Düşünce ve Analiz 'Erdoğan'ın Katar ziyareti gerçek bir barometre'



ID:49864
Yayınlanma:
01 Ara 19

Arap dünyasında geçen hafta

Rai Al Youm gazetesi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Katar ziyaretini değerlendirdi. Katar Emiri Şeyh Temim’in Erdoğan’ı Doha Havalanı'nda karşılayanların başında olmamasına dikkat çeken yazıda bu görevin, Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Halid El Atiyye’ye verilmesi üzerine 'iki ülkenin ilişkilerinde bir soğukluk olduğu', 'Katar’ın Körfez ülkelerine dönmeyi istediğine dair bir mesaj verdiği' yorumları yapıldı.

Yaklaşık iki aydır protesto gösterileriyle çalkalanan Irak’ta, Başbakan Adil Abdulmehdi istifa kararı aldığını ve bunu parlamentoya sunacağını açıkladı. Göstericilerin ilk günden beri istifasını istediği Abdulmehdi, istikrar ve alternatifin olmaması gibi gerekçelerle istifa etmeye yanaşmıyordu.
 
Peki Abdulmehdi’nin istifası sonrası Irak’ı neler bekliyor? Bu istifa kararı göstericileri tatmin edecek mi, yoksa temel hedef olan “sistem kökten değişene kadar” protestolar devam mı edecek? Nitekim Abdulmehdi’nin ve hükümetin istifası, protestocular açısından sadece bir ön talep niteliğinde.
 
Arap dünyasında protestolarla çalkalanan ve yine sistem değişikliğinin istendiği bir diğer ülke olan Lübnan’da ise ufukta çözüm görünmüyor. Özellikle eski başbakan Hariri’nin yeni kurulacak hükümetin başbakanlığına talip olmadığını açıklamasıyla, işlerin iyice içinden çıkılmaz bir hale girdiği yorumları yapılıyor.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar’a yaptığı son ziyaret de bu hafta Arap dünyasının gündemindeydi. Ziyaretin, Katar-Körfez krizinde biri yumuşama olmasına dair beklentilerin çok fazla olduğu bir dönemde gelmesi özellikle dikkat çekti.
 
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in milli futbol takımlarını Katar’da düzenlenen “Körfez Uluslararası Kupası”na gönderme kararı alması, iki yılı aşkın devam eden krizde “uzlaşma kapılarının açıldığı” şeklinde yorumlanmıştı.
 
‘ABDÜLMEHDİ’NİN İSTİFASI IRAK İÇİN YETERLİ Mİ?’
 
“Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi’nin istifa edeceğini açıklaması, ülkede iki aydır devam eden geniş katılımlı halk hareketi karşısında hükümetin ilk olumlu tepkisi niteliğinde. Bu istifa -parlamentonun onayından geçmesi durumunda- köklü bir değişimi beraberinde getirmese de, göstericilerin taleplerinin kısmi olarak gerçekleşmesidir. Zira göstericiler her fırsatta ne başbakanın ne de hükümetin tek başına istifasının yeterli olmayacağını vurgulamıştır. Protestocular siyasi sitemde köklü bir değişiklik hedeflemektedirler.
 
Daha ilk günden hükümetin protestolar karşısında nasıl davranacağı, üç ciddi seçenek ile sınırlıydı; başbakanın istifası, hükümetin istifası, erken seçim çağrısı.
 
Hükümetin en başından beri ilk adım olan başbakanın istifası için bu kadar beklemesine ve akan kana rağmen, bu istifa hatta hükümetin istifası bile gerçek bir değişimi temsil etmemektedir. Çünkü hükümet ve başkanı, yürütmeyi elinde bulunduran aynı siyasi ve partili güçler yoluyla seçilecek. Geriye ise protestocuların elde edeceği ciddi ve somut sonuç olarak ülkeyi yönetmek üzere yeni bir ekibin gelme ihtimali olan erken seçimler kalıyor.
 
Bu seçenek şimdi Bağdat’ta iktidarı elinde bulunduran parti ve siyasi güçler açısından bir tehdit oluşturuyor. Erken seçim istemiyorlar çünkü kendilerine karşı oluşan hava nedeniyle yükselen halk hareketleri ve halka yakın siyasi hareketlerin yükselmesi ile birlikte popülaritelerinin düşmesinden, halk desteğini kaybetmekten ve bu faktörlerin egemenliklerini kaybetmelerine yol açacağından korkuyorlar. Halkta oluşan bu hava büyük partilerin parlamentodaki paylarını kaybetmesine yol açabilir.” (Vail İsam / Kuds El Arabi gazetesi)
 
‘LÜBNAN KRİZİ UZUN SÜRECEK GİBİ GÖZÜKÜYOR’
 
“17 Ekim’de Lübnan’da patlak veren ayaklanma dış bir etkinin sonucu değil, kendi liberalliği içinde orta ve alt tabakaları gözetmeyen sert liberal politikaların sonucudur. Bu, 1992’den bu yana Avn(cumhurbaşkanı) hareketinde ya da Hariri’nin hareketinde gördüğümüz bir durumdur.
 
1992 ile 2016 arasında bir halk patlaması olmamasının sebebi ise Lübnan’ın “Körfez’in bir bankası ve sayfiye yeri” görevini sürdürmüş olmasıdır. Ancak Körfez ülkeleri 2016 başkanlık uzlaşmasına karşı çıkınca son üç yıldır bu durum ortadan kalktı. Üstüne Trump yönetiminin son iki yılda Hizbullah’a yönelik olan, ancak aslında Lübnan bankacılık sistemini hedefleyen yaptırımları ile durum daha da kötüleşti.
 
Körfez paralarının Lübnan’a akması ve turistler ile özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere gurbette çalışan Lübnanlıların ülkeye gönderdikleri döviz, orta sınıfın faydalandığı bir ekonomik refah sağlıyordu.
 
Ancak Körfez paralarının kesilmesi, döviz havalelerindeki düşüş ve Amerikan yaptırım ve kısıtlamaları, Lübnan bankacılık sistemini artık serbest ekonomi kurallarına ayak uyduramayacağı şekilde yerle bir etti.
 
Bununla birlikte Lübnan ekonomisinin üretime değil hizmet sektörüne dayalı olduğu ortadaydı. Bunun sonuçlarını da orta sınıf yüklenmek zorunda kaldı ve bu sınıfa mensup kesimler kısa sürede yoksulluk sınırının altına düştüler.
 
Lübnan krizi, içerideki tarafların çeşitliliği ve Amerikan-İran rekabetinden kaynaklanan somut müdahaleler sebebiyle ve özellikle Taif ve Doha gibi süreçlerle sonuçlanacak, Lübnan iç dinamiklerini masaya oturmaya zorlayacak dış etkenlerin olmaması nedeniyle uzun sürecek gibi görünüyor.” (Muhammed Seyid Rassas / Lübnan El Akhbar gazetesi)
 
‘ERDOĞAN’IN DOHA ZİYARETİ VE KATAR-KÖRFEZ BARIŞI’
 
“Son günlerde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kapılarını açan Arap veya Batı başkenti az sayıdadır. Dolayısıyla Katar’ın başkenti Doha’ya yaptığı ziyaret, zamanlaması ve Körfez ve diğer Arap ülkelerinde yaratabileceği yankı açısından dikkat çekicidir.
 
Bu ziyaretin konuyu takip eden uzmanların gözünde önemli bir yeri olmuştur. Katar Emiri Şeyh Temim’in daha önceki ziyaretlerin aksine Erdoğan’ı Doha Havalanı’nda karşılayanların başında olmaması dikkat çekti. Bu görev, Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Halid El Atiyye’ye verildi. Bu da birçok soru işareti yarattı. Bu durum, bazılarının, iki ülkenin ilişkilerinde bir soğukluk olduğunu, bazılarının da Katar’ın Körfez ülkelerine, onların arasına dönmeyi istediğine dair bir mesaj verdiğini düşünmesine yol açtı.
 
Ziyarette dikkat çeken başka bir nokta da, Suudi Milli Futbol Takımı’nın iki yıldır devam eden ambargoyu kırıp uçakla Katar’a inmesiyle aynı zamana denk gelmesi oldu.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Doha ziyareti, Körfez ülkeleri arasındaki bu ilişkinin sıcaklığı ve soğukluğunu ölçebilecek gerçek bir barometre olacaktır. Bekleyip göreceğiz.” (Rai Al Youm gazetesi)
 
‘SURİYE’DE SURİYESİZ DENKLEMLER’
 
“Türkiye’nin Milli Güvenlik Kurulu geçtiğimiz salı günü, Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı Harekâtı’nın hedeflerini gerçekleştirinceye kadar devam edeceğini açıkladı. Bu süreçte, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Kürtlere veya YPG’ye Suriye ordusuna katılması için çağrıda bulunarak, bunun ‘ne kadar erken olursa daha iyi’ olacağını belirtti.
 
Her iki tutumda da ortak nokta, uzun süredir çeşitli siyasi, askeri ve kanuni denemelerin sahasına dönüşen Suriye’dir. Türkiye’nin bu bağlamda açıklamış olduğu tutumu, Suriye’nin kuzeyinde kendi sınıra yakın olan bölgeleri YPG’den temizlemek. Bunun için de bir haftadan az bir zaman zarfında iki ayrı anlaşma yaptı. Bu da uluslararası ilişkilerde daha önce görülmeyen bir emsal teşkil etti. Anlaşmaların biri ABD ile diğeri de Rusya’yla yapıldı.
 
Diğer yandan her iki anlaşma da, kendi sınırları içinde olmayan bir bölgenin geleceğiyle ilgili karar veriyor. Söz konusu bölge ne Türkiye ne Rusya ne de ABD sınırları içerisinde. Anlaşmalar, Suriye’nin yasal ve siyasi konumundan bağımsız bir şekilde yapıldı.
 
Başka bir bölgede ise Washington, YPG ile bir yandan Fırat’ın doğusunda IŞİD ile mücadele için bir yandan da Kamışlı ve Deyr Ez Zor’daki petrol kuyularının korunması için bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmada da taraflardan biri dış güç ve Suriye devleti kendi toprağıyla ilgili bir anlaşmada yine yok.” (Muhammed Nureddin / BAE El Haliç gazetesi)