Fikir ve Analiz Amerika'da “kurşunlar başladı” ya sonrası…/ Cenk Ağcabey



ID:57719
Yayınlanma:
01 Haz 20

Trump, “eğer yağma başlarsa kurşunlar da başlar” demişti. “Kurşunların başladığı” gelen haberlerden anlaşılıyor. Son iki ayda 40 milyondan fazla emekçinin işini kaybettiği, küçük işletmelerdeki iflasların 2008'in iki katına ulaşacağı tahmin edilen Amerika'da önümüzdeki dönemde faşist çetelere ve militaristleşmiş polise çok iş düşeceği kesin.

Irak'ta ABD Ordusu saflarında Felluce'de savaşan Arthur Rizer, görevini tamamlayıp ülkesine döndüğünde, Minnepolis Havaalanı'nda görevli bir polisin M4 isimli gelişmiş bir savaş tüfeğini taşımakta olduğunu görmüştü ve bu tüfek Rizer'in Felluce'de Irak halkına karşı kullandığı tüfeğin aynısıydı. (How the War on Terror Has Militarized the Police, The Atlantic, Nov 7, 2011)
 
ACLU adlı kuruluşun 2014 yılında hazırladığı bir rapor, “Savaş Eve Geliyor: Amerikan Polis Faaliyetlerinin Aşırı Militaristleşmesi” başlığını taşıyordu. Raporda, özellikle ABD'de yerel polis güçlerine son yıllarda sağlanan askeri donanımın niteliği ve ülkede giderek daraltılan temel hak ve özgürlükler kapsamlı bir biçimde ele alınmıştı.
 
Amerika'da yerel polis güçlerine aktarılan askeri donanımın milyarlarca dolar tutarında olduğu ve bu donanımın saldırı helikopterlerini, ağır silahlarla donatılmış askeri araçları, savaş alanlarında kullanılacak ağır silahları içerdiği yine bu raporda detaylarıyla gösterilmişti. Yeni donanım ağırlıklı olarak SWAT adı verilen (Özel Silah ve Taktik) timleri tarafından kullanılıyordu. Bu donanımların kullanılması, silah sanayisi şirketlerine yeni satış olanakları sunmuştu.

 
 

 SWAT timlerini eğiten ve yöneten unsurların önemli bir kısmı ABD'nin Afganistan ve Irak savaşlarında yer almış eski askerlerdi. 2014 ağustosunda Ferguson adlı küçük bir Amerikan şehrinde, 18 yaşındaki silahsız siyah genç Michael Brown'ın bir polis şefi tarafından kurşunlanarak öldürülmesi sonucu başlayan gösteriler, SWAT timlerinin donanımlarıyla birlikte gözler önüne serilmesine neden olmuştu.
 
Nüfusunun üçte ikisini siyahların oluşturduğu Ferguson'da Michael Brown için adalet talep eden kitleler sokağa çıktığında karşılarında adeta büyük bir savaş için hazırlanmış SWAT Timlerini bulmuştu. SWAT Timleri Ferguson'da kitlenin karşısında yerini almış, sözcüleri “Bu artık barışçıl bir protesto değil. Hemen evlerinize ve araçlarınıza dönün. Bu emir tartışılmayacak.” demişti. Kitlenin yanıtı, “ama Michael evine dönemeyecek” oldu. Bu yanıt üzerine SWAT Timlerinin vahşi saldırısı başladı.
 
Amerikan polisinin militaristleşme süreci, Ronald Reagan döneminde uygulanan bir dizi özel programla hızlandı, Demokrat Partili Bill Clinton döneminde uygulanan “Troops to Cops” programı ve “1033 Program” ile daha da gelişti ve Obama döneminde genişletilerek uygulanan “1033 Programı” ile en kapsamlı halini kazandı. Sözü edilen zaman kesiti içinde Amerikan polisinin düşmanla savaşan askerlere dönüşmesinde George W. Bush döneminde “teröre karşı savaş” örtüsü altında yürütülen Ortadoğu savaşları ayrıcalıklı bir yere sahip oldu.
 
Şüphesiz Amerika'da siyahlara yönelik ırkçı şiddetin kökleri çok derinlerde yatıyor ve uzun bir geçmişe sahip. Pazartesi günü George Floyd adlı bir siyahı göz altına alırken boğarak öldüren polis Derek Chauvin ve ortakları tutuklanmadı. Bu duruma isyan eden, adalet arayan kitleler bir kez daha sokakları doldurdu. Doğal olarak adalet arayan kitlelerin karşısına polisler çıktı ve çatışmalar başladı. Bir insan sokak ortasında polis tarafından boğularak öldürülmüş ve ne cinayeti işleyen ne de yanındaki diğer polisler göz altına alınmıştı.
 
Amerikan basın tekelleri kitlelerdeki öfke patlaması büyük eylemlere dönüşene dek konuyu küçük haberlerle geçiştirdiler. Aynı zaman dilimi içinde onların manşetleri ve en görünen sayfaları Hong Kong'da Çin'in yeni güvenlik yasa tasarısına karşı düzenlenen protesto gösterilerine ayrılmıştı. Amerika'da eylemlerin büyümesinin ardından perşembe günü söz alan Wall Street Journal editoryası, George Floyd ile Minepolis polisinin “ölümcül” karşılaşması hakkındaki bilgilerin “sınırlı” olduğunu iddia etti. (A Death in Minneapolis)
 
Editorya bir yandan “ölümcül karşılaşmaya ilişkin bilgilerin” sınırlı olduğunu iddia ediyor, diğer yandan da olaya ilişkin videodaki rahatsız edici görüntülerin “polisin bir Afrika-Amerikalı'ya karşı güç kullanma tarzı” konusunda anlaşılır sorulara neden olduğunu dile getiriyordu. Eski New York Polis Komiseri Bernard Kerik'in, polislerin George Floyd'a “vahşice davrandığını” söylediğini aktaran editorya, Kerik'in, Amerikan polislerinin bu tarz davranışlarının Amerika'daki “tüm eğitim ve prosedürlere aykırı olduğu” yönündeki sözlerini aktarıyordu.
 
Amerika'daki ilgili kurumların tümünü sıralayan ve bunların konuyla ilgili soruşturma yürüttüklerini belirten editorya, olayla ilgili olarak dört polisin görevden el çektirildiğini vurguluyor ve “adalet sistemi vakayı araştırıyor” diyordu. Sahtekarlığın bu denlisi herhalde ancak Amerikan liberalizminde bulunabilir. Silahsız, savunmasız bir insan sokak ortasında boğularak öldürülmüştü, olayın video kayıtları herkesin erişimine açıktı ve editorya videoyu izledikten sonra “sınırlı” bilgilerden söz ediyordu, katil polis ve ortakları ellerini kollarını sallayarak serbest dolaşıyordu ama editoryaya göre, “adalet sistemi vakayı araştırıyordu”.
 
Editorya, “protesto öfkeli bile olsa haktır” dedikten sonra ekliyordu, “fakat bu, sevgili bir yurttaşın trajik ölümünü dükkanları yağmalamak, binaları yakmak, polise taş ve şişe fırlatmak için bir fırsata dönüştürenlere tolerans göstermek anlamına gelmemeli”. Gidilmesi gereken tek yol olduğuna işaret eden editorya, olayla ilgili polislerle birlikte sözünü ettiği eylemleri gerçekleştirenlerin de en titiz şekilde soruşturulmasını ve cezalandırılmasını talep ediyordu.

 

 Vahşice bir cinayet işledikten sonra elini kolunu sallayarak dolaşan polis ve arkadaşları, Amerika'daki ırkçılığın gücünü ve polisin militaristleşme derecesini sembolize ediyordu. Minesota'da başlayan eylemlerin başka şehirlere de yayılması, Minesota'da polis merkezinin eylemciler tarafından yakılmasının ardından polisler tutuklandı. Amerika'da siyah gençler sorgulanmadan infaz edilirken, ağır silahlarla donatılmış faşistler gün ortasında parlamento basıyor, sokakları dolduruyor ve haklarında herhangi bir işlem yapılmıyordu ve bu epeydir “normal” olarak kabul edilmişti.   
 
Editoryanın bir polis şefinden aktardığı Amerikan polislerinin “tüm eğitim ve prosedürlerine” biraz daha yakından bakmak için bir başka Amerikan şehri Louisville'e gidebiliriz.
 
Perşembe akşamı Louisville şehrinde toplanan kitleler George Floyd'un katledilmesini protesto ederken, aynı zamanda Mart ayında Louisville'de evinde polis tarafından öldürülen siyah kadın sağlık emekçisi Breonna Taylor için adalet arıyordu. Uyuşturucu madde bulundurma suçlaması nedeniyle evine baskın düzenlenen Taylor, polisler tarafından vahşice katledilmiş, evinde ne uyuşturucu ne de silah bulunmuştu. Breonna'nın bedenine narkotik polisi tarafından sekiz kurşun sıkılmıştı.
 
Associated Press'in haberine göre, Breonna'nın ailesi Louisville'deki eylemci kitleye seslenmiş, “Bu gece Louisville'e Breonna'nın sesini getirdiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Adalet yerini bulana kadar biz durmayacağız ancak bu gece insanlar yaralanmadan durmalıyız, lütfen evinize gidin, kendinizi koruyun ve kavgaya hazır olun” demişti. Ailenin bu çağrısından sonra sokaklara barikat kurmaya başlayan eylemcilere ateş açıldı.
 
7 direnişçi yaralandı ve birinin durumunun ağır olduğu açıklandı. Barikatlara gaz bombalı saldırıları polis birlikleri düzenlemişti ancak polisin yaptığı resmi açıklamada, polislerin olayda kesinlikle silah kullanmadığının, silahlı saldırının sivil güçler tarafından düzenlendiğinin altı çiziliyordu.
 
Sivil güçler…
 
Kim olabilir bu sivil güçler?
 
Bu “sivil güçlerin” daha önce salgın sürecinde insanların eve kapatılması ve iş yerlerinin kapatılmasına karşı sokağa çıkan kitlelere “öncülük eden”, basına “biz Amerikan halkının ekonomik ve siyasi özgürlüklerinin koruyucusuyuz” açıklaması yapan faşist çeteler olduğunu biliyoruz. Bu çetelerin Amerika'nın büyük kapitalist gruplarının sahiplerinden Koch Kardeşler ve Richard Mercer tarafından finanse edildiği defalarca haberleştirildi.
 
Amerikan basınında yer alan bazı haberlerde, Minesota'da eylemlerin büyümeye başlamasıyla birlikte bazı işyeri sahiplerinin işyerlerine ağır silahlarla geldiği belirtilmiş, bazı işyeri sahiplerinin gerekirse eylemcilere karşı işyerlerini zor kullanarak koruyacaklarını söyledikleri aktarılmıştı. Haberciler şehirde gece boyunca aralıklarla silah seslerinin duyulduğunu aktarıyordu. (Twin Cities Cops Stand and Watch as Buildings Burn, Wall Street Journal 29 May)
 
Bu haberlerin ardından bugün düşen bir haberde, Detroit'teki eylemcilerin üzerine bir araçtan ateş açıldığı ve 19 yaşında bir gencin yaşamını kaybettiği bildirildi. Eylemlerin büyümesi ve bazı mağazalardaki ürünlere el konulması görüntülerinin sosyal medyaya düşmesi üzerine bir tweet atan Trump, “eğer yağma başlarsa kurşunlar da başlar” demişti.
 
“Kurşunların başladığı” gelen haberlerden anlaşılıyor. Son iki ayda 40 milyondan fazla emekçinin işini kaybettiği, küçük işletmelerdeki iflasların 2008'in iki katına ulaşacağı tahmin edilen Amerika'da önümüzdeki dönemde faşist çetelere ve militaristleşmiş polise çok iş düşeceği kesin. Kesin çünkü emekçilerin böylesi sert bir ekonomik yıkım yaşadığı ülkenin süper zenginleri son 2 ayda servetlerine 200 milyar doların üzerinde bir miktar eklediler.
 
Wall Street Journal bu süper zenginlerin sesi olduğu için, ölümcül karşılaşma hakkındaki bilgilerin “sınırlı” olduğunu iddia etmiş, videodaki görüntülerden önce neler yaşandığını bilmiyoruz demişti, sanki öncesinde yaşanan herhangi bir “şey” bu vahşi cinayete haklılık kazandırabilirmiş gibi. Polis soruşturması belgelerine erişen New York Times “öncesi” hakkındaki bilgileri yayınladı.
 
“Ölümcül karşılaşmanın” nedeni George Floyd'un bir büfeden sahte 20 dolarla sigara satın almak istemesiydi. Floyd katili olan polisle birlikte geçmişte Minnepolis'teki Latin Gece Kulübünde koruma olarak çalışmıştı. Katil polis uzun yıllardır gece kulüplerinde ek iş yapmaktaydı ve koruma olarak çalıştığı kulüplerde “agresif davranışlarıyla” dikkat çekiyordu.
 
Minnepolis'te başlayan eylemlerin pek çok şehre sıçraması ve radikalleşmesi katil polisin ve ortaklarının tutuklanmasını sağladı. Bu eylemler gerçekleşmeseydi, “normal” süreç işleyecek katil ve ortakları ellerini kolunu sallayarak sokaklarda gezmeye devam edecekti. Amerika'daki eylemler, hak almanın, “normali” aşmanın yolunu açık biçimde gösterdi, aynı zamanda Korona sonrası dünyaya ilişkin net bir fotoğraf sundu.

George Floyd'un katili Derek Chauvin'in evinin önünde de eylemler devam etti. Evin önüne  “katil burada yaşıyor” yazıldı ve “Kötülük bu rozetin arkasında” ve “Nefes alamıyorum” yazılı pankartlar bırakıldı.

 Emekçilere karşı dünya çapında gelişen yeni saldırı dalgasına karşı mücadelenin kodları Amerika'dan yansıyan görüntülerde açık biçimde görülebilir. Irkçılık Amerikan kapitalizminin gelişim sürecinin yapısal bir unsurudur. Bu temel niteliği gereği, ırkçılıkla mücadele ancak anti-kapitalist mücadelenin bir bileşeni olarak konumlandığında sonuç alabilir.
 
Amerika'da emekçilere yönelik büyük saldırıyı düzenleyenler, siyah, beyaz ve Hispanik emekçilerin birliğinin ve ortak mücadelesinin kendi ölüm fermanları anlamına geldiğini çok iyi biliyorlar ve bu farklılıkları bir silaha dönüştürme konusunda zengin bir deneyime sahipler. Faşist çeteleri kullanma tercihleri, süreci bir “ırk savaşı” zeminine çekme yönelimine işaret ediyor. Irkçılığa karşı mücadelenin sınıfsal bir temelde ele alınması ve emekçilerin birliği perspektifi içinden geçilen süreçte bu nedenle büyük önem kazanıyor.
 
Cenk Ağcabay/Umut Gazetesi