Fikir ve Analiz Münih'te ABD-Avrupa çatışması patlak verdi / Amerikan hegemonyasının sonu mu?



ID:53013
Yayınlanma:
24 Şub 20

ABD'nin kanlı savaşlar serisi birbiri ardına felaket üretirken dahi, ABD emperyalizmi, karakteristik kibriyle, yeni savaşları ve yeni tehditleri kendisini bu krizden çıkarmanın aracı olarak görüyor. Ancak bu sadece yeni felaketleri garanti etmektedir.

Sovyetler Birliği'nin çöküşü sonrasında ABD merkezli tek kutuplu dünya beklentisi ilerleyen zaman içerisinde karşılık bulmazken "Batı" bloku da bütünlüğünü koruyamadı. Artık "Batı" denince eskisi gibi Avrupa'yı da içine alan ama Amerika'nın baskın olduğu bir bütünden bahsetmemiz eskisi kadar anlamlı değil. Hatta geldiğimiz aşamada bu konu ile ilgili olarak bir level daha ileri gidip "Batısızlık" kavramının en hatırı sayılır toplantıların resmi raporlarında yer bulmaya başladığını görüyoruz.
 
Aslında büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemi yaşıyoruz fakat bu değişimleri bir miktar zaman geçtikten sonra geriye dönüp bakltığımızda daha net fark edeceğiz. Bahsi geçen anlamdaki değişimlerin simgesel işaretlerini taşıyan bu yılki Münih Güvenlik Konferansı'nda yaşananlar üzerinden Andre Damon'un yaptığı tespitleri içeren ve WSWS'de yayılanan yazısının bir kısmını ilginize sunuyoruz... 
 
Münih'te ABD-Avrupa çatışması patlak verdi
 
“Büyük güç çatışması” ve emperyalist güçlerin dünyayı yeniden sömürgeleştirme yönündeki hazırlıkların canlanmasının ortasında, 56. Münih Güvenlik Konferansı'na NATO ittifakında yaşanan kırılma damga vurdu.
 
Konferansın açılış raporu, açık sözlü bir dille şunu belirtiyordu: “devletler arası büyük savaş mutlaka geçmişte kalmadı.” Tersine “büyük güç rekabetine daha yoğun geri dönülmesi, savaşı yeniden daha olası kılıyor.”
 
 
ABD Savunma Bakanı Mark Esper, delegelere yaptığı konuşmada, “Artık bir Büyük Güç Rekabeti çağındayız,” uyarısında bulundu ve bunun “düşük yoğunluklu çatışmadan uzaklaşıp yeniden yüksek yoğunluklu savaşa hazırlanmamız gerektiği” anlamına geldiğini belirtti.
 
Emperyalist güçler içinde savaşlara hazırlanma gerekliliği konusunda genel bir kabul olsa da, hedeflerin kim olması gerektiği konusunda yaşanan bölünmeler de aynı derecede çarpıcıydı.
 
Bu aşırı yüklü ortamda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında uzun süredir artan gerilimler ve anlaşmazlıklar yüzeye çıktı ve II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Washington ile onun NATO müttefikleri arasında var olan en büyük ayrımları açığa vurdu.
 
Konferansın acil gündemi, ABD'nin Çinli telekomünikasyon şirketi Huawei'in ülkelerinde telefon altyapısı kurmasının yasaklanması talebini Fransa'nın, Almanya'nın ve en son Britanya'nın reddetme kararıydı.
 
ABD'li yetkililer yaptıkları bir dizi konuşmayla NATO müttefiklerini ABD'nin Çin karşıtı eksenine dahil olmaları için korkutup ikna etmeye çalıştılar. Savunma Bakanı Esper'in tehditlerine Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin ahlak dersi ve “Batı kazanıyor” diye ilan eden Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun içi boş zafer gösterisi eşlik etti.
 
ABD ile NATO müttefikleri arasındaki anlaşmazlık o kadar yoğundu ki, Çinli bir diplomat Pelosi'nin Huawei dijital “otoriter rejim” ihraç ediyor iddiasına meydan okuyan bir soru sorunca salon alkışla çınladı.
 
Pelosi'nin ve Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Adam Schiff'in boy göstermesi, Esper'in “Pentagon'un başlıca kaygısı: Çin Halk Cumhuriyeti” açıklamasına uygun bir birleşik cephe görünümü sundu. Schiff, Rusya'ya karşı yeterince saldırgan olmadığı gerekçesiyle Trump'ı görevden alma yönündeki başarısız bir girişimi kısa süre önce sonlandırmıştı.
 
“Başkan Trump'ın Çin politikası ile” hemfikir olup olmadığı sorulan Pelosi, “o konuda anlaşma içindeyiz” yanıtını verdi.
 
ABD ile Avrupalı sözde müttefikleri arasındaki patlayıcı bölünmelerin ötesinde, bütün etkinliğe derin bir tedirginlik ve kriz havası hakimdi. Konferans Başkanı Wolfgang Ischinger'in açılış konuşması, “Batı gerçekten ciddi bir sıkıntı içinde” diye ilan ediyordu.
 
Konferansın teması “Batısızlık”tı. Açılış raporu, “Batı” teriminin Spenglervari bir çerçevelenmesini Amerikan hegemonyasının gerilemesi, ABD ile Avrupa arasındaki çatışmaların artması, faşist sağın yükselişi ve uluslararası kuralların çöküşü gibi bir dizi krizi kapsayacak şekilde kullanmıştı.
 
“İran anlaşmasının geleceğinden Kuzey Akım 2 boru hattı projesine, NATO savunma harcamalarından Atlantik ötesi ticaret dengesizliklerine” kadar birçok konuya odaklanan rapor, “Batı içindeki çatlaklar ve bölünmeler”den söz ediyordu.
 
Gerçekten de, daha etkinlik devam ederken, ABD Enerji Bakanı Dan Brouillette ABD yaptırımlarının Almanya'yı Rusya ile bir doğalgaz boru hattı inşa etme planlarından vazgeçirme başarısından övünerek bahsederken, ABD, Avrupa uçaklarına yeni gümrük vergileri getirildiğini duyurdu.
 
Huawei üzerine yaşanan anlaşmazlık, kendi içinde önemli olmakla birlikte, birçok açıdan çok daha temel bölünmelerin bir vekilidir. Büyük güçler, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde olduğu gibi, sömürgeci “etki alanları” dilini kullanarak dünyanın yeniden paylaşımı için kapışıyorlar.
 
Foreign Affairs'da çıkan bir makalenin kısa süre önce işaret ettiği gibi, “Tek kutupluluk ve onunla birlikte diğer ulusların basitçe ABD önderliğindeki bir uluslararası düzendeki belirlenmiş yerlerini alacakları hayali sona erdi. ABD açısından bu, günümüz dünyasında etki alanları olduğu gerçeğini kabul etmeyi gerektirecek ve bunların hepsi Amerikan alanları değil.”
 
Avrupalı önderlerin hepsi, yaptıkları konuşmalarda, Kayser Wilhelm'in “güneşte bir yer” diye adlandırdığı şeyi elde etme heveslerini açıkça ortaya koydular.
 
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “Avrupa'nın ileride gücünü göstermesi gerekecek” diyerek ekliyordu: “Irak, Suriye, Libya, Ukrayna ve Sahel” gibi krizleri çözmek için “Almanya daha fazla müdahil olmaya hazırdır, askeri yollar dahil.”
 
1991'de SSCB'nin dağıtılmasının ardından ABD, birinci Körfez Savaşı'ndan itibaren çıplak askeri güç yoluyla dünyayı yeniden düzenlemeye koyuldu. ...
 
ABD emperyalizminin dünyayı yeniden fethetme çabası insani bir felaket yaratmakla kalmadı, ABD için de bir faciayla sonuçlandı. Foreign Affairs'in son sayısının açıkça ifade ettiği gibi:
 
ABD'nin politikasını belirleyenler, yaklaşık otuz yıldır Pentagon'daki planlamacıların 1992'de ileri sürdüğü öncül etrafında birleştiler. Buna göre Amerika Birleşik Devletleri, hem müttefiklerini hem de rakiplerini Washington'ın otoritesine meydan okumaktan caydıracak kadar ezici bir askeri üstünlüğü sürdürmeliydi. Bu üstünlük hızla kendi içinde bir amaç haline geldi. Öncelik stratejisi, sadece savunma yerine egemenlik peşinde koşarak, ABD'yi sürekli düşüş içine soktu: Amerikan eylemleri, önceliği sürdürmeyi daha tehlikeli hale getiren rakipler ve düşmanlar var etti.
 
ABD'nin kanlı savaşlar serisi birbiri ardına felaket üretirken dahi, ABD emperyalizmi, karakteristik kibriyle, yeni savaşları ve yeni tehditleri kendisini bu krizden çıkarmanın aracı olarak görüyor. Ancak bu sadece yeni felaketleri garanti etmektedir.