Fikir ve Analiz Dış politika var mı? / Aydın Selcen



ID:58900
Yayınlanma:
28 Haz 20

Dışişleri, iktidar da 2002’den bu yana değişmediğinden, tümüyle “solda sıfır” konumuna indirgendi, devcileyin bir yazmanlığa dönüştü. Buradan o hiç var olmamış “asr-ı saadete” ters perende de artık mümkün değil. Hariciye ya organizasyon şeması, oyuncu kalitesi, kadro derinliği ve taktik anlamlarında günümüz futboluna topyekûn uyum sağlayacak, ya şampiyonlar ligi hayal olmaya devam edecek.

Jeo-analist, gemi ve uçak gözcüsü, Rusya siyaseti uzmanı Sayın Yörük Işık beyefendi şahsıma sosyal medya üzerinden bir sual tevcih buyurdular: “Hâlâ ‘dış politika’ kaldı mı?

Twitter, Deutsche Bank, Wagner gibi uluslarötesi aktörlerin bulunduğu sistemsizlik içinde, kökü Westphalia ulus-devleti üzerine kurulu bir şey devam edebilir mi?” Kanaatimce sual varit. Dolayısıyla, müessesemiz istek parça kabul etmemeyi usul ittihaz etmiş olmakla birlikte, istisna kabilinden bugün mezkûr mevzuyu tartışmaya çalışalım istedim.

Öte yandan, eğer “ikili devlet” kuramı ülkemiz için de geçerliyse, “rehber” tarafından belirlenen dış politika çizgisiyle, esasen kendi de sanıldığı yahut dayatıldığı üzere sabit olmayan “ulusal çıkar” kavramı arasındaki meşruiyet makasının açısı da sanıyorum söz konusu tartışmanın ögesi olmak durumunda.

Dış politika ülkemizde diplomatlar tarafından yürütülen bir ezoterik zanaat konumundaydı. Esasen “monşerler” sık aralıklarla değişen iktidarlara kendilerince yürütülen dış politikanın, onlar tarafından belirlendiği izlenimini vererek, yürütmenin dışında belirleme işini de büyük ölçüde üstlenmişlerdi.

Hariciye cumhuriyet ötesine uzanan kurumsal tarihinden devşirdiği “eşitler arasında birinci” durumunu sessiz sedasız kullanırdı. Gerçekten de, hariciyenin bir yandan devletin yıkılışını en azından bir yüzyıl boyunca geciktirebilmiş ve modern bürokrasinin kuruluş omurgasını sağlamış olmak gibi hak edilmiş ayrıcalıkları da yok değildi.

Dışişleri’nin “genel sekreteri” daha sonra sıradan müsteşarı da hariciyeci için, asker açısından genelkurmay başkanı neyse oydu. Aynı zamanda bir bakıma “devlet sekreteri” yani ABD başkanlık sistemindeki “secretary of state” neyse oydu da genel sekreter/müsteşar. Bizim alaturka düzende yine ayrıca hem devletin kapısını tutan, cumhurbaşkanına giden yolu bekleyen, hem meslekten hariciyeci başmüşavirler ağı ile eli kolu karar alma, siyasa oluşturma mahfillerine uzanan bir şebekenin merkezinde otururdu. Esasen Dışişleri Bakanı da, şimdi indirgendiği konumuyla “reis-ül küttab” değil devletin cismen temsilcisi, kendiydi. Bundan ötürü, dışişleri bakanlıkları bütçesi, kadrosu, teşkilâtı dolayısıyla değil itibarı bakımından birinciden hemen sonraki en gözde ikinci koltuk olageldi.

Her neyse bizde artık büyükelçiler kararnamesi hazırlayabilme olanak ve yeteneği elinden alınan Dışişleri, iktidar da 2002’den bu yana değişmediğinden, tümüyle “solda sıfır” konumuna indirgendi, devcileyin bir yazmanlığa dönüştü. Buradan o hiç var olmamış “asr-ı saadete” ters perende de artık mümkün değil.

Hariciye ya organizasyon şeması, oyuncu kalitesi, kadro derinliği ve taktik anlamlarında günümüz futboluna topyekûn uyum sağlayacak, ya şampiyonlar ligi hayal olmaya devam edecek. Bu biraz da karakter meselesi. Diogenes merhuma sormuşlar ya, “üstad hayrola gündüz gözüyle neden elde kandil geziyorsun” diye.

Hani o da demiş-miş ya “adam arıyorum” diye; öyle. Doğru, padişahın kapıkulluğu ile modern bürokratlık aynı değil. Ama başkanlık rejiminde, hariciye dahil hatta belki başta, devletin üst kademesinde görev almak da aynı değil.

Günümüzün demokratikleşemeden siyasallaşan dışişleri düzeninde, o boşluğa İbrahim Kalın “atak yapmış” konumda. Ancak onun karma konumu, sözcülükle, ulusal güvenlik danışmanlığını, Davutoğlu’nun “éminence grise” olarak dönüştürdüğü dış politika başdanışmanlığıyla, “mutad zevat” mensubu olmayı harmanlıyor. Nitekim benim çok yönleriyle eleştirdiğim Davutoğlu’nun başdanışmanlıktan yani gölgelerden çıkıp, bakanlık koltuğuna oturması doğru karardı, ikiliği bitirdi. Tıpkı verili rejimde Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’nı da üstlenmesi gibi.

O yan patikaya da girersek, esasen Fransa ve ABD gibi başkanlık rejimlerinde partilerin, parti başkanlıklarının anlamını yitirdiğini, o konumların bir anlamda kongre divan başkanlığı gibi anlaşıldığını da eklememiz gerekir. Yani “verili” rejimde Erdoğan haklı da, rejimin kendi yanlış. Saptığımız patikadan konumuza geri dönelim.

Monşerlik neydi, monşerlik özetle şuydu: “Makron hıyardır” demek yerine “NATO müttefiki bazı dostlarımızın zaman zaman hıyarca olduğu addedilebilecek kimi tutum ve davranışları son dönemde sıklıkla benimseyebildikleri akla gelmektedir” demekti.

Yarası dikiş tutmayan söğüt yaprağı Sürmene bıçağını baldıra çehrede sahte tebessümle saplar gibi söz söyleyebilmek, karıncaya çalım atıp belini incitmemekti. Buna yanıt “karı gibi ne gülüyon lan kırıtık?!” hışırlığı oldu.

Monşerler de çalım çalım gidip taca çıkan bal yapmayan arılar gibi ellerindeki son barut olan karar alıcıya zamanlı ve sonuç alıcı konuşma notu hazırlamak işini suya, sabuna dokunmaz bilgi notu bulamacı sunmaya kurban edince film koptu. Kopan filmle birlikte teknik dosyaya hâkimiyet, meslek bilinci, deneyim, birikim, liyakat gibi nitelikler de zayi oldu.

Stratejik olması beklenecek dış politika yapılması işi, perakendeci bir taktikselliğe kısacası Şark kurnazlığına rehin kaldı. Ve geldik bugünlere.

Fakat konu da, kendi sırtımızı zincirle döve döve kanatalım derken hepten dağıldı: Dış politika kalmadı ki, diplomasiye gerek duyulsun. Böyle bir genel geçer tümce ile söze girsek belki daha anlamlı olacaktı.

Savaşmak hatta istihbarat toplamak özel şirketlere ihale edilirken, sürekli yapılan kamuoyu yoklamaları ve bitmez tükenmez sosyal medya baskısı demokratik ülkelerde seçimle işbaşına gelen liderleri seçim kampanyasından çıkamaz hale soktu. Değerli Yörük Işık’ın vurguladığı ulusötesi ve çokuluslu kuruluşlar devletlerden bazı yerlerde daha büyük güç edindiler.

Yine laf ola Almanya’dan örnek verecek olsak, görevine başladığı 2005’ten bu yana 15 yılda Şansölye Merkel ülkesinde ne gibi bir kökten dönüşüme imza attı? Yahut “bundan bize ne?” derseniz, Merkel’in methaldar olup, çözüme kavuşturduğu hangi dış politika konusunu anımsıyorsunuz? Neyi, nerede yeniden düşündü ve özgün tasarımını uyguladı? Doğrusu benim aklıma hiç bir konu gelmedi.

Yanlış anlaşılmasın, bu durum Merkel’e özgü bir yetersizliğin göstergesi değil, aksine.

Zanaatkârların diplomasisinden, esnafların dış politikası(zlığı)na evrildik. Bir çağ kapandı, yenisi başlayamadı, alacakaranlıkta kalakaldık. Atina’ya, Roma’ya atıfları bir yana bırakın, II. Dünya Savaşı bile tarih dışı.

Churchill nerede ona öykünen Johnson nerede? Reagan ile Schulz, Bush ile Baker nerede, Trump ile Pompeo nerede? Adenauer, De Gaulle, Kohl, Mitterand’ların Avrupa’sı nerede, günümüzün muhasebecilerin Avrupa Birliği nerede?

Günümüzün kançılaryaları özenle hazırladıkları kağıtları o masadan bu masaya itedursun, liderler onların enselerinden “al gülüm, ver gülüm” birebir pazarlıklarını sürdürüyorlar. Dış politika artık esasa değil, “esas” gerçekleştikten sonra onun iletişiminin yürütülmesine ilişkin.

Tüm dünyada bu böyle de, bizde bir de buna hesap vermeme, keyfilik, kişisellik, “devlet aklı” (aslında yanlış çeviri, “raison d’état”, “hikmet-i hükümet”; devletin aklı olmaz arşivi olur), varoluşsal tehdit algısı (“beka”) abuklukları eklendi.

Özcesi, çarpıcı olsun diye “tarihin sonu” gibi bir iddiayla ortaya çıkacaksak, bence de dış politika artık yoktur.


Aydın Selcen/DuvaR