Röportaj/Söyleşi Enis Nakkaş: Konfederasyon projesinden ilk Kürtler yararlanacak



ID:49848
Yayınlanma:
30 Kas 19

Doğu Konfederasyonu, geçmişte el Fetih içerisinde gerilla deneyimi yaşamış olan Nakkaş’a göre, başta Türkiye olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesi arasındaki bölgesel sorunlara son vereceği gibi ülkelerin kendi içindeki demokratikleşme, ekonomik kalkınma, zenginliklerin doğru yatırımlara dönüştürülmesi vs. gibi sorunlara da çözüm üretecek.

Enis Nakkaş, askeri ve stratejik konular üzerine kafa yoran, teorik ve pratik deneyimi oldukça yetkin, mücadele içinden gelen bir isim. Nakkaş, bölgenin Suriye krizi öncesindeki iş birliği ve dayanışma atmosferine geri dönmesi hatta bu birlikteliği daha da ilerletmesi gerektiği düşüncesinde. Doğu Konfederasyonu kitabı Arap ülkelerinde 2015’te yayınlandığından beri yoğun bir şekilde tartışıldı. Kendisiyle son bölgesel gelişmeler çerçevesinde bölge ülkeleri arasındaki iş birliği ve dayanışmanın önündeki engelleri ve buna ivme kazandıracak unsurları konuştuk.

‘ABD, HAYATİ BİR İHTİYACI KALMAMASI NEDENİYLE ORTADOĞU’DAN ÇEKİLİYOR’

Kitabınızın ve aynı zamanda projenizin adı Doğu Konfederasyonu (Konfederatiyyetu’l Maşrikiyye).* Projenin ana umdelerini anlatır mısınız? Bir diğer konu bunu daha büyük bir birlikteliğin ilk adımı olarak mı görüyorsunuz yoksa mevcut ülkelerle sınırlı bir birliktelik mi?

İran, Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan ve doğal olarak Filistin’i (Filistin davası, bölgesel barış ve istikrarın kendisine dayandığı ana davamızdır) içeren Doğu Asya bölgesi, şu an büyük bir karışıklık içinde olup git-geller yaşamaktadır. Bu sarsıntıların ilk nedeni, küresel ve bölgesel güç dengelerinin değişmesidir. ABD’nin nüfuzunun gerilemesi ve bölgeden çekilmeye başlamasının bir nedeni de Irak savaşındaki başarısızlığı, diğer nedeni ise kaya petrolünü keşfetmiş olması nedeniyle artık petrole hayati bir ihtiyacının kalmamasıdır. Bu durum bölgenin değişime açık hale gelmesine yol açmıştır. ABD, bölgeden henüz ayrılmış değil, ayrılırken çıkarlarını korumak için bölge ülkeleri arasında güç dengesi kendi çıkarına olacak şekilde yeniden düzenlemek istiyor. İran, Amerikan rolünün zayıflatılmasında ana aktör. İran ve Suriye, Irak’ta işgal karşıtı direnişi destekleme noktasında belirleyici rol oynadı. Bu nedenle Amerikan varlığını zayıflatıp onu ülkeden çıkmaya zorladılar. 

Arap ülkeleri, ABD’nin bölgeden çıkmasından endişe ediyor. Bu korkunun nedeni, insanların fakir ve aç olduğu, Arapların zenginliklerinin birkaç kral ve emirliğin elinde toplandığı ve bölgenin diğer ülkelerinin kalkınma hakkının göz ardı edildiği bir ortamda kendi kaderiyle baş başa kalma düşüncesidir. Dolayısıyla Körfez ülkeleri, ABD’nin yardımı ve korumasına muhtaçlar. Plan, zayıf rejimlerin işbaşına getirilerek bu Körfez emirliklerine tabi kılınmasıdır. Bu dengeler içerisinde birbiriyle bağlantılı birçok konu, kontrolden çıktı. Bunlardan biri de sahte devrimlerken bir diğeri sunî mezhep çatışmalarıdır.

‘ÇATIŞMA VE REKABET MANTIĞINI İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMAYA DÖNÜŞTÜRMEMİZ GEREKİYOR’

Bütün bunlar bölgenin terör örgütleri üzerinden şiddetin en geniş kapısından içeri girmesine neden olmuştur. Bu gerçeğin karşısında bölge ülkeleri ve bütün yapılarıyla bölge halkları arasında siyasi ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, çatışmadan iş birliğine geçmesi gerekiyor. İşte benim “Doğu Konfederasyonu” dediğim şey bu. Bu düşünce projesi, geleceğe doğru yol almak için tarihi tortuları aşmaya, bölgede siyasi düşünce yöntemini yeniden oluşturmaya çalışıyor. Bu projenin temel ilkeleri şunlardır:

A- Bölge, 14 yüzyıldır imparatorluklar sistemi altında yaşıyor. Bölgenin taksimatı ve ülkelerin coğrafi yapısının belirlenmesi, I. ve II. Dünya Savaşları sonucunda oldu. Birçok durumda bölge halklarının kendi ülkelerinin sınırlarını çizme hakkı olmadı, bu ülkeler yeniden birleşmeyi de düşünmediler.

B- Bölge birçok dînî, mezhebî ve ulusal oluşumu içinde barındırıyor. Dinî, mezhebî ya da ulusal kimlikler üzerine odaklanılması, bölge ülkeleri ve halkları arasında çatışmadan başka bir şeyle sonuçlanmıyor. Ayrıca, bölgede çatışmalara, bölünmelere yol açan olumsuz değerler yerine bu çeşitliliğin olumlu bir değere dönüşmesi için daha üstün yöntemler geliştirmeye çalışmalıyız. 

C- Bölge, kaynaklarını ve tabii zenginliklerini ortak bir şekilde yönetmenin yanı sıra ticareti karşılıklı geliştirmek için hem ulaşım ağını hem de iletişim ağını inşa etmeye ihtiyaç duymakta. Ayrıca bilim ve sanayi alanında iş birliği için ortak planlara ihtiyaç var. Biz, çatışma ya da rekabet mantığını, iş birliği ve dayanışma mantığına dönüştürmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bu dayanışma ve iş birliği bizim temel görevimizdir. Ancak bu şekilde bölgedeki toplumsal ve siyasi güvenliği güvence altına alabilir, kalkınma ve gelişme çarkını ancak bu devamlılıkla sağlayabiliriz. Unutmamamız gerekir ki çoğunluğumuz, tek bir toplumun parçalarıyız ve bölgedeki diğer oluşumlarla bizi bir araya getirecek mesajın tamamlayıcısıyız. Her zaman bize sevgi ve barışla, iş birliği ve ortak yaşam içerisinde olmamız öğütlendi. Bu proje ve programı ortaya koymamızın ana neden ve motivasyonları bunlardır.

‘TÜRKİYE, SURİYE KRİZİ ÖNCESİ DÖNEMDE İRAN’I İŞBİRLİĞİ DIŞINDA BIRAKTI’

Kitabınız 2015 yılında yayınlanmış. O dönemden bu yana sahada meydana gelen gelişmelerin tezlerinizi doğruladığını düşünüyor musunuz? Kitabın yeni baskısı yapılsa revize edeceğiniz yerler olur muydu? Bir başka ifadeyle o günden bu yana sizin görüşlerinizde bir değişiklik oldu mu? Örneğin Türkiye, sizce sizin projenize daha yakın bir konumda duruyor diyebilir miyiz?

Doğu Konfederasyonu projesi, kitabın kaleme alınmasından önce ortaya çıkmış bir proje. Son yıllarda meydana gelen kanlı olaylardan önce ben de bu yönde atılan adımlara destek verenlerdendim. Hepimiz Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında serbest ticaret bölgeleri kurulmasını, siyasi ve kültürel iş birliğini, anlaşma üyesi ülkeler arasında vizesiz geçiş hakkını ve ortak kalkınma projeleri öngören anlaşmaların yapıldığını hatırlarız. Türkiye ile İran arasında ortak anlaşmalar hayata geçmiş ve geliştirilmeye çalışılmıştı. O gün Irak, Amerikan işgal güçlerinin boğazına çökmesi nedeniyle eli kolu bağlıydı ve bu anlaşmaya üye değildi.

Şöyle bir gelişme oldu: Türkiye, geleceğe ilişkin değil, geçmişte yaşanan birtakım olayları gerekçe göstererek İran’ın bu anlaşma kapsamından istisna edilmesi için ısrar etti. Örneğin “Biz bölgeye 400 yıl hükmettik, İran’ın bölgede herhangi bir dahli olamaz. İran’la iyi ilişkiler kurmakta bir sakınca yok ama bölgesel işlerin dışında kalmalı” dedi. Bunlar, direniş hareketlerinin desteğiyle bölgede Amerika’yı zayıflatan ve İsrail hakimiyetine bir sınır koyan tarafın İran ve Suriye olduğu gerçeğini göz ardı eden kadim ve eskimiş düşüncelerdi. Başından beri genelde Batı özelde ise ABD ve siyonist işgal rejimiyle mücadelede en ön saflarda olan İran’ın bölgesel iş birliğine girmekten men edilmesi nasıl mümkün olur?

‘ERDOĞAN, İRAN’LA İŞBİRLİĞİ YAPMAKTAN BAŞKA ÇARESİ OLMADIĞINI ANLADI’

Bütün olan bitenlerden sonra Türkiye ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan, İran’la iş birliği olmadan herhangi bir şey yapmanın mümkün olmadığını sonunda anladı. Öte yandan yıllar kaybedildi, milyarlarca dolar heder edildi ve bu gerçeğe ulaşmak için yüz binlerce insanın hayatı feda edildi. Yaşanmaması gerekenler yaşandıktan sonra ben bu projenin herhangi bir zamandan çok daha fazla gerekli olduğunu düşünüyorum, çünkü tahrip edilenlerin yeniden yapılması ve bölge halkları arasında meydana gelen ayrılıkların rehabilite edilmesi, eski zeminde ve eski yöntemlerle gerçekleştirilecek bir şey değil. Aksine bizim ölüyü diriltmemiz, yeni bir bilinç inşa etmemiz lazım. Bölgede bütün tarafların kazançlı çıkması için yeniden imar konusunda iş birliği yapılması gerekiyor. Burada önemli olan bütün tarafların kazanmasıdır, bir tarafın kazanıp diğerinin kaybetmesi değil. 

Bu konfederasyon projesi, İran ve Türkiye tarafından benimsenir, bölge halkları ile hükümetlerine teklif olarak götürülürse herkesin bunu kabul edeceğini ve anlayacağını düşünüyorum. Böylelikle etnik temelli ve ayrılıkçı çatışmalar hafifleyecek; mezhebî ve dînî çatışmalar ortadan kalkacaktır. En önemlisi de proje, bölgede meydana gelen yıkımın hızla rehabilite edilmesine yardımcı olacaktır. Üretim dişlilerini ve karşılıklı ticareti harekete geçirecek, gelişmişlik düzeyini yükseltecek, ekonomik bir rönesansın yaşanmasına katkıda bulunacaktır. Çatışma ve rekabet mantığından çıkıp iş birliği ve dayanışma mantığına yönelmek ve savaştan kurtulup hızla barışa yönelmemiz gerekmektedir. Adı “Doğu Konfederasyonu” olan kitabımı Arapça olarak kaleme aldım fakat şu ana kadar hiçbir dile tercüme edilmedi. Kitabın Türkçeye ve Farsçaya tercüme edilmesini temenni ediyorum, zira içeriği Arap kamuoyunda yeterince tartışıldı..

‘NATO ÖLÜM DÖŞEĞİNDE, TÜRKİYE’NİN YENİ BİR YAPIYA İHTİYACI VAR’

Kitabınızda bu ülkelere Türkiye’nin de katılmasını öngörüyorsunuz, ancak Türkiye ile bu ülkeler arasında toplumsal ve kültürel anlamda, siyasi kültür olarak da belirli farklar var, bu projenin hayata geçmesine engel oluşturmaz mı sizce? Ayrıca Türkiye NATO üyesi. Siz Türkiye’nin NATO üyeliğinden vazgeçip böyle bir birlikteliğe katılacağını düşünüyor musunuz?

Türkiye I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın savaştaki ortağı idi. II. Dünya Savaşı’ndaysa tarafsız kaldı ama Almanya’nın zafer kazanmasını arzu ediyordu. Fakat müttefiklerin zaferini ilan etmesinden iki ay önce Türkiye, galiplerin yanında savaşa girdiğini ilan etti. Onun müttefikler safında savaşa girmesi, NATO’ya girmesine ve dolayısıyla hiçbir çıkarı olmadığı halde Kore Savaşı’na katılmasına neden oldu. Ardından Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılan bir araç ve bir set vazifesi gördü.

Komünizmin çökmesi, NATO’nun zayıflamasının -nitekim geçtiğimiz günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun ölüm döşeğinde olduğunu söyledi- ardından Şangay, bir yardımlaşma ve güvenlik örgütü olarak ortaya çıktı. Bu örgüt, şu an dünyanın gelecekteki en büyük ekonomik gücü tarafından desteklenmektedir. Tabii burada gelecekteki güçten kasıt yakın gelecektir. Bugün Türkiye, çökmekte olan NATO yerine Şanghay Örgütü’nün ortağı olabilir. Batı ile Doğu arasındaki transit geçiş bölgesinin ilk ülkesi ve İpek Yolu projesinin bir parçası olabilir. Nitekim Türkiye coğrafyası buna izin vermekte, ekonomisi buna uygun düşmektedir. Ayrıca Türkiye’nin NATO siyasetlerinden uzaklaşması, NATO’nun bölgede hegemonya siyaseti takip etmesi ve İsrail’i desteklemesi nedeniyle oldukça sıkıntılı durumlara düşen bölge ülkeleriyle olan anlaşmazlıklarını da çözecektir. Türkiye’nin ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin NATO’nun bölgede hegemonya kurmak ve Siyonistlerin bölgede hâkim olmasını isteyeceklerini zannetmiyorum. Aynı şekilde Türkiye’nin çıkarına öncelik veren ve komşularla iyi ilişkiler ve iş birliği isteyen vatansever Türkiye muhalefetinin de bunu isteyeceğini düşünmüyorum. Her halükârda dış politikasını takip ettiğimde Irak’ın işgalinden bu yana, Suriye’de işlenen yanlışlar hariç, Türkiye’nin bölgede NATO politikaları uyguladığına şahit olmadım. Şu anda Türkiye, ordusunun çıkarı için silahlanma alanında mücadele veriyor. Türkiye, şu anda silah kaynaklarını çeşitlendirme ve bu silahları üretme hakkına sahip olmaya çalışıyor. NATO buna izin verir mi, hiç zannetmiyorum.

Bölgemizdeki kültürel çeşitlilik, yarı konfederal bir yapı içerisinde siyasi ve iktisadi olarak birleşik bir yapı inşa etmiş olan Avrupa ülkelerindeki etnisite ve dil çeşitliliğinden daha fazla değildir. Biz onlardan daha ileri bir kültürel uyumluluk içerisindeyiz, tek bir imparatorluk çatısı altında yüzlerce yıl yaşamamıza rağmen bölge haklarından hiçbir unsuru yok saymadık.

‘DOĞU KONFEDERASYONU DEMOKRATİK VE ÖZGÜRLÜKLERE SAYGILI OLACAK’

Türkiye son dönemlerde giderek otoriter bir yapıya evrilse de geçmişte az çok demokratik gelenekleri olan bir ülke. Doğu Konfederasyonu çatısı altında Türkiye’nin birlikte olacağı diğer ülkelerse ya çok az demokratik deneyimi yaşamış ya da demokratik gelenekleri hiç olmayan ülkeler. Bir araya nasıl gelecekler?

Evet bazı ülkelerde seçimler ve partisel çoğulculuk, özgürlükler ve insan hakları alanında son dönemlerde gerileme yaşayan Türkiye’deki gibi olmayabilir. Ancak konfederasyon projesi, bölgenin toplumsal güvenliğini ve istikrarını sağladığında, gelişmişlik düzeyini yükselttiğinde elbette kendi toplumlarına özgürlükler alanında çok daha fazla imkân tanıyacaktır. Bu ülkelerin bazıları, sömürgeciler ve emperyalizmin müdahalesi nedeniyle siyasi çoğulculuğa izin vermemektedir. Bazıları bu özgürlükleri sürekli olarak dışarıdan saldırılara maruz kalmaları ya da tarihsel bir meşruiyete ihtiyaç duymaları nedeniyle hayata geçirmemektedir. Konfederasyon, herkesi rahatlatacak ve bölge devletlerinin kendi halklarının çeşitliliğine saygı göstermesi ve tıpkı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu sırasında yaptığı gibi özgürlüklere saygı göstermesi için şartlar koyacaktır. İşte tam burada konfederasyonun müstakbel üyeleri, kazanç ve kayıp faktörleri arasında bir karşılaştırma yapacak ve bu birlikteliğe dahil olma koşulları herkesi rahatlatacaktır ve bu bütün tarafların kazanmasına vesile olacaktır. Bu yüzden bütün üye ülkelerin özgürlükler alanını sonuna kadar açması ve özgür seçim sonuçlarına riayet etmesi gerekecektir..

‘TEK BİR IRK YA DA TEK BİR DİNİN EGEMEN OLDUĞU DÖNEMLER GERİDE KALDI’

Artık Arap milliyetçiliğinin bölge halklarının geleceğinde yerinin olmadığını Araplığın bir etnik yapı ya da ırk değil, dil birliğine dayalı kültürel bir kimlik olduğunu ifade ediyorsunuz. Buradan hareketle Arap milliyetçiliği dışında farklı bir fikri yaklaşıma ya da ideolojiye ihtiyaç olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Bu söylediklerinizin doğal sonucu nedir?

Araplık etnik değil daha çok kültürel bir kimliktir. Türklüğün de bir etnik kimlik olduğunu düşünmüyorum. Daha çok imparatorluk kurmuş bir kimliğin tarihsel oluşumundan ibaret bir kimliktir. Bugün Türklerin bölgesel bir iş birliği sistemi inşa etmek için komşularıyla yardımlaşma içerisinde olması gerekir çünkü imparatorluklar dönemindeki gibi askeri güçle bir yerlere hâkim olmak ya da bir yeri ele geçirme mantığı artık geçerli değildir.

Araplar tarih ve dil birliğine rağmen birbiriyle çelişkili, birbirinden uzak birtakım rejimler tarafından yönetilmekte. Örneğin aralarındaki dil ve tarih farklılığına rağmen Suriye, siyasi nedenlerden dolayı İran’a diğer Arap ülkelerinden daha yakın durmaktadır. Türkiye ile farklı mezhep ve etnisitelere sahip olan İran, ekonomik ve güvenlik iş birliği alanında bir yapı içerisinde kendisiyle birlikte olmak için Türkiye ile yakınlaşmakta. Sorun nerede? Şayet düşüncemiz hâlâ tek etnisite, tek bir dil, tek bir renk ve tek bir din mantığı üzerinde yükselecekse bu, bitmek bilmez birtakım bölgesel çatışma ve savaşlara sürükleneceğimiz anlamına gelir. Coğrafya bu tür çatışmaları kabul etmez; coğrafya, doğal zenginliklerin birlikte kullanılması, bu zenginliklerin idaresinde ortak hareket edilmesi gerekliliğini ve elde edilen zenginliğin doğru bir şekilde yatırıma dönüştürülmesi gerektiğini söyler. Bir ırkın diğer bir ırka, bir etnik kökenin diğer etnik kökene, bir dinin diğer dine üstünlük kurması gerektiği şeklindeki hayallerden vazgeçmemiz gerekir. Bu, gereksiz şeyleri kaldıramayacak durumda olan ve ortak küresel meydan okumalarla karşı karşıya kalan dünyamızın bitmek bilmez savaşları başlatan mantığından kaynaklanmaktadır.

‘MEZHEP SORUNU KARŞILIKLI ANLAYIŞ VE DAYANIŞMAYLA ÇÖZÜLÜR’

İran’ın bölgenin birlikteliği projesinin önderi olması gerektiğini söylüyorsunuz. İran şu an büyük isyanlar ve karışıklıkların yanı sıra Amerikan yaptırımlarıyla mücadele etmek durumunda. Bu önderliği nasıl gerçekleştirecek? Ayrıca mezhebi farklılığı ya da İran’a yönelik mezhepçilik suçlamalarını bunun önünde engel olarak görmüyor musunuz?

Ağır yaptırımlara maruz kalan İran, güçlü bir devlettir ve bunu her geçen gün kanıtlamaktadır. Bugün olduğu gibi İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı, bölgede sabit bir rolü bulunuyor. İran, devrimin zaferinden bu yana kendisini kanıtlamış durumdadır. Amerikan varlığını bölgede zayıflatan ve İsrail işgal devletini sıkıştıran İran’dır.

İran’daki mezhep sorunu, karşılıklı yardımlaşma ve entegrasyon mantığı içerisinde rehabilite edilecektir. Çatışmanın mantığı içerisinde baktığımızda İran’ın kendi mezhebinde oldukça mutaassıp olduğunu görürüz. Çünkü çatışma mantığı, ister etnik çelişkiye isterse mezhebi çelişki mantığına dayansın taraflar arasında çatışmacı bir ilişki öngörür. Bu durum kavgaları besler. Etnik ve mezhebi çatışma mantığını tersine çevirirsek ve bunu iş birliğine evrilmesini sağlarsak İran’daki mezhebi unsurlar, bir çatışma unsuru olmaktan çıkıp bölgesel tabloyu tamamlayan bir unsur olacaktır. İran’ın bu meseleyi dikkatle incelemesi gerekir.

‘SINIRLAR SEMBOLİK HALE GELİNCE KÜRTLERİN AYRI BİR DEVLET KURMASINA GEREK KALMAYACAK’

İran, Türkiye ve Arap ülkelerinin yer alacağını bahsettiğiniz konfederal yapı içerisinde Kürtlere nasıl bir rol biçiliyor? Örneğin Kürtler, bu yapı içerisinde bağımsızlığı olan ayrı bir devlet yapılanması ile mi yer alacaklar yoksa mevcut halleriyle mi?

Konfederasyon projesinden ilk yararlanacak olanlar Kürtlerdir. Zira bu konfederal yapı içerisinde hem kültürel çeşitliliğe ve hem de bütün kimliklere saygı duyulacaktır. Herkesin konfederasyon çatısı altında birleştiği bir koşulda ayrı bir Kürt devletinin kurulmasına gerek kalmayacaktır. Sınırlar olduğu gibi kalacak fakat sınırlardan geçiş engellenmeyecektir. Sınırlar sembolik olacak ve karşılıklı olarak geçiş hareketlerine izin verilecektir. Bu ise herkesin birbiriyle hareket serbestisi ve iletişim içerisinde olması, herkesin birlikte kalkınması demektir. Bütün devletlerin daha büyük bir çatı altında birleşmesi durumunda ayrı bir siyasi yapı kurmaya gerek kalmayacaktır. İskoçya ve İrlanda’ya bakın, bu iki ülke aslında Britanya İmparatorluğu’nun tarihsel parçalarıdır. İngiltere, Avrupa Birliği’nden çıkmasına rağmen onlar Avrupa Birliği çatısı altında kalmayı tercih etmiş ve İngiltere’den vazgeçmişlerdir. Daha geniş bir birliktelik, dar olan birliktelikten daha caziptir. Bütün ülkelerin tek tek bir araya gelme talebinin başarılı olması durumunda Kürtlerin de ayrı bir devlet kurma gibi bir talebi olmayacaktır. Bu da Kürt meselesinin Kürtler ve bütün bölge ülkelerinin yararına çözümlenmiş olması anlamına gelir. Yapıyı oluşturan unsurların haklarından hiçbir şey eksilmeyeceği gibi bütün taraflara ilave kazanımlar sağlayacaktır.

‘TÜRKİYE’NİN KORKUSU AYRILIKÇILIK VE BÖLÜNME’

Siz etnik ve dini azınlıkları tanıması ve tam bir eşitlik içerisinde temsiliyet vermesinin Türkiye’yi güçlendireceğini ifade ediyorsunuz. Türkiye ve ittifaka katılması beklenen diğer ülkeler, başta Kürt sorunu olmak üzere yarım asırdır bunları çözüme kavuşturmayı beceremeyen ülkeler. Öte yandan Türkiye’yi yönetenler ise temsil sorunu yaşayan kesimlerin bir sorunu olduğunu zaten kabul etmiyor. Bu sorun Doğu Konfederasyonu projesi içerisinde nasıl çözülecek?

Türkiye Kürt sorununu kabul etmiyor çünkü bölünme ve ayrılıkçılıktan korkuyor. Abdullah Öcalan’ın projesi ayrılığı öngörmüyor, daha çok halkların demokratik tercihine vurgu yapıyordu. Konfederasyon projesi, ülkeler ve halklar arasında demokratik bir birlik sağlayarak barış içerisinde yaşamalarına katkıda bulunur.

Kürtler, bu yapı içerisinde kültürel olarak ve hareket serbestisi anlamında kendisine uygun bir alan ve iklim bulacak. Konfederasyon üyesi diğer ülke vatandaşları gibi hareket edecek. Böyle bir projede ne tek bir etnik yapı ne bir mezhebi yapı ne de tek bir dînî yapının egemenliği söz konusu olacak. Dolayısıyla böyle bir yapı, Kürt sorununun çözümü anlamına gelir ve Kürtlerin çıkarına olduğu kadar herkes için bir çözüm ve herkesin çıkarına olacaktır.

‘HAKAN FİDAN, MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İN HÜKÜMETE SOKULMA TALEBİYLE GELDİ’

Kitabınızın 41’inci sayfasında 2011 yılında patlak veren Suriye ayaklanmasının ilk günlerinde Beşşar Esat’la MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasında geçen oldukça ilginç bir anekdota değiniyorsunuz. Buna göre Türkiye önce öğüt vererek bir sonraki aşamada ise Suriye tarafına çeşitli şartlar dayatarak “M. Kardeşler’e hükümet içerisinde yer verirseniz, size ülkede istikrarın sağlanacağı konusunda garanti veririz” dediğini ve buna karşın M. Kardeşler’e oldukça mesafeli olan ve bu yüzden de olumsuz yanıt veren Suriye yönetiminin Türkiye’ye “Nasıl bunu garanti edebilirsiniz” dediğini aktarıyorsunuz. Türkiye böyle garanti sundu mu gerçekten? Bunu kanıtlayabilir misiniz?

Bu buluşma, Beşşar Esad ile Davutoğlu arasında gerçekleşti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı talepte bulundu. Bu talep, Müslüman Kardeşler’in Suriye hükümetine katılması şeklindeydi. Suriye’de seçimler yapılmadan, anayasa değiştirilmeden ve Suriye toplumunun yapısına uygun olup olmadığı araştırılmadan Müslüman Kardeşler’in yönetime katılmasını talep eden garip bir yaklaşımdı. Dînî ya da mezhebî bir noktadan hareketle bir siyasi grubun, birbirinden farklı toplumsal yapıları ve çeşitlilikleri bünyesinde barındıran bir ülkeyi yönetmesi ya da yönetime katılması düşüncesi problem çıkartır, zira bu siyaset değildir.

Bunun dînî ve mezhebî kimliklerle ilişkisi var. Dünyada Müslümanlara ait tek bir siyasetin olmadığını bildiğimiz gibi Hıristiyanlara ait bir siyasetin olmadığını da biliyoruz. Aynı şekilde yeryüzünde Şiilere ait tek bir siyaset olmadığı gibi Sünnilere ait de tek bir siyaset yoktur. Dînî bir unsurun bütün siyasetleri tek bir yapı altında buluşturması düşüncesi nereden geliyor? Din burada siyaset değil, mobilizasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Bu tür bir yaklaşım, siyasi bir program oluşturulması noktasında açık bir tutum olmayıp bir çeşit aldatmacadır. Ben siyasi bir program oluşturmak, kalkınma programı geliştirmek istiyorum, küresel adalet talep ediyorum. Kimlik fanatizmine karşıyım.

‘TÜRKİYE, ABD TARAFINDAN GÖREVLENDİRİLDİĞİNE İNANIYORDU’

Peki Türkiye’nin Suriye ayaklanmasını destekleme konusunda tamamen kendi başına mı hareket ettiğini yoksa bunu Batılılar ve ABD ile koordineli bir şekilde mi yaptığını düşünüyorsunuz?

Hayır, Türkiye kendi başına hareket etmedi. Türkiye, bölgesel dengelerin yeniden oluşturulması için ABD tarafından verilen yetkiyle hareket etti. Amaç, İsrail’i tanıyan, ABD ile iş birliği yapmakta beis görmeyen Suriye İhvanı’nı işbaşına getirmekti. Suriye muhalefetine verdiği askeri destek, Katar’la ve diğer bazı ülkelerle koordinasyon içerisinde ve Amerikan gözetiminde gerçekleşti. Bu proje, artık geçerliliğini yitirmiştir ve Türkiye’nin hesaplarını gözden geçirmesi gerekir. Türkiye’den ne istendiğini anlamak için, Huntington’un 2005 Mayıs’ında İstanbul’da verdiği konferansa bakılabilir.

Türkiye ise, boşluğu doldurmak üzere ABD tarafından görevlendirildiğine inanıyordu. Bu nedenle Müslüman Kardeşler’in bazı ülkelerde iktidara getirilmesi için bölgede bir yaklaşım geliştirdi. Ancak bunun tek koşulu İsrail’e ilişmemek, Müslüman halklar kavramı ile bölge halklarının ABD’ye karşı mücadeledeki rolü arasına mesafe koymaktı. Bir başka ifadeyle, asıl amaç İsrail’le ilişki kurmayı kabul edecek ve onu tanıyacak, NATO’da üyeliğini sürdürecek AKP benzeri bir İslam anlayışı ortaya koymaktı.

‘ÖCALAN, DOĞU KONFEDERASYONU DÜŞÜNCEMİ DESTEKLİYOR’

ABD ve Avrupa’nın insan haklarına ilişkin yaklaşımında çifte standart vs. olabilir. Ancak bundan bağımsız olarak sizin birliktelik oluşturması gerektiğini düşündüğünüz ülkelerde şeffaflığın olmayışı ve yolsuzluklar meselesi hâlâ gündemde, ayrıca insan hakları karneleri de hiç açıcı değil. Temel sorunlarını halledememiş ülkeler nasıl bir araya gelecek? Gelseler de diğer ülkelere ne verebilir?

Konfederasyon şeffaflık ilkesi üzerine kurulacak ve özgürlükleri destekleyen ortak parlamento, denetim mekanizmaları benimseyecek, siyasi performansı geliştirmek için kanunlar oluşturacaktır. Konfederasyon, toplumları geliştirmek ve insan haklarını himaye etmek için olumlu bir baskı unsuru işlevi görecektir.

İslam Cumhuriyeti’nin tarihini ve yönetim şeklini analiz ettikten sonra İran’ın devrimden sonra yaşanan hadiseler nedeniyle bu ilkelerden ayrıldığını ve ana ilkenin her zaman halk iradesi olması gerektiğini söylüyorsunuz. Peki halk iradesi her şeyin temel kriteriyse İslami yönetim şeklini belirleyen temel değişmez ve sabit olan vahyi nereye koyacağız?

İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasının İslam tarihinde bir benzeri bulunmamaktadır. Bu yüzden cumhuriyet ilkesine saygıyla İran’da içtihat ilkesi tescil edilmiştir. İran’da bütün liderler ve yapılar seçimle işbaşına gelmektedir. Devrim rehberini Uzmanlar Kurulu seçmektedir, Uzmanlar Kurulu’nu halk seçmektedir. Önemli kararlar referanduma sunulmaktadır. Kutsal metne bağlılık, halkın İslam Cumhuriyeti ilkesine onay verdiği referandumdan sonra gerçekleşmiştir. İşlerin düzenlenmesinde kutsal metne müracaat etmeden İslam Cumhuriyeti eyleme dönüşemez, isim olarak kalır. Ancak bu kutsal metin, çağdaş ve gelişmiş bir içtihatla mümkündür. Bu yeni bir deneyimdir, başka Müslüman halklar için bağlayıcı olmayabilir. Ancak ortak güvenlik, ortak çıkar ve ortak iş birliği programlarını belirleyecek olan konfederasyonun kuruluşuna engel olmaz.

Bir de kitabınızda ulus ötesi devlet vs. gibi bölgeye ilişkin bir takım yeni önerileri olan Abdullah Öcalan’a ve onun sizin Doğu Konfederasyonu dediğiniz şeye destek verdiğini söylüyorsunuz? Öcalan’ın yaklaşımıyla sizin projeniz arasındaki benzerlikler ve farklılıklara biraz değinir misiniz?

Öcalan’ın bu projeyi destekleyeceğini düşünüyorum. Onun bu projeye sempatik baktığına dair duyum aldım. Öcalan, projesinde bölgede demokratik halklardan bahsediyor. Hiçbir şekilde ayrılık talep etmeyen halkların demokratik birliği konusu, bir çerçeveye ihtiyaç duymaktadır. Doğu Konfederasyonu, bu sorunu çözer. Halklarımız, insan haklarına, dinlere ve bütün etnisitelere saygı çerçevesinde bir araya gelecek, yöneticisini seçme hakkını halklara verecektir. İnsanların, büyük kalkınma planları içerisinde bölgesel kalkınmada geleceğini belirlemesine katılması için konfederasyon içinde adem-i merkeziyetçi yönetimler olacak. Bu yüzden proje, projemizle çelişmez aksine onu bütünler. Bu, bütün halkların yararınadır. Bölen değil birleştiren bir projedir.

Enis Nakkaş kimdir? 

Lübnanlı düşünür. 1951 yılında Beyrut’ta doğdu. Geleneksel İslami eğitim aldı, ardından eğitimini Sanat Enstitüsü’nde sürdürdü. Sonra Fransa’da Reims Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi aldı. 1968’den beri el Fetih üyesidir, yıllarca el Fetih’in gençlik kolu başkanlığı yaptı. Güvenlik ve askeri alanlarda görev aldı. Filistin direnişiyle İran Devrimi arasındaki koordinasyonu sağladı, ardından Devrim Muhafızları’nın kuruluşuna katkıda bulundu. Güney Lübnan’daki işgal yıllarında İsrail’e işgal yönetimine karşı ilk direnişi başlatan isimlerden biridir. Eman Stratejik Araştırmalar Network’ünde ulusal güvenlik uzmanı olarak koordinatörlük görevini yürütmektedir. En önemli kitabı, “Doğu Konfedarasyonu”dur.

 

Röportaj:İslam Özkan/DuvaR