Kamu ve iktidar



ID:57509
Yayınlanma:
27 May 20

Genelde toplumların (bir anlamda insanlığın diye de okunabilir bu), özelde siyasetin çekişmeli üç olgusundan söz edilebilir. Bunlar, anlam kaymaları, anlamlarının iç içe girmeleri bir tarafa, kamu, devlet ve iktidar olguları, dolayısıyla bunların kavramsallaştırılmasında sorun ve kaynağını oluşturmuştur.

İlk olarak toplum üzerinde durulabilir. Gerçekte toplum, insanın yeryüzünde yaşamaya başladığı andan itibaren bir olgu olarak kendini göstermiş, genel olarak da zihnen kabul edilmesinde, ilk bakışta bir zorlukla karşılaşılamayacağı öngörülmüştür. Ancak üzerinde düşünülmeye başlanıldığında, iç içe geçmiş sorular ve onların işaret ettiği sorunlar çok geçmeden kendini göstermeye başlamıştır. Yaşayan maddi varlıklar olarak birden fazla insanın meydana getirdiği her bir çokluğun toplum sayılması mümkün müdür? Eğer, toplum maddi varlıklar olarak birden fazla insan demek olacaksa, çoğunluğu meydana getiren her bir bireyin, bir araya gelmesini zorunlu kılan bir ölçünün, ilkenin bulunduğu, daha baştan var sayılmış olmaktadır. Oysa çoğunluğu meydana getiren varlıkları, insan kavramına bir değer yüklemek suretiyle bir çıkarımda bulunmuş oluyoruz. Ne var ki, dayanılan insan kavramının anlamı ve mahiyeti öyle hemen açıklığa sahip görünmemektedir. Maddi bir takım nitelikler, ister istemez farklılıklar içermektedir. Bu farklılıkları, toplumu meydana getiren bireyler yerine, bizzat toplumun varlığına dayandırmak istendiğinde, o zaman toplumun anlamı ve mahiyeti farklılaşmaktadır. Nitekim mesela Antik Yunan düşüncesi toplumu, ondan hareketle de “site”yi (polis) temel almıştır. Bu anlayış, özetle, toplumu oluşturan insan olarak bireyi göz ardı etmek yoluna girmiştir. Onun için bir “polis”e, yani Türkçe ifadesiyle kente mensup olmak belirleyici bir değeri içermiştir.

Görüleceği üzere, toplum olgusunu sadece maddi varlık temelinde tanımlayıp açıklamanın yetersizliği hemen anlaşılacaktır. Zihnin doğal işleyişinin bir sonucu olarak, her bir varlığı kavramada olduğu gibi, toplum varlığının kavranmasında onun manevi ya da “tinsel” bir anlamı da kaçınılmaz olarak içerdiğini kabul etmek bir zorunluluktur. Bu noktada daha karmaşık tanımlara, açıklamalara, sorunlarla karşılaşmalara yönelinmesi kaçınılmazdır.

Öte yandan, toplum olgusuna salt kendi içinde bakılarak tanımlanması ve açıklanması, zihnin işleyiş ve kavrayışı bakımından yeterli olmaz. Aksine, zihin (dar anlamda akıl da denebilir burada), daima kendi dışındaki varlıklara, dünyalara dönük olarak işler. Bizzat kendi üzerinde araştırmaya, incelemeye yöneldiğinde, zorunlu olarak, kendi kendini dışlaştırıp dışlaştıramayacağı sorunuyla karşılaşır, hatta bu türden sorunlarla boğuşmak durumundadır.  Dolayısıyla, zihni tanım ve kavrayış işlemi ve bundan çıkarılan veriler ve sonuçlar, yönelip incelemeye başladığı toplum olgusunu da ancak kendi imkân ve şartları ölçeğinde tanımlar, kavrar, çıkarımlarda bulunabilir, değerlendirme ve yorumlarını yapabilir. Sonuçta, kendine özgü bir toplum tasavvuru ortaya koyabilir. Ancak bu tasavvur da, toplum varlığı ve olgusunun bütün olarak içerildiği anlamına gelmez.

Zihnin bu tarzda işleyişini sonuna kadar götürmek, bizzat zihnin işleyiş düzeni bakımından anlamlı bulunamayacağı için, soyutlama yöntemine başvurulması kaçınılmazdır. Bu yüzden, zihnin soyutlama imkânına dayanılarak birtakım veriler, hareket noktası kabul etme zorunluluğu söz konusudur.

Toplum olgu ve kavramı da, bir zorunluluk olarak kabul edilerek, onun üzerinde tanımlara, açıklamalara yönelinilmektedir. Böylece, bir dayanak noktası oluşturulmuştur. Tartışmayı bu temel üzerinde birkaç yönde geliştirmeye başlanabilir.

*********

İnsan ve devlet gibi toplumu da bir olgu-varlık olarak kavramaya çalıştığımızda, onu sadece maddi yönüyle ele almamız eksik bir sonuca götürür bizi. Kuşkusuz maddi unsurları göz ardı edilmeksizin, toplumun aynı zamanda manevi ya da teknik felsefi bir kavramı kullanmak gerekirse “tinsel” bir varlık özüne sahip olduğunu kabul etmek yerinde olur. Bu kabul, bir anlamda bir önerme, hareket noktasını oluşturan bir ilke şeklinde de tasavvur edilebilir.

Tarih bilimi açısından toplum olgu-varlığına yaklaşım, her ne kadar kapsayıcı bir takım bilgiler, veriler ortaya koymaktaysa da, bu alanda başvurulan yöntemler, ister istemez, birbirinden farklılık gösteren sonuçlara ulaşabilmektedir. Buna rağmen, tarihin toplum konusunda ortaya koyduğu bilgiler, veriler, bunlara dayalı olarak varılan yargılar, değerlendirmeler ve yorumlar, en azından bazı ortak ilkelere, kurallara ve kurumlara işaret ederek vurgular yapabilmektedir. Belli bir dönemde, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan toplumlar hakkında tarihin ortaya koyduğu bilgiler, veriler, değerler, ilkeler vb. benzer niteliklerin bulunduğunu tespit edebilmektedir. Sözgelimi, farklı toplumlara mensup bireyler arasındaki ilişkileri dostluk, akrabalık veya düşmanlık şeklinde tanımlamaktadır. Bu ilişkilerin anlamları, temsil ettikleri değerleri daha yakından incelemeye başladığımızda, farklılıkların veya karşıtlıkların neden kaynaklandığını doğru bir şekilde anlamak, açıklamak, yorumlamak imkânı elde edilebilir. Fakat gerek ilke, kural ve kurum olmak itibariyle, farklılık gösteren toplumlar arasında ortak bir değerin temelde var olduğu sonucuna ulaşmak daima söz konusudur. Bu noktada, şimdilik, toplum olgusu soyut bir veri olarak göz önünde tutulduğunda, kendine özgü ve istisnai nitelikler ve özellikler mahfuz tutulmak üzere, genel olarak her toplum için geçerli bir takım ilkeler, kurallar ve kurumlar bulunmaktadır, diyebiliriz.

Daha fazla ayrıntıya girmeden, önceki bazı yazılarda söz konusu ettiğimiz “kamu” kavramı dolayımında irdelemede bulunabiliriz. Hemen belirtelim ki, kamu ya da “amme”, kuşkusuz doğrudan toplum olgusu yerine ikame edilerek kullanılamaz. Aksine, öncelikle toplum olgu-varlığı, doğrudan kamuyu temellendirmede belirleyici bir olgu olarak görülmelidir.

Bu açıklama çerçevesinde, kamu kavramını irdelemeye başladığımızda, açık veya örtük olarak toplum olgu-varlığını mutlaka akılda tutma zorunluluğu söz konusudur. Elbette, “kamu” kavramı, toplum olgu-varlığıyla ilişkilendirmek istendiğinde, çeşitli alanlar ile birlikte veya o alanlar belli ölçüde dikkate alınarak açıklanmayı gerektirir. Sözgelimi siyaset veya hukuk bakımından “kamu düzeni”, “kamu yararı”, “kamu ahlakı” gibi deyimleri anlamak ve açıklamak, kaçınılmaz olarak, toplum olgu-varlığını göz önünde tutmayı öngörür, hatta öngerektirir. Bu deyimler ya da kavramlar hesaba katılmadan, toplumun düzeni, yararı, ahlakı, anlaşılır mahiyet ve nitelikleriyle ortaya çıkartılamazlar. 

Öte yandan toplum, gerek olgu-varlığı itibariyle, gerek varlığını sürdürme ve koruma gibi durumlarda, kaçınılmaz olarak “iktidar” şeklinde kendini gösteren bir başka olguyu içermektedir. Bu olgu, yani “iktidar”, toplum olgu-varlığını farklı biçimlere dönüştürme, hatta toplumun salt varlığını olumsuz yönde etkileme gizilgücüne ve imkânına sahiptir. Bu durum toplumu içkin bir niteliktir aynı zamanda. Denebilir ki, tarihi süreç içinde toplumların yaşadığı iniş ve çıkışlar, ilerleme ve gerilemeler, hatta var olma ve yok olmalar, toplumun içkin olduğu söz konusu “iktidar” olgu veya niteliğiyle doğrudan ilişkilidir.

İşte, toplum, daha özel anlamda kamu ile toplumun içkin olduğu bu iktidar ilişkisi nasıl kurulsun ki, toplum olgu-varlığını olumlu, iyi, kabul edilebilir doğrultuda geliştirebilsin?

**********

Toplum, bir olgu-varlık şeklinde tanımlanmak istendiğinde, ister istemez, zihnin işleyiş düzeneği bakımından, siyasi, hukuki ve kültürel gibi tasnifi gerektirmektedir. Bu noktada, sınırlarını belirginleştirmede başvurulan “kamu” kavramı, en azından doğru tanımlamalara, ayrımlara, değerlendirmelere ve yorumlara gidilebilmesinde pratik sonuçlara ulaşılmasına yardımcı olabilmektedir. Sözgelimi siyasi toplum, hukuki toplum, kültürel veya iktisadi toplum gibi tanımlar yaptığımızda, aslında örtük olarak “kamu” olgusuna atıfta bulunmuş oluyoruz.

Bu bir bakıma zorunluluktur, bir bakıma da, topluma ilişkin düşünmenin bir odak çevresinde sınırlandırma yapılarak ifade edilmesi anlamına gelmektedir. Daha önemlisi, topluma ilişkin kavrayışın bilimsel ve gereği olan yöntemsel yaklaşımın belli sınırlar içinde tutarlı bir tarzda ortaya konulması imkânı sağlayabilmesidir.

Toplumun, olgu-varlık olarak ele alınması halinde kendini “kamu” kavramlaştırması altında açığa vurduğu ve bu açığa vurmalardan birinin “iktidar” olarak kendini gösterdiğine işaret etmiştik. Ne var ki, iktidar olgusu, her ne kadar toplumda içkin bir değişken olarak görünse de, toplumdaki her bir birey bakımından farklı anlamlar üretilmesine de daima açık bir olgu olduğunu göz önünde tutma gereği vardır. İktidarın bu bireyleşme niteliği taşıması, onun mahiyeti üzerinde farklı anlamların ve kavrayışların doğmasına, ister istemez kaynaklık edebileceği de hesaba katılmalıdır.

Bu farklı anlamlandırmalar ve kavrayışlar, içkin olduğu toplumdan, aynı zamanda kamudan, bütünüyle ayrı bir mahiyet taşıdığı veya taşıyabileceği yanılgısına, tarih boyunca insan zihnini yönlendirmiş ve sürüklemiştir. Söz konusu farklı anlamlandırma ve kavrayışların, değişik kelimeler ile tanımlanmaları bizi şaşırtmamalıdır. Dahası bu anlamlandırmalar ve kavrayışlar, özellikle herhangi bir inanç sistemiyle ilişkilendirilerek veya herhangi bir ideoloji kalıbına dökülerek tanımlandıklarında, toplum, dolayısıyla kamu bakımından ciddi tehditlere ve tehlikelere evrilebilirler.

Sözgelimi eski Mısır’da, aslında siyasi bir kurum olan “Firavunluk”, zamanın iktidar paydaşları olan “din adamları” eliyle ve onların bir tür takdisleriyle bir temel inanç ilkesi boyutu kazanabilmekteydi. Nitekim yine bu sınıf tarafından oluşturulmuş yüce ve tek varlık kültü, “Tanrı” olgusu yerine ikame edilmekteydi. Daha yakın çağlarda, mesela Doğu Roma İmparatorluğu’nda “Basileus”, Batı Ortaçağ skolâstiğinde “Theos” kavramları, temelde iktidar olgusunun, toplumdan ve kamudan yalıtılmasının farklı uygulama örnekleri olarak irdelenebilir nitelikte görünmektedirler. Daha fazla ayrıntıya girmeden, özellikle Batı Ortaçağ skolâstiğinin merkez kavramı olan “Theo” (ki Grekçe de genel olarak “Tanrı” demekti) yerine, yaklaşık xvı. yüzyıldan itibaren, yine “Tanrı” anlamına gelen “Deo” kavramının kullanılmasını hatırlatmakla yetiniyoruz.

Özetle, toplum, olgu-varlık olarak, ona atfedilecek birtakım nitelikleri yanında “iktidar” şeklinde ifade edilebilecek bir niteliği de içkindir. Topluma, aynı zamanda kamuya yüklenecek birtakım nitelikler, ister onun mahiyetinden kaynaklanmaktadır şeklinde düşünülsün, isterse onun vesilesiyle birtakım nitelikler atfedilerek kavranmaya çalışılsın, “iktidar” olgu olarak ondan bağımsız, hele ona rağmen ele alınarak kavranılamaz ve açıklanamaz.

Aksine bir akıl yürütme, sadece toplumu, dolayısıyla kamuyu değil, bunların vazgeçilmez değişkeni olan insan ve birey olarak insanı, aynı zamanda bunların varlığını dayandırdığı inanç, ahlak, hukuk gibi olguların sahip olduğu ilkeleri, kuralları, değerleri ve elbette kutsalları da araçsallaştırmaktan çekinmeyecektir.

O takdirde, “iktidar”, Th. Hobbes’un bir yönüyle de mecazi anlamda kullandığı “Leviathan”a, bir “masal devine” dönüşecektir. Tarih, insanların ve insanlığın bu “masal devleri”nden neler çektiğinin acı, acıklı örnekleriyle doludur. Bu, Müslüman toplumlar bakımından acı, acıklı olmanın ötesinde hüzün verici bir durumdur.

**********

Toplumun, kavramlaştırılmış haliyle söylendiğinde, kamunun özü itibariyle iktidarı içkin olduğu, varlıkbilimsel (ontolojik) ve mantıksal bakımdan kabul edilmesinde, ilk bakışta sorun oluşturmayacağı genel olarak öngörülegelmiştir. Ne var ki, tarihi süreçte iktidarın ortaya konulmasında olsun, ele geçirilmesinde, özellikle de kullanılmasında ve devredilmesinde, söz konusu öngörüye çoğunlukla riayet edilmediği, hatta yoksandığı görülmektedir.

Öncelikle burada, toplum ya da kamunun varlığı, o varlığın içkin olduğu nitelikler ile yine kamudan kaynaklanan bir nitelik olan iktidarın, bir noktadan sonra birbirinden yalıtılarak, iktidar lehine belirleyici bir gücün ona tekel olarak verilmesi gibi yanlış bir kavrayışın benimsenmesi dikkat çekicidir. Bu kavrayışın benimsenmesi halinde, kaçınılmaz olarak iktidar, toplum ya da kamudan adeta görünüşte bütünüyle ayrı bir olgu ve bu olgudan kaynaklanan bit takım vazgeçilmez niteliklere sahip varlık şekline dönüştürülmektedir. Sözgelimi iktidarın, mutlak, kesin ve paylaşılamaz gibi bir takım nitelikler taşıdığı, taşıması gerektiği anlayışı, bu yanlış kavrayışın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Gerçekten, söz konusu yanlış kavrayışın tarihi bakımdan geriye kadar giden köklerinin bulunduğunu tespit etmek mümkündür. Mesela, farklı unsurlar ve şartlar söz konusu edilebilse de, Antik Yunan toplum ve siyaset kavrayışında bu kökün bir örneğini gözlemlemek olasıdır. Ancak bu kavrayışta toplum veya kamudan söz edilmekle birlikte ona özel bir anlam verilmeye çalışıldığını “polis” kavramının öne çıkartılmasında ve temel alınmasında buluruz. “Polis”in vazgeçilmez ilke ve ölçüsü olarak “Yunan”ı, yani belli bir toplumu esas alma yaklaşımı yatmaktaydı. Bu kavrayışın bir yansıması olarak, düşüncede, sanatta vb çağına göre ileri bir adım atar görünmesine rağmen, Yunanlılar diğer toplumlarla bir arada yaşamayı sağlayıcı bir toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel yapıları geliştiremediği için yerel iktidarlar, yani devletler sınırını aşamamışlardı. Buna karşılık, hemen komşuları olan, ancak kendilerine denk düzeyde bir türlü kabullenemedikleri “Makedonlar”, daha sonrası gelişmeler itibariyle Romalılar bütünüyle farklı, bir ölçüde başarılı bir yol izlemişlerdir. 

Toplum veya kamu olgu-varlığını bu bağlamda dikkate alan, toplum veya kamunun varlığını koruması, sürdürmesi, geliştirmesi, kısacası varlık hikmeti temelinde gerçekleştirmesi yönünde ilkeleri, kuralları ve bunları özümlemiş bir ruhu donatan farklı bir örneği somut bir şekilde peygamber ortaya koymuştu. Ne var ki, belli bir zamandan sonra, İslam’ın bildirdiği ilkeler, kuralların ortadan kaldırdığı anlayışlar ve gelenekleri onun yerine ikame edilmeye başlanacaktır. İlk örnekleri Emeviler ve Abbasilerle ortaya konulacak ve nerdeyse günümüze kadar bir takım eklemelerle gelecektir. Bütün bu anlayış ve uygulamalarının temelinde, toplumdan veya kamudan ayrı, hatta ona üstün bir “iktidar” olgusunu mutlak gören bir yanlış yaklaşımın yattığına işaret etmek mümkün görünmektedir. Nitekim düşüncenin belli alanlarında çağlarına göre ileri, kuşatıcı, ikna edici bir takım nitelikler ortaya koymasına rağmen, toplum veya kamu olgu-varlığı üzerinde benzer niteliklerin gösterilmemesi dikkat çekicidir.

Özetle, Müslüman toplumlarda, iktidarlar toplumun varlığını korumada, sürdürmede ve geliştirmede ciddi engeller olarak durmaktadırlar. Bu toplumların sahip oldukları yeraltı ve yerüstü kaynak çeşitliliğine ve zenginliğine rağmen, toplumsal, siyasal, iktisadi ve kültürel vb yönlerden yoksulluğun ağır bir şekilde sürmesi şaşılacak bir durumdur. Çarpıcı örnekleri Ortadoğu, bir ölçüde Türk toplumlarındaki sefih otoriter, hatta diktatöryal siyasi rejim ya da yönetimlerdir. Yoksulluklar, gelir dağılımı adaletsizlikleri, bilim, düşünce ve sanat-edebiyat alanlarındaki gerilikler, toplumun bütünlüğünü yok eden ayrıcalıklar, dolayısıyla eşitsizlikler şeklinde kendini göstermektedir.