Demokrasinin özü



ID:58303
Yayınlanma:
14 Haz 20

Birey ve toplumu maddî ve manevi yönden geliştirmede, umut, özlem ve beklentilerini karşılamada, karşılaşılan sorunları da bu çerçevede çözmede, devlete görev, hatta ödev, sorumluluk ve yükümlülük verildiğini demokrasinin özünden çıkartmak bir gerekliliktir. Bir başka söyleyişle bütün bunlardan oluşan bir devlet yapılanmasını, karşıtından ayırmak için demokratik sistem olarak tanımlama gereği duyulmuştur.
Devlet bütüncül bir iktidarı, teknik ifadesiyle zecri gücü (zorlayıcı gücü) de içerdiğinden, söz konusu iktidarın algılanmasında ve kullanımında istek ve tutkuların geniş, yoğun ve ağır bir nitelikle tezahür etme olasılığı daima vardır. Bundan dolayı devletin iktidarının bir takım değerlerle, kurallarla kayıt altına alınması zorunluluğu, bizzat devlet tarafından, çeşitli nedenlerle kabul edilmek durumunda kalınmıştır. İnsanlık tarihi bunun acılarla yoğrulmuş adeta laboratuarıdır. Aslında devlet, iktidarın hiçbir değer ve kuralla kayıtlı olmaksızın kullanımında derin yaralar almış, varlığını sürekli tehdit altında duyumsamıştır. Çünkü birey ve toplumda soyutlanmış, insanı bir nesne düzeyinde algılamış bir iktidarın, eninde sonunda ait olduğu kurumu hırpalaması, zedelemesi, soysuzlaştırması ve yok etmesi kaçınılmazdır. Kaldı ki, insanın içselleştirdiği değer ve kuralların devlet ve iktidarı tarafından benimsenmesi, yüceltilmesi, başta varlığına yüce bir değer kattığı gibi, güvenliği ve işaret ettiği hedefi gerçekleştirmede de engin bir kaynak olma niteliğini sağlamıştır.

Eski Yunanistan’da “doğrudan demokrasi” olarak nitelenen uygulamayı istisna edersek, demokrasinin belli bir sistem içinde gelişmesi, yerleşmesi ve uygulaması iki yüz yılı aşkın bir tarihe sahiptir. O bile çeşitli nedenlerden dolayı kesintiler ile doludur. Üzerinde genel ittifakın olduğu demokrasilerde hâlâ önemli eksikliklerin, aksamaların bulunduğu da bir gerçektir. Verilen örnekler düşüncede tasarlanan ideallerin varlığını pekiştirici kanıtlar olarak da değerlendirilebilir, üstelik değerlendirilmesi de gerekir. Çünkü hayali, umudu, beklentisi, özlem ve ideali olmayan bireyin de, toplumun da, devletin de gerçeği ve gerçekliği olmaz.

Sanıyorum, demokrasiden söz edilirken onun odağında olması gereken asıl özneyi, insanı şaz (ayrık, ayral) bir konu niteliğinde algılıyoruz. Buna karşılık devlet olgusunu simülasyona uğratarak iktidarını mutlaklaştırma, aynı zamanda gizli kutsamaya tabi tutarak, eğitilmemiş bir hükmetme tutkusunun payandasına dönüştürüyoruz. Ortaya konulan görüşler, düşünce kalıbı içinde ifade edilen emeller, tartışılır gibi yapılan konular ve sorunlar ile çözüm önerileri hükmetme tutkusunun adesesinde, merceğinde şekillendiriliyor. Dolayısıyla devlet kavrayışı bu hükmetme tutkusunun çavlanlarında, dehlizlerinde çözünüp dağılıyor. Sonuçta ne devlet insanı işaret edip zarf olma nitelik ve boyutta belirebiliyor, ne de insan devlet zarfının mazrufu olması gereğini duyumsayabiliyor. Var olması gereken hayırlı, bereketli, faydalı ve sağlıklı ilişki ancak bir çekişme, didişme, örseleme ve yok etme biçimlerinde tezahür edebiliyor. Yaygın ifadesiyle devletin “hizmetkâr”lık ödevi tecelli ettirilmek şöyle dursun, devletin iktidarı, hükmetme tutkusunun tatminine koşulan bir dolap beygiri niteliğine dönüştürülüyor.

Kuşkusuz temelde devinip duran bir ahlakilik, ethik sorundur da. Gerçekte demokrasinin varlık nedeni ethik sorunun siyaset kisvesinde biçimlenebilmesidir. Özgürlük, hak, hakkaniyet ve nasafet, adalet ve eşitlik öncelikle ahlâki erdemler olarak insanın maddi ve manevi varlığının ışıltıları olarak kavranmayı gerektirirler. Bunlardan ayrık bir devlet, iktidar ve demokrasi, kaçınılmaz olarak hükmetme tutkusunun dehlizlerinde boğulurlar. Tabii olarak hükmetme tutkusuyla kavrulan benlikleri daha bir şiddetli şekilde boğmaları da mukadderdir.