Fikir ve Analiz Amerika’nın karanlık yüzü: Irkçılık, eşitsizlik, ikinci sınıf vatandaşlık



ID:57769
Yayınlanma:
02 Haz 20

Sabancı Üniversitesi Rektör Yardımcısı E. Fuat Keyman “George Floyd’un boğularak öldürülmesi ırkçılığın, eşitsizliğin ve sömürünün bir sonucu. Kutuplaşmayı körüklemenin nelere yol açtığının bir göstergesi” diyor.

Yıl 1991, Mart ayı, Los Angeles (LA): LA Polis Merkezi’nden beyaz ve ırkçı polisler, siyah, inşaat işçisi ve Afro-Amerikalı Rodney King’i ölesiye döverler. King’in suçu yoktur. Tek suçu siyah olması ve polislere niye tutuklandığını sormasıdır. Siyah olmak ve bu soruyu sormak, polislerin King’i büyük bir rahatlık, güven ve kibirle dövmesi için yeterli bir sebepdir.  

King’in beyaz polisler tarafından dövülmesinden bir yıl sonra, 1992’de “Rodney King-Devlete Karşı Davası”nın görüldüğü mahkeme, jurinin karar noktalarında kilitlenmesi gibi teknik bir nedenle, King’i döven polislere (çok da önemli olmayan bir madde hariç) ceza verilmemesiyle sonuçlanır.  

Bu sonuç, LA’de başlayan, kentin belli bölgelerini yangın yerine çeviren, iş yerlerini yağmalayan, “LA Yanıyor” başlığıyla manşetlere taşınan isyanın ve direnişin tetikleyicisi de olmuştur. King isyanları, II. Dünya Savaşı-sonrası dünya hegemonu olmuş, kültürel, ahlaki, ekonomik, siyasi, bilimsel dünya liderliğini eline almış Amerikan tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olmuştur, ırkçılığın güçlü olarak sürdüğünün bir göstergesi olarak.  

Rodney King, bu olaylardan sonra önemli bir siyahi aktivist olarak yaşamına devam etmiş ve 17 Haziran 2012’ye hayatını kaybetmiştir. Kendisini döven polilerin isimleri unutulmuşken kendi ismi “Rodney King ve LA Yanıyor” başlığıya Amerikan tarihine geçmiştir. 

Hayatını kamyon şöfürlüğü yaparak kazanan ama aynı zamanda eleştirel coğrafya ve sınıf mücadelesi çalışmalarına değerli katkılar vermiş kent kuramcısı Mike Davis, Los Angeles üzerine yazdığı öğretici kitaplar ve makalelerle, Rodney King olayının “ırkçılık-sınıf eşitsizliği ve sömürü” boyutlarını çok iyi çözümler. Los Angeles tarihi üzerine yazdığı “Korkunun Ekolojisi” (1998) ve “Geceyi Ateşe Vermek” (2020) kitapları, Amerikan modernitesinin tarihsel gelişimin “ırkçılık” boyutunu kapsamlı olarak açıklar. Çok beğenerek okuduğum “Amerikan Rüyasının Mahkumları: Amerikan İşçi Sınıfının Tarihinde Siyaset ve Ekonomi” (1986) kitabıysa, bu sürecinin “sınıf ve sömürü” boyutunu anlatır. 

Rodney King olayı ve LA’yin yangın yerine çevrilmesi bize, Davis’in kitaplarında ayrıntılı olarak betimlediği gibi, “kimlik siyaseti”nin “ırkçılık, sınıfsal eşitsizlik/sömürü-ikinci sınıf vatandaşlık”la bağlantısını ve iç içe yapısını gösterir. Bu ilişki, toplumu ve toplumsal gelişmeleri anlamak ve yönetmek için, hep aklımızda olması gereken bir referansdır. 

AMERİKA’NIN İKİ YÜZÜ

Amerika, tarihsel gelişimi içinde, bir taraftan, çok-kültürlü, demokratik, post-modern, sanayi sonrası, ve uluslararası ilişkilerin hegemonu bir anlatıyı ortaya çıkartırken, aynı zamanda ve eş zamanlı olarak, ırkçılığın, sınıfsal eşitsizliğin, zengin ile fakir arasındaki gelir ve refah uçurumunun devasa olduğu, vatandaşlığın eşit değil, birinci, ikinci, üçüncü, hatta dördüncü sınıf vatandaşlık olarak ayrıştığı bir anlatıyı da içinde barındırır.  

Amerika, yaratıcılığın, özgürlüğün, çok kültürlülüğün, demokrasinin, denge ve denetlemenin, anayasal demokrasi ve hukukun üstünlüğünün ve farklılıkların içinde kaynadığı ve eridiği bir toplum görüntüsünü verir. Ama aynı Amerika, şiddetin, ölümün, eşitsizliğin, sömürünün, yoksulluğun, evsizliğin, ırkçılığın, dinsel köktenciliğin güçlü bir biçimde ve derecede var olduğu bir toplumdur da. 

Amerika, haklar, özgürlükler, sivil itiatsızlık, farklı olma, ifade özgürlüğü, farklı yaşam tarzlarını, vb. söylemleri içinde taşır. Aynı Amerika, “ırkçılık-sınıfsal eşitsizlik ve sömürü ekseni”nde, beyaz ve orta sınıf kitlenin birinci sınıf vatandaş olduğu, kendisini farklı olanlardan üstün gördüğü; buna karşın, siyahların ve farklı etnik ve dinsel kimliklerin, ikinci sınıf; bu kimliklerin yoksullarının ve işsizlerinin üçüncü sınıf; bu kimliklere sahip kadınların ve farklı cinsel tercihlere sahip olanların da dördüncü sınıf vatandaş muamelesi gördüğü bir toplumsal yapıyı da içinde taşır.

Rodney King olayı, büyük tezatlarla dolu bir ülke olan Amerika’nın “karanlık yüzü”nü bize göstermişti. “LA Yanıyor”da, bu yüze olan kızgınlığın, sivil direnişten kızgınlık ve nefrete kadar uzanan tepkisini simgelemişti.     

NEFES ALAMIYORUM

Rodney King’den yaklaşık 30 yıl sonra, 2020 yılının Mayıs ayının sonunda, 46 yaşında siyah Afro-Amerikalı George Floyd,  Minneapolis’de, 44 yaşında beyaz ve ırkçı polis memuru Derek Chauvin tarafından öldürülür. Polis Chauvin, Floyd’u, dizleriyle boğazına çökerek, onun nefes alamıyorum diyen çırpınışlarını göz ardı ederek öldürür. Irkçılığı, beyaz Amerikalı olma kibri, Chauvin’in Floyd’un çırpınışlarını duymasını engeller. Floyd’un boğazındaki diz ve Chauvin’in kibirli yüz ifadesi, Amerika’nın iki yüzünün ilişkisini de simgeler.    

Floyd’un, suçsuz yere “nefes alamıyorum” çırpınışı ve ölümü: 30 yıl sonra, Amerika’nın tezatlarla dolu iki yüzünün değişmediğini bize gösteriyor. Irkçılık ve sınıfsal eşitsizlik hâlâ devam ediyor. Eğer Amerika’da, ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf vatandaşsanız, yaşamsal güvenliğinizin olmadığı ırkçı bir ülkede yaşıyorsunuzdur. Suçsuz bir insan, evine dönerken ırkçı bir polis tarafından bugün bile hunharca öldürülebilir, masum George Floyd gibi. 

Aynı “LA Yanıyor” gibi, Floyd’un ölümünden sonra, Amerika, başta Minnesota eyaleti olmak üzere, sivil direniş ve yakma/yağmalama ayaklanmalarının yaygınlaşmasına sahne oldu. Minnesota, LA ve Atlanta’da sokağa çıkma yasakları getirildi. New York, Washington ve diğer eyaletlerde, “evde kalın” çağrıları yapıldı. Tüm bu çağrılara rağmen, sivil direniş ve ayaklanma iç içe geçmiş bir şekilde tüm Amerika’ya yayılıyor. Hem de, Amerika, Korona pandemisiyle büyük bir sağlık krizi yaşarken. 

King’den 30 yıl sonra, bugün Floyd’un öldürülmesi ve sonrasında gelişen olaylar bir anda ortaya çıkmadı. Tam aksine, son yıllarda, ırkçılık-sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve ikinci sınıf vatandaşlık ekseninde yaşanan facialar ve ölümlerle, bugünün habercisiydiler. Dünün faciaları ve ölümleri unutuldu, onlardan gerekli dersler alınmadı. Sonuç: Amerika, bugün, karanlık yüzünü bir kere daha yaşıyor. 

29 Ağustos 2005’de New Orleans’da büyük bir faciaya yol açmış “Katrina Kasırgası” kentin yüzde 85’ini sular içinde bırakmıştı, 200 binden fazla ev yok oldu, 2 bine yakın kişi öldü ve kent nüfusu 180 bin kişi civarında azaldı. Bu nsanlara ne oldu, nereye gittiler, bugün bile bilimiyor. Ölenler, yosul insanlar, ikinci sınıf vatandaşlardı; yok olan evler onların fakir evleriydi. Onların yardım çağrılarına kimse kulak vermedi. Çünkü onlar Amerika’nın birinci sınıf vatandaş değillerdi.  

2006 yılında bir grup insanla New Orleans’ı gittim ve bu mahalleleri ziyaret ettim. Geri kalanlar da, yok olanlar da, yoksul insanlardı; Amerika’nın, siyah ya da Latino, ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf vatandaşları. Katrina Kasırgası, Amerika’da, ırk-sınıf-kimlik üçgeninde yaşanan adaletsizliği ve eşitsizliğini ortaya çıkartmıştı. 

Amerika’nın ilk siyahi ve Afro-Amerikalı Başkanı Obama’nın 2012-2016 yılları arasındaki “ikinci Başkanlık dönemi”, polislerin siyahlara yaptığı ırkçı saldırıların hızla arttığı bir dönem oldu. 2014 yılında, New York’da, Eric Garner’ın, gözaltında ırkçı beyaz polisler tarafından; 2015 yılında Baltimore’da, Freddie Gray’ın aynı şekilde öldürülmesi, siyahi başkan tarafından yönetilen Amerika’da ırkçılığın devam ettiğinin, hatta arttığının göstergesiydi. Hem Garner hem de Gray “siyah, ikinci ya da üçüncü sınıf vartandaşlar”dı. Her ikisinin ölümünden sonra da protestolar yapıldı. Ama sonra her ikisi de unutuldular.

Obama’nın ikinci döneminde, “siyasi ve duygusal kutuplaşma” sorunu da ciddi olarak yükselmeye başlamıştı. “Sehirli, Eğitimli, Orta Sınıf Amerika-Kırsal ve Yoksul Amerika” ya da “Elit Amerika-Halkın Amerikası” karşıtlığı ve çatışması temelinde gelişen kutuplaşma, bir taraftan, Trump’ın, 2016’da, ırkçılığa ve beyaz Amerika’ya seslenerek başkan olmasını olanıklı kılarken, bugünün “kutuplaşmış ve ikiye bölünmüş Amerika”sını da yarattı. 

Sadece siyahlara dönük değil, Müslümanlara dönük ırkçılık da bu dönemde arttı. Avrupa’da yaşanan Müslüman ve göçmen karşıtı ve “İslam korkusu” adı altında hareket eden ırkçılık, Amerika’da da hızla yükseliyor. Son yıllarda, Müslüman karşıtı örgütlerin sayısı yüzde 197 oranda artarak, 34’den 101’e ulaştı.  

Floyd’un boğularak öldürülmesi, bu anlamda, sürpriz değil: aksine, adaletsizliğin, vicdansızlığın, gaddarlığın yaşama geçirilmesi anlamına gelen ırkçılığın, eşitsizliğin ve sömürünün bir sonucu. Kutuplaşmayı körüklemenin nelere yol açtığının bir göstergesi.

Sadece Amerika’yı yönetenlerin ve Amerikan halkının değil, başta ülke yöneticileri olmak üzere hepimizin ders alması gereken bir ölümden, bir sorundan konuşuyoruz. Bugün, ırkçılığa, eşitsizliğe, sömürüye, adaletsizliğe karşı “nefes alamıyorum” diyenlerin yanında; yağmalamadan, yakmadan, nefret etmeden “başka bir dünya mümkündür” diyerek mücadele etme zamanı...  

Karar