"Kıskançlık Kuyusu ve Gülyüzlü Yusuf"



ID:51496
Yayınlanma:
15 Oca 20

Kardeşler! Ümmetin rehberi ve de kardeşi Seyyid Hasan Nasrallah (Bünyamin), Büyük şeytan Amerika, kan içici İsrail ve xunhar batıya karşı amansız bir savaşım verirken, vefasız ve kıskanç kardeşleri (gözü kararmış mezhep holiganları, selefi tekfirciler, şövenistler ve vehhabi körfez bloku ülkelerinin soysuz kralları) günümüzün Yusufunu (Rehber Hamaney), Kenan ilinin (İsrail) kör kuyularına kurban etmek için yoğun bir çaba ve uğraş içerisine girmişlerdir. Fakat onurlu ve şahsiyetli muvahhid müslümanlar bu savaşımda, günümüzün Yusufunu, Kenan ilinin kör kuyularına kurban etmemekte kararlıdırlar. Onlar, dünyaya şu nidayı haykırmaktadırlar. “Biz Yusufun vefasız kardeşleri değiliz ki Yusufu kör kuyular yutsun!”

…ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım! (Felak / 5)

 Kıskançlık başkalarına ateş eder fakat kendini vurur.

Haset, yetiştiği ağacı bile zehirleyen bir meyvedir. Onun çekirdeği fesatlık; çiçeği kıskançlık; dalı-yaprağı hazımsızlıktır.

 Haset, İblis’in ahlâkıdır. İlk haset İblis’ten sâdır oldu. Adem aleyhisselamı kıskandı da bu kıskançlık onu Allah Teâlâ’nın emrine isyan ettirdi. Huzurdan kovuldu ve lânetlendi.

 Bostan ve Gülistanda, hasetlikle alakalı iki güzel hikaye vardır.

“Bakmışlar ki tilkinin birisi düşe kalka kaçıyor. Birisi ona sormuş; "Ne âfet ne felâket var ki bu kadar korkuya sebep oldu?"
 
Tilki demiş ki; "Develeri angaryaya tutuyorlarmış diye işittim."
 
Tilkiye demişler "A ahmak! Senin deve ile ne münasebetin var?" Tilki cevap vermiş; "Susunuz! Eğer hasudlar benim için "Bu devedir!" derler de yakalanırsam benim deve olmadığımı anlatarak beni kurtarmak için kim çalışır? Iraktan tiryâk gelinyece kadar em sokan ölür gider!"

 Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimde, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye vasıflandırılmış ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.

“Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)

 Hazreti Yakup, on iki oğlundan en küçüğü olan Yusuf aleyhisselâmı ileride kendisine peygamberlik rütbesi verileceğini bildiği ve onda bu sebeple üstün meziyetler gördüğü için daha çok seviyor ve ayrı bir alâka gösteriyordu.

 Bir gün Yusuf aleyhisselâm babasına dedi ki:

— Ey babacığım, ben rüyada on bir yıldız ile Güneş'i ve Ay'ı gördüm. Gördüm onları ki, bana secde ediyorlar!

 Yakub aleyhisselâm ise şöyle dedi:

— Yavrum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü Şeytan insana belli bir düşmandır. Ve işte böyle rüyada gördüğün gibi o yüksek ve parlak Semâ varlıklarının sana secde etmeleri misâline benzer eşsiz bir seçiş ile Rabbin seni derleyip toplayıp ayırarak halkın en şereflilerinin en yüksek makamında bulunan zatların üstünde parlak bir makama getirecek. Yani rüya, istikbalin bir misâlini görmektir. O misâl âleminde o büyük büyük yüksek cisimlerin sana secde eder halde görünmesi temsil ve teşbih yoluyla şuna delâlet eder ki, ileride Rabbin sana Peygamberlik verecek ve büyük büyük insanları senin emrinde kılacak, onları sana boyun eğdirecek. Ve sana kişide meydana gelen ve meydana geliş cihetiyle alâkası gizli bulunan sözlerin hadisedeki meallerini tâyin etmek, rüya tabir eylemek veya vahiy ve ilâhî işaretlerin kolay anlaşılmayan inceliklerini anlamak veyahut onlardan ileride varacağı hakikati anlamak ilminden şanlı bir hisse verecek ve binaenaleyh sen de benim bu söylediklerimin hak olduğuna muttali olacaksın ve kesbî ilimle değil vehbî ilimle böyle tâbirler tefsirler yapıp şan alacaksın. Hem sana hem Yakub Oğullarına nimetini tamamlayacak ki, daha önce iki atan ibrahim ve Ishak'a tamamladığı gibi. Rabbin seni böylece peygamberliğe muvaffak kılmış Dünya ve Ahiret'te tam bir şeref ve şana mazhar kılmıştır. Şüphe yok ki Rabbin bir Alîm'-dir, bir Hakîm'dir. Her şeyi bilir, olmuşu da bilir, olacağı da bilir ve yaptığını ilim ve hikmetle yapar. Onun için kimin seçilmeye lâyık olduğunu da bilir.

İşte rüyanın kısaca tevili bu idi. Tafsilâtlı olarak tevili ise ileride meydana gelecek hâdiselerdi.
 
Hazreti Yusuf'un ana ve baba kardeşi olan bir kardeşi vardı ki, ismi Bünyamin idi. Diğer on kardeşi ise yalnız baba bir kardeşleri idi. Bu on kardeş de kendileri ile ana ve baba bir kardeş olmayan Hazreti Yusuf ile Bünyamin'i kendilerinden adetâ kardeş saymayarak «Yusuf ve biraderi» diye tâbir ederek onlardan bahsederlerdi.

 Yusuf aleyhisselâmın üvey kardeşleri bir gün toplanıp dediler ki:

— Yusuf ve biraderi babamıza bizden daha sevgili, biz ise birbirimizi çok iyi tutan bir kuvvetiz. Doğrusu babamız, belli ki yanılıyor. Yusuf'u öldürün yahut bir yere atın ki, babanızın yüzü size kalsın ve ondan sonra iyi bir kavim olasınız.

İçlerinden bir söz sahibi:

— Yusuf'u öldürmeyin de bir kuyu dibinde bırakın ki, kafilenin biri onu bir buluntu olarak bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın! dedi.

 Bu teklifi uygun gören kardeşler, Yakub aleyhisselâm'a vardılar ve:

— Ey bizim pederimiz! Sen neden Yusuf hakkında bize inanmıyor, onu bize güvenmiyorsunuz? Cidden biz onun için ricacıyız ki, yarın onu bizimle beraber gönder, gezsin, oynasın. Şüphesiz biz onu gözetiriz. Kendisine bir şey olmaz! dediler.

 Yakub aleyhisselâm:

— Beni, onu götürmeniz her halde mahzun eder. Korkarım ki onu kurt yer de haberiniz olmaz! diye endişesini anlattı. Onlar:

— Allah'a yemin olsun ki, biz birbirimize bağlı bir kuvvet iken, onu kurt yerse, böyle bir şey oluverse, biz o durumda çok hüsran çekeriz, diye cevap verdiler ve Yusuf aleyhisselâmı beraberlerinde götürmeye babalarını razı ettiler.

 Bunun üzerine vaktâ ki, onu götürdüler ve kuyunun dibine koymaya karar verdiler. Fakat âlemlerin sahibi Allahü Teâlâ, Yusuf aleyhisselâma şöyle vahyetti:

— Yemîn olsun ki, sen onlara hiç farkında değiller iken, bu işlerini haber vereceksin!

 Böylece kardeşleri Yusuf aleyhisselâmı kuyunun dibine bıraktılar ve yatsı vakti ağlayarak babaları Yakup aleyhisselâmın yanına geldiler, dediler ki:

— Ey pederimiz, biz gittik yarış ediyorduk, Yusuf'u eşyamızın yanında bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmazsın. Bir de Yusuf aleyhisselâmın gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirmişlerdi.

 Yakub aleyhisselâm:

— Yok, Nefisleriniz sizleri aldatmış ve bir işe sevketmiş. Artık bir sabr-ı cemil ve Allahtır ancak yardımına sığınılacak, sizin bu söylediklerinize karşı, dedi.

İran İslam inkılabına işaret eden ayet ve hadisler de bir çok ehlibeyt düşmanını rahatsız etmekte ve onların kıskançlık damarlarını kabartmaktadır.

 "Resûlullah(s.a.a) "Siz Allah yolunda bağışta bulunmaya çağırılan kimselersiniz. Fakat içinizden bazıları cimrilik eder. Cimrilik eden ise, kendi zararına cimrilik etmiş olur. Allah ganidir; muhtaç olan sizsiniz. Eğer yüz çevirirseniz, O, sizin yerinize başka bir topluluk getirir ki, onlar sizin gibi Allah'a itaatsizlik etmezler" (Muhammed 38). Ayetini tilavet ederken orada bulunanlar:

 "Bizim yerimize kimler getirilebilir?" dediler. Resûlullah(sa), Selman-ı Farsi'nin omuzuna vurdu, sonra da:

 "Bu ve bunun kavmi!" deyip sözüne devam etti:

 "Ruhum elinde olan Rab Teâla'ya yemin olsun! Eğer ilim, Süreyya yıldızına asılmış olsa Fârs'ten (yetişecek bir kısım) kimseler ona yine de ulaşırlar." Tirmizi, Tefsir, Muhammed, (3256, 3257)

 Resulullah (sav) Cum`a süresini tilavet ediyordu; "Onlardan diğer bir grup gönderdi ki (faziletçe) birincilere yetişememişlerdir" (Cum`a 3) ayetine gelince, bir sahabe: "Ey Allah`ın Resulü! Bize kavuşamayacak olan bunlar kimlerdir?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam elini Selman (ra)`ın üzerine koyarak: "Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelale yemin olsun, eğer iman Süreyya yıldızında olsaydı, ona, bunun kavminden bazı kimseler yine de ulaşacaklardır -Bir diğer rivayette: "Fars`tan bazı kimseler"- buyurdu. (Kütübü site: Hadis no: 4549 Fezail Bölümü)

“Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdi için zemin hazırlayacak.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı c. 17 sh.558)

“Horasan tarafından çıkan siyah sancaklıları gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa onlara gidin. Çünkü onların içinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır.”(Fetava-i Hadîsiyye, , İbn-i Hacer-i Heytemi-37)
“Horasan’dan siyah sancaklılar çıkar ki, tâ Îliya’ya (Kudüs’e) o sancağı dikinceye kadar, kimse onlara karşı koyamaz.” (Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî,c.5/ s.627)

İşte bu ve benzeri ayet ve hadisler ehlibeyt sevdalılarının kalbine ümit salıp; küfre ve şirke karşı mücadele azmini kamçılamakta iken; ehlibeyt düşmanlarının kalbinde hastalık ve kıskançlık doğurmaktadır. Bu nasipsiz güruh, İslam İnkılabının gerçekleştiği günden beri, ehlibeyt mektebine karşı amansız saldırılar başlatmışlar, bu mektebi tezyif ve de tahfif etmek için her türlü kirliliğin ve ihanetin içerisinde yer almışlardır. Hastalıkları öyle bir raddeye vardı ki; küfür, şirk ve istikbarla işbirliği yapmakta dahi beis görmüyorlar.

 Kardeşler! Ümmetin rehberi ve de kardeşi Seyyid Hasan Nasrallah (Bünyamin), Büyük şeytan Amerika, kan içici İsrail ve xunhar batıya karşı amansız bir savaşım verirken, vefasız ve kıskanç kardeşleri (gözü kararmış mezhep holiganları, selefi tekfirciler, şövenistler ve vehhabi körfez bloku ülkelerinin soysuz kralları) günümüzün Yusufunu (Rehber Hamaney), Kenan ilinin (İsrail) kör kuyularına kurban etmek için yoğun bir çaba ve uğraş içerisine girmişlerdir. Fakat onurlu ve şahsiyetli muvahhid müslümanlar bu savaşımda, günümüzün Yusufunu, Kenan ilinin kör kuyularına kurban etmemekte kararlıdırlar. Onlar, dünyaya şu nidayı haykırmaktadırlar. “Biz Yusufun vefasız kardeşleri değiliz ki Yusufu kör kuyular yutsun!”

Ve Onlar, Bedir savaşı öncesinde Sa'd İbnu Ubadenin resulullaha (saa) dediği sözlerle rehberlerine kasem veriyorlar. 

“Ey aziz rehber! Eğer bize bineklerimizi denize sürmemizi emredecek olsanız, mutlaka (gözümüzü kırpmadan) daldırırız. Bize onlara binip Berkı'l-Gımâd'a gitmemizi emretseniz onu da yaparız!" 

Yine onlar, Bedir ashabından Mikdad bin Esvedin kavlince rehberlerine sesleniyorlar;

 "Ey aziz imamımız! Biz, Beni İsrail'in (Hz. Musa'ya): "Sen ve Rabbin ikiniz gidin savaşın, biz burada oturucularız!" dediği gibi diyecek değiliz. Bilakis, "Sen hükmet! Biz sağında, solunda, önünde ve arkanda seninle birlikte savaşırız!