Röportaj/Söyleşi İktidarlara göre tarih yazılıyor



ID:58366
Yayınlanma:
15 Haz 20

"İktidarlar değiştikçe önem verilen tarihi kişiler, karakterler, dönemler ve olaylar da değişiyor. Adeta her iktidar değişiminde geçmiş yeniden yazılıyor"

Tarih Vakfı Başkanı Mehmet Öznur Alkan, Taha Akyol’un sorularını cevapladı:

"İktidarlar değiştikçe önem verilen tarihi kişiler, karakterler, dönemler ve olaylar da değişiyor. Tarih daha çok siyasal iktidarları meşrulaştırmaya yönelik bir geçmiş inşası, icadı üzerine kurulu bir ‘siyasi tarih’ ve ‘ders’ olarak karşımıza çıkıyor. Her dönemin farklı kahramanları ve hainleri oluyor." 

"Darbe zehrinin tek bir panzehiri var: Demokrasi. Aslında denklem ve önlem de o oranda kolay. Ne kadar güçlü bir demokrasi olursa o kadar az darbe ve darbe girişimi ihtimali olacaktır."

EĞRİSİ DOĞRUSU-TAHA AKYOL 

Ortak tarihin beraberlik millet/ulus şuuru yarattığı söylenir. Bizde tarih kavga konusu. Niye böyle?

Çünkü aslında ortak, durağan, objektif veya herkesin üzerinde uzlaştığı “ortak tarihin beraberlik millet/ulus olma şuuru yarattığı” tarih diye bir durum yok. Tarih daha çok siyasal iktidarları meşrulaştırmaya yönelik bir geçmiş inşası, hatta icadı üzerine kurulu bir “siyasi tarih” ve “ders” olarak karşımıza çıkıyor. Her dönemin farklı kahramanları ve hainleri oluyor. Mesela daha 20 yıl öncesine kadar Vahdettin hain, Mustafa Kemal Atatürk neredeyse en önemli tarihsel kişilik ve kahraman olarak yazılırken, AK Parti iktidarıyla bu değişmeye başladı. Önce Saidi Nursi, II. Abdülhamid ile birlikte çok önemli bir tarihsel kişilik olarak öne çıkarılırken, şimdilerde Saidi Nursi bir kenara itildi, yalnızca II. Abdülhamid, en az Atatürk kadar, hatta ondan da fazla öne çıkarılan tarihsel bir kahraman haline getirildi, öne çıkarıldı. Vahdettin ise artık bir “hain” olarak anılmıyor. Tarih, özellikle okullarda okutulan tarih, resmî ideolojinin en önemli ayağını oluşturuyor. Bu nedenle de ezber üzerine kuruluyor. Öğrencilerin ezberlemesi istenen önemli zaferler, önemsemesi istenen kişi, dönem ve olaylardan oluşan bir liste ders haline geliyor.

İKTİDAR DEĞİŞTİKÇE

İktidarlar değiştikçe önem verilen tarihi kişiler, karakterler, dönemler ve olaylar da değişiyor. Adeta her iktidar değişiminde geçmiş yeniden yazılıyor. Mesela II. Abdülhamid döneminde okutulan tarih kitaplarına baktığınızda, tarih Abdülmecid’e kadar geliyor. Padişahlardan Abdülaziz ve V. Murad’dan hiç söz edilmiyor. Ne II. Abdülhamid’in bizzat kendisinin 23 Aralık 1876’da ilan ettiği anayasadan ne bizzat kendisinin açtığı ilk meclisten söz edilmiyor. Aynı şekilde tahta geçmesini de borçlu olduğu Namık Kemal, Ziya Paşa, Midhat Paşa gibi meşrutiyet ve anayasa hareketinin öncülerinden de hiç söz edilmez. İttihat ve Terakki Cemiyeti öncülüğünde 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilince ilginç bir durum ortaya çıkar. II. Abdülhamid nasıl tanımlanacak? Ders kitaplarında II. Abdülhamid’in aslında çok iyi bir padişah olduğu, çevresindekilerin onu aldattığı ancak bir yıl sonra 31 Mart Olayı sonrasında 1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra, “gerici” ve “kanlı padişah” olarak yazılmaya başlayacaktı.

Benzer bir durum Cumhuriyet’in başlarında da yaşandı. 1919’da içlerinde Mustafa Kemal Paşa’nın da bulunduğu Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Refet Bele, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay Millî Mücadelenin öncü kadrosu olarak birlikte yola çıkmışlar ve savaşmışlardı. Ancak kısa süre sonra özellikle Cumhuriyet’in ilanı ile açıkça ortaya çıkan liderlik rekabeti nedeniyle iki guruba ayrılmışlardı. 1924 yılında Karabekir, Orbay, Cebesoy, Bele ve Adnan Adıvar’ın da dahil olduğu bir muhalefet hareketine başlamışlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlardı. 1925 yılında parti kapanmış, 1926 yılında da partinin önde gelenleri İzmir Suikastı davası nedeniyle yargılanmışlar ve tasfiye edilmişlerdi. 1926 yılına kadar ders kitaplarında Millî Mücadele kahramanları olarak yer alan bu isimlerin hepsi ders kitaplarından çıkarılarak yalnızca Atatürk, İnönü ve Fevzi Çakmak’tan söz edilecektir. 

DEVRİM TARİHİ

Devrim tarihi anlatımında temel sorunlar neler?

Atatürk’ün 15-20 Ekim 1927 tarihinde CHP’nin Birinci Kongresi’nde okuduğu Nutuk “1335 senesi Mayısının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye” diye başlar. Böylece Atatürk’ün Nutku okumasıyla yakın siyasal tarih, yani 1919 ila 1927 yılları arasındaki 8 yıllık tarih bir anlamda yazılmıştır. Hainleri ve kahramanları da tespit edilmiştir. Öne çıkarılacak ve geri plana atılacak olaylar da belirlenmiştir. Sonraki İnkılâp veya Devrim tarihi kitaplarının da omurgasını Nutuk oluşturacak, Nutuk’ta yazanın tersi bir şey yazmak mümkün olmayacaktı. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra durum değişti. Mesela Milli Şef İnönü döneminde İsmet İnönü’yü, Atatürk kadar önemli bir Millî Mücadele komutanı, İnönü Savaşlarının muzaffer kumandanı, Lozan kahramanı, ilk başbakan olarak öne çıkaran bir tarih yazımı kendini gösterdi. Aynı şey DP döneminde de oldu. DP döneminde yazılan devrim tarihi kitapları DP’nin demokrasi tarihine, kalkınmaya ve Türkiye’ye yaptığı katkıları yere göğe koyamazken, hemen 27 Mayıs Darbesinden sonra yazılan kitaplarda Türkiye’yi uçurumun eşiğine sürükleyen, kardeş kavgasına düşüren bir parti olarak yazıldı. İktidarların, kendilerini meşrulaştırmaya yönelik geçmiş algısına ve kurgusuna uygun tarih yazmak günümüzde de devam ediyor.

KUVVETLER BİRLİĞİ/AYRILIĞI

Kuvvetler birliği ve kuvvetler ayrılığı sorunu tarihimizde nasıldı?

Türkiye’nin demokrasi tarihi aslında meclisin tarihidir. 19. yüzyıldan itibaren ana amaçlardan biri padişahın, mutlak monarkın iktidarını sınırlandırmaktı. Bizde 1876 Anayasası ile her ne kadar seçime dayalı bir meclis oluşturulmakla birlikte padişah merkezli, yürütmeyi güçlendiren ve öne çıkaran, padişah otoritesini sınırlandırmayan bir siyasal yapı oluşturulmuştu. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra özellikle 31 Mart’tan, yani II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Meclisi öne çıkaran, güçlendiren anayasa değişiklikleri yapıldı. Ancak bu açıdan en ilginç dönem Ankara’da TBMM’nin açılmasından sonra yaşandı.

Birinci TBMM (1920-1923) diğer meclislerden çok farklı bir özellik gösteriyordu. Hatta Mustafa Kemal Paşa Ankara’da açılacak Meclisi “Meclis-i Müessisan” “kurucu meclis” olarak adlandırmak istemiş, arkadaşları itiraz etmişti. Bu, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere arkadaşlarının hem Fransız Devrimi’nden hem de Fransız Devrimi tecrübesinden etkilenmelerinden kaynaklanıyor. Hatırlanacağı gibi 1793 Fransız Anayasası’nı yapan meclis bir kurucu meclisti. Bu kurucu meclisin ortaya çıkarttığı anayasa, konvansiyonel meclis dediğimiz güçler birliğini simgeleyen bir meclisin yaptığı anayasadır. “Güçler birliği”; yasama yürütme ve yargıdan oluşuyor ki bu üç güce o dönemde “kuva-yı selâse” adı veriliyor. Güçler birliği sistemi yine Rousseau’dan ilham alınan bir sistem. Meclis 1921 yılında yeni anayasayı Teşkilat-ı Esasiye adıyla yapıyor ve ikinci maddesinde “İcra kuvveti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.” diyor. Üçüncü maddede de güçler birliğini şöyle tanımlanıyor, “Türkiye devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetidir.” 

BİRİNCİ MECLİS VE SONRASI

İlk meclis, birçok siyasal görüşü, farklı bakışı barındıran bu meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın bile en özgür eleştirildiği meclis olmuştur. Ancak daha ikinci Meclis’ten itibaren, muhalefetin tasfiye edilmesiyle birlikte Meclis etkisizleşmeye, yürütmeye hatta fiili olarak da Cumhurbaşkanlığına tabii olmaya başlamıştı. CHP tüzüğünde 1927 yılında yapılan Mustafa Kemal Paşa’ya mebusları ilan etme yetkisini veren değişiklikle belirgin hale geldi. Yürütmenin bu güçlü hali ve Meclis üzerindeki hâkim konumu çok partili siyasal hayata geçince de devam etti. Hatta 1950-1960 arasında yaşanan siyasal gerilim ve krizlerin sebeplerinden biri budur. Yani hükümetin TBMM’yi çoğunluğa dayanarak yönetmesi. Bu nedenle 1961 anayasasında meclis yeniden sistemin içinde etkili bir konuma çekildi. Hatta sisteme ikinci bir meclis, Cumhuriyet Senatosu adıyla eklendi. 1980 darbesinden sonra hazırlanan 1982 anayasasında, yürütmenin hem cumhurbaşkanı hem de başbakan kanadına ait yetkilerin arttırılması 1961-1980 deneyimine bir tepkiydi. 1982 Anayasasına göre Özal cumhurbaşkanı seçilince, TBMM’deki ANAP çoğunluğuna ve hükümetine dayanarak fiili bir başkanlık sistemi kurmayı denemiş, ancak 1991 seçimlerinden sonra ANAP’ın kaybetmesiyle DYP-SHP koalisyonu kurulmuş ve Özal, karşısındaki bu güçlü koalisyon sebebiyle fiili başkanlığını sürdürememişti. Güçlü yürütmeyi fiili olarak inşa eden AK Parti oldu. AK Parti bu emeline, Türkiye’nin 2016 sonrasındaki olağanüstü koşullarında yaptığı anayasa değişikliği ve MHP ile kurduğu ittifak sayesinde ulaştı. Aslında bu değişiklikle AK Parti, liderinin, Erdoğan’ın şahsına ve karakterine göre bir sistem değişikliğine gitmiş oldu.

TARİHİMİZDE DARBELER

Osmanlı’dan beri bir darbeler sorunu var. Darbeler devri artık kapandı mı? 

İstanbul Siyasal’da “Türk Siyasal Hayatı” dersi anlatıyorum. Darbeden iki ay önce, 2016 yılı Mayıs ayında son derslerden birinde Türkiye’de demokrasi tarihini ve sorunlarını tartışırken öğrencilerimden biri, “Türkiye’de bir daha darbe olur mu?” diye bir soru sormuştu. Ben de hiç tereddütsüz bir şekilde “Bütün sorunlarına karşın Türkiye’nin geldiği aşama itibariyle, Avrupa Birliğine aday bir ülke olarak, dünyanın bu ortamında bir daha bırakın darbeyi, darbe girişiminin bile olacağını sanmam. Kaldı ki bu dünya demokrasileri tarafından da onaylanmaz” diye yanıtlamıştım. İki ay sonra ne kadar yanıldığımı gördüm. 15 Temmuz darbe girişimi bir kez daha hatırlattı ki tarihte imkânsız diye bir durum yoktur. Aslında burada ve bu aşamada önemli olan darbeleri önlemek için yapılması gerekenler üzerine düşünmek daha doğru olur. Darbe zehrinin tek bir panzehiri var: Demokrasi. Aslında denklem ve önlem de o oranda kolay: Ne kadar güçlü bir demokrasi olursa o kadar az darbe ve darbe girişimi ihtimali olacaktır. Güçlü demokrasinin başlıca şartlarından biri de sorunları demokrasi içinde çözebilmekten geçiyor. Bu konuda anahtar kavram da şimdilerde önemi unutulan meclisti. Halbuki Cumhuriyet’in kurulma süreci seçime dayalı bir meclis fikri ve ısrarıyla başlıyor. Üstelik her şeyin bittiği Türkiye tarihinin en zor döneminde... Belki bu deneyimi günümüzde yeniden hatırlamak gerekiyor. 

MECLİS’İN ÖNEMİ

1919 yılı her bakımdan Türkiye tarihinin dibe vurduğu bir yıldır. Sanırım Türkiye tarihinde siyasal, ekonomik, toplumsal ve bir de sağlık açısından bu denli ağır bir dönem yaşanmamış, adeta tarihin sonu gelmişti. Türkiye tarihinin en güç döneminde, siyasal krizin, ekonomik krizin, toplumsal krizin ve sağlık krizinin dorukta yaşandığı bir dönemde, adeta her şeyin dibe vurduğu, kaosun ve korkunç bir belirsizliğin hâkim olduğu dönemde bir liderin, “tek adamın” peşinden gitmek, onun tek başına vereceği tartışılmaz kararlarına bel bağlamak yerine, meşru bir süreçte oluşmuş, seçimlere dayalı, temsil niteliğine sahip bir meclis açılması konusunda bir refleks, demokratik bir tercih ortaya kondu. Daha önemlisi bu konuda vazgeçilmez bir ısrar yaşandı ve başarıya ulaştı. Amaç krizden, kaostan, belirsizlikten kurtulmanın, mücadele etmenin yolu olarak, olabilecek her türlü farklı fikrin, önerinin tartışılacağı meşru bir siyasal zemin bulmaktı. Vatansever misin, vatan haini misin? Müslüman mısın, değil misin? Bölücü müsün, birlik bütünlükçü müsün? gibi bir eksenin ve suçlamaların dışında, herkesin fikrini özgürce söyleyebileceği, her türlü eleştirinin serbestçe yapılabileceği bir zemin aranmıştır. Böylece herkesin kabul edebileceği, makul, mantıklı ve yine herkesin içine sinecek çözümler üretilebilir ve çok geniş bir kesimin desteği alınabilirdi. Öyle de oldu. Hem Türkiye halkının desteği alındı hem de galip devletler yaşanan süreci şaşkınlık ve takdirle izlediler

ABDÜLHAMİD VE TARİH

İslamcıların tarihe bakışı nasıl?

İslamcılar için Osmanlı tarihinde üç dönem öne çıkıyor. Birincisi Kuruluş dönemi, ikincisi Fatih-Yavuz-Kanunî dönemleri ve nihayet II. Abdülhamid ve dönemi. Sonuncusu önemli. Uzun süredir İslamcıların tahayyül ettikleri II. Abdülhamid ile gerçek II. Abdülhamid arasında ciddi farklar var. II. Abdülhamid’i İslamcılığın adeta kurucusu olarak kutsadıkça, onun izinden giden günümüzdeki siyasal iktidarı da övmüş oluyorsunuz. O nedenle II. Abdülhamid’i ne kadar överseniz Erdoğan’ı o kadar övmüş oluyorsunuz. Ancak II. Abdülhamid övgüsünde bazı sorunlar var. II. Abdülhamid hiç kuşku yok ki Osmanlı modernleşme tarihinin başlıca padişahıdır. Onun dönemindeki modernleşme -özellikle eğitim, ulaşım (demiryolları, kara yolları, deniz yolları... iletişim (telgraf ve posta sistemindeki gelişim...) modern Türkiye’nin alt yapısına önemli bir katkı yapmıştır. Ancak örneğin II. Abdülhamid’in darbe ile tahttan indirilmesini eleştirenler, II. Abdülhamid’in bir darbe ile iktidara geldiğini, tahta geçmek için darbecilerle ayrıntılı bir pazarlık yaptığını unutuyor. Yani II. Abdülhamid darbe ile ve darbecilerle anlaşarak tahta çıkmış ve yine bir darbe ile de tahttan indirilmişti. Aynı şekilde masonlara bakışı da farklıdır. Unutmamak gerekir ki kardeşi V. Murad Proodos Locası’nda tekris edilerek masonluğa katılmış ve bir gecede İmparatorluğun en yüksek rütbeli, yani 33. derece masonlarından biri olmuştu. II. Abdülhamid, iktidarı boyunca masonlara dokunmadığı ve rahatsız etmediği gibi başta balo ve yardım toplantıları olmak üzere yardım da yapmıştır. Jön Türkler, İttihatçılar Masonların bu dokunulmazlığından yararlanarak bazı siyasal faaliyetlerini Mason Localarında yürüttüler. Selanik’teki Macedonia Risorta Locası bunlardan biridir. Ayrıca II. Abdülhamid anti-Semitik değil anti-Siyonist bir tutumdadır ki bu da çok sık karıştırılıyor. Son olarak günümüz İslamcıları, Osmanlı İslamcılarının meselâ Mehmed Akif Ersoy gibi, Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi gibi isimlerin II. Abdülhamid’e yönelik sert eleştirilerini de görmezden geliyor.

Siz tarihe nasıl bakıyorsunuz?

Tarih öğretimi ve dersleri çok değerli farklılıklarımızla, farklı etnik köken (Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Rum, Yahudi, Ermeni...), dini inanış (Müslüman, Hıristiyan, Süryani, Musevi, Ezidi...) mezhep (Hanefi, Caferi...), inanç ve inançsızlıklarımızla, farklı cinsiyet ve cinsel yönelimlerimizle barış ve demokrasi içinde hep birlikte yaşamayı olanaklı kılacak bir ortama katkı yapmalı. Bu da tarafsız değil, objektif, eleştirel ve kutsamalardan arındırılmış bir bakış ve yaklaşımla mümkündür. Zira tarih her kuşakta ve dönemde yeniden yazılıyor. Her kuşak ve dönemin öncelikleri, hassasiyetleri, gündemi ve sorunları tarihe bakışımızı belirliyor.

KİMDİR?

Tarih Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi. Kendi alanında yayınlanmış 250’nin üzerinde makalesi ve hazırladığı 15’ten fazla kitabı vardır.

Kaynak:Karar