ve çok fazla korkutma ve dış komplolara rağmen buna geri dönmeyecekler. Halklar kendi yolunu bulur, değişim rüzgarlarının esmesi kaçınılmaz. Zulmün ömrü ne kadar uzun olursa olsun ebediyen devam etmez, bu toplumsal bir yasadır. Gelecek halklarındır ve rejimler eninde sonunda yıkılacaklardır.

SUDAN’DAKİ YANLIŞLAR İSLAMCILAR’IN TAMAMINA GENELLENEMEZ

Sudan’daki İslamcılar ve Sudan’da Beşir yönetimine karşı gerçekleşen devrimle ilgili sorunuzun ilk kısmına gelince, herhangi bir gerçekliğin teşhisinde, eşyayı bizzat adıyla isimlendirme taraftarıyım. İslamcılar da bunun istisnası değil, hatadan ya da sapmadan münezzeh de değiller. Yanlış yapan herkese bu denir.

İslamcıların hedefi, adalet, onur ve eşitlik devletini inşa etmek değil mi? Bu, maddi ve manevi bedelleri olan bir hedeftir. İslamcıların sermayesi, onların ahlaklı tutumlarıdır. Ama buna karşın, bazı şahısların yaptıklarını bir grup ya da örgütün tamamına mal edersek, bu hareketler kendilerinin masum olduklarını iddia etmiyorlarsa, bu yapıların tertemiz olduğu varsayımından yola çıkarak hükümde bulunmak doğru olmaz.

Hata eden Başkan Ömer el Beşir’di, İslamcılar değildi, zira objektif bir tutum, bu ikisini birbirine bağlamamayı gerektirir. el Beşir İslamcıydı, dolayısıyla bütün İslamcılar böyledir şeklinde hüküm vermek, kasıtlı bir şekilde kafa karışıklığı ve bilinmezlik yaratmaktır. Meseleyi bu açıklıkta ortaya koyduğumuzda maksat hasıl olmuş oluyor.

İSLAM’IN TARİHSEL KIRILMA ANINDA ADİL YÖNETİM, ZORBALIKLA SALTANATA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Müslümanlar, İslamcılar kendi kendilerine “Müslümanlar neden geri kaldı, diğerleri neden ilerledi?” diye soruyorlar. Bu soruyu Müslümanların dışındakiler de soruyor tabii. Sizin buna vermek istediğiniz bir cevabınız var mı?

Bu soruya birkaç cümleyle yanıt vermek mümkün değil. Bu soru aslında hakkında büyük tartışmaların yapıldığı son derece merkezi bir sorudur. Allah Rahmet eylesin, buna yanıt vermek için ömrünü harcayan ve buna ilişkin kitap yazan Şekip Arslan, konuyu Müslümanların gündemine getirmek istemişti. Bana göre Müslümanlar geriledi, diğerleri ilerledi çünkü milletlerin üzerinde inşa edildiği özsel temelleri kaybetti, daha doğrusu yok etti. Müslümanların, İslami hareket önderlerinden birinin tarihsel kırılma olarak nitelendirdiği ana çok büyük bir titizlik ve dikkat göstermeleri gerekiyor. Bu an, adalet ve şuraya dayalı devlet nizamının kılıç zoruyla zorbalık ve saltanata dayalı bir yönetime dönüştürülmesi anıdır. Bu an anlaşıldığında soru da kendiliğinden cevaplanacaktır. Düzeni, ilk temelleri üzerine yeniden inşa etme planına sahip olanların meydana gelen tarihsel kırılmayı anlaması zorunludur.

ZORBA YÖNETİMİ MEŞRU GÖREN KİTAPLAR, İSLAM SİYASET TEORİSİNİN KAYNAĞI OLAMAZ

Tunus’taki İslami hareketin önder ismi Gannuşi, kendi dönemi için bile geçerli olmadığını ifade ettiği, ünlü İslam siyaset teorisyeni Maverdi’ye ait Ahkamu’s Sultaniyye adlı kitaba ilişkin “Vakıanın değiştirme ve İslami değerlere tanıklık etmek yerine sapkın vakıayı meşrulaştırmaya çalışıyordu” diyor. Siz bu söze katılıyor musunuz? Sizce İslam medeniyeti neden özgürlükçü bir siyasi düşünce üretemedi?

Maverdi’nin bu kitabının ana fikri, sultanın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğu düşüncesidir. Bu ise üzerine herhangi bir düşünce ya da medeniyetin inşa edilemeyeceği bir şeydir. Böyle bir kitabı Arap ve İslam dünyasının geleceği için bir referans olarak tanımlamak, belanın ana nedenidir. Bu kitap ve muhtevası, kendisiyle irtibatın bütünüyle kesilmesi gerektiği bir fıkıh türü icat etmiştir. Her ne gerekçe ve nedenle olursa olsun zulmün zulümle, istibdadın istibdadla takas edilmesi mümkün değildir. Tunus deneyiminin gerek içerde gerekse dışarıda yaşadığı zorlukları iyi anlamalıyız. Burada sadece Tunus deneyimine odaklanmıyorum. Kastettiğim her özgürlük hareketinin otoriter yönetimlerle ilişkisini kesmesi gerektiğidir.

İslami davet alanında çalışanlar, sıklıkla zorbaların oyun ve hileleriyle karşılaşıyor, halktan yüz çeviriyorlar. Bir başka önemli husus, tarihe ibret nazarıyla bakmayıp İslam tarihini kutsal gören taşlaşmış bir zihniyete sahip olmaları. Bu mantalite, geçmişi anlamaya yanaşmadığından İslam için gerçek bir gelecek tasavvuru inşa edemezler. Bunu yapmazlarsa parçalanmış bir İslam, saltanat İslamı ortaya koymaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Müslümanların ve Kuran’ın, kılıçların gölgesi altında yaşadığı bir din, İslam değildir.

Tarihsel birikimlerimiz, sürekli aklımızı ve hayalimizi meşgul ediyor. İslam binasından bize miras olarak bazı şeyler kalmış durumda, bu ilkeler bize yol göstermeye devam edecek. Geçmişteki olayların ağırlığını hala omuzlarımızda taşıyoruz. Bu durumda olanlara göre şimdinin ve geleceğin sorunları, muazzam ve zengin fıkhi mirasa göre muhakeme edilmelidir. Başkasına değil. Bu da meselelere tersinden bakmak demektir ve bu kişiler, tarih yapmanın ancak kendimizi o tarihin yükü altına koyarak gerçekleştiğini zannetmektedirler.

Prof. Dr. Muhammed el Hassani kimdir?

Dr. Muhammed el Hassani, Faslı akademisyen ve düşünür. Halihazırda merkezi Türkiye’de bulunan Uluslararası İlişkiler Akedemisi’nde dersler vermekte olan Hassani, aynı akademinin Bilim Kurulu üyesidir. Şu ana kadar İslam düşüncesi ve siyaset bilimi alanına ilişkin birçok araştırma ve makaleye imza atmış olan ve Londra’da yaşamakta olan Hassani, aynı zamanda ülkesinde insan hakları mücadelesine doğrudan katkıda bulunan bir insan hakları ve siyasi aktivisttir.

Dipnot:

  1. Fas’ın İspanyollara karşı destansı bir mücadele veren gerilla önderi. Yasir Arafat’ın İsrail’e karşı silahlı mücadele konusundan kendisinden taktik ve strateji istediği Mao’nun, hakkında “Sizde dünyanın en büyük gerilla önderi varken benden neden taktik istiyorsunuz” dediği rivayet edilir. Che Guevera’nın da gerilla taktikleri konusunda kendisine çok şey borçlu olduğunu söylediği gerilla lideri.
İslam Özkan/DuvaR