Kültür ve Sanat Medine Konya, Mekke Tahran Olacaktı!



ID:7144
Yayınlanma:
14 Kas 16

Doğu Bloku’nun yıkılıp insanların inanca yöneldiği, ancak bu kez de Batı öncülüğünde “yeni zulüm düzeni”nin başta coğrafyamız ve dünyanın çoğunu sardığı bir dönemde FETÖ’nün iç ettiği coğrafyalarda insanlığın beklediği “maneviyat umudu” için kolları sıvayan Diyanet, tıkanan sistem içinde adeta yeni sürüme hazırlanıyor. Mihrabın ruhunun sokağa taşınması gerektiğini söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, “Artık din hizmeti, cami içine gelen insanlara namaz kıldırmaktan ibaret bir hizmet olamaz” diye konuştu.

DİYANET İŞLERİ, GÖREV TANIMINI DEĞİŞTİRİYOR...
Diyanet İşleri Teşkilatı’mızın, görev tanımlarını tamamen değiştirmeden yoluna devam etmesi mümkün değil. Mihrabın ruhunu dışarıya taşıyarak çocuklarımıza, gençlerimize, ailelerimize, engelli vatandaşlarımıza, kadınlarımıza, hapishanedeki vatandaşlarımıza, huzurevindeki yaşlılarımıza, Kredi Yurtlar Kurumu’ndaki gençlerimize, her kesime ve hiçbir ayrım yapmadan topluma yönelik her türlü sosyal hizmeti din hizmetinin bir parçası olarak kabul eden bir anlayışla yoluna devam etmesi gerekiyor.
 
DOĞU VE GÜNEYDOĞU’DA YOL HARİTAMIZI YENİLEDİK
Güneydoğu meselesine gelince; o çukur siyasetinin egemen olduğu zamanlarda ben bizzat Cizre’de, Silvan’da, Silopi’de, Sur’da vatandaşlarımızla, burada çalışan bütün arkadaşlarımızla buluşmalarımız oldu. Doğu ve Güneydoğu’da 20 bin arkadaşımız görev yapıyor. Bu 20 bin arkadaşımızın her biriyle hizmet içi eğitimlerde buluştuk ve yol haritamızı yenilediğimizi söyleyebilirim.
 
İMAM HATİP VE İLAHİYAT MÜFREDATI ACİLEN YENİLENMELİ!
Biz daha çok kendi yağımızla kavrulacak şekilde arkadaşlarımızı yetiştirmişiz. Aslında evrensel, küresel ölçekte dünyanın her tarafında din hizmetleri yürütebilmek için daha farklı bir yapılanmaya ihtiyacımız var. İmam hatip lisesi müfredatından ilahiyat müfredatına kadar hepsini gözden geçirmemiz gerekiyor. 
 
DİYANET AKADEMİSİ YOLDA
Öteden beri mutlaka bir diyanet akademisi kurulmalı ve diyanet akademisinde dünyanın her dilinden insanlara İslam dinini doğru anlatabilecek insanları yetiştirebilmeliyiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı inşallah yakında duyacaksınız.
 
İş göçü sebebiyle Avrupa’ya göçen vatandaşlarımız, Diyanet’i zorlayarak bir yurt dışı teşkilatı kuruluyor. İyi ki de kuruluyor.  Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağıldıktan sonra da ortak tarihi, ortak kültürü olan, ortak bir medeniyetin çocukları olan bu dünyalardaki insanlar 100 yıllık bir fasıladan sonra, bir fetret döneminden sonra ayağa kalkabilmek adına din hizmetlerini, din eğitimini yeniden başlatabilmek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısını çalmışlar ve böylece Diyanet, bu dünyalara da açılmaya başlamış. Ümmetin yetimleri olan dünyadaki Müslüman azınlığın sorunlarına karşılık vermek, hem dini ihtiyaçlarını karşılamak, hem hayrî, insanî yardımlar götürme noktasında bir çaba içerisindeyiz. İçinde bulunduğumuz coğrafyada öncelikle Rusya’nın içerisindeki 30 milyona yakın Müslüman’la ilişkilerimizi geliştirme çabasındayız. Biz çalışmalarımızı yaparken bölgeyi dört ayrı bölüm olarak değerlendiriyoruz; Rusya, Orta Asya, Türk cumhuriyetleri, Kafkasya ve Baltık cumhuriyetleri olmak üzere buralardaki bütün Müslümanlarla doğru ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. 
 
AVRASYA, HİZMETİ ANADOLU’DAN BEKLİYOR!
Bizim Diyanet’in çalışmaları bir misyonerlik çalışması değildir, sadece talepleri, din eğitimi, din hizmetleri alanında talepleri karşılamaya yöneliktir. En önemlisi de; buraların tarihi, dini dokusu ile Anadolu’daki tarihi, dini doku aynı olduğu için bizim çalışmalarımıza daha fazla ihtiyaç duyduklarını ifade ediyorlar. Çünkü başka yerlerden de bazı Müslüman kardeşlerimiz buralara, Müslümanlara yardım-hizmet getirmeye çalıştılar. Ancak getirdikleri anlayışlar tarihi dini dokuyla uyuşmadığı için barışa hizmet etmedi.
 
KARDEŞ ŞEHİR DEDİĞİN MALATYA GİBİ OLUR
Burada tabii Malatyalılara teşekkür etmeliyim. Çünkü bizim bir kardeş şehirler projesi var. Ben, o zaman vakfımızın imkânları daha sınırlıydı, 2009 yılında ilk aklıma gelen Malatya ile Belarus Minsk’i kardeş ilan ettim, onun için Malatya’nın bir önceki müftüsü ile şimdiki müftüsü bizimle beraberdirler. Onlar kapı kapı gezerek, camilerden para toplayarak caminin temellerini yukarıya kadar yükseltecek şekilde bir miktar para topladılar. Daha sonra Diyanet Vakfımız hamdolsun devreye girdi ve çok hızlı bir şekilde bitirdi. Bugün Allah’a hamdolsun, birlikte cuma namazını içinde eda etmiş olduk. Rusya’dan, Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, ta Sibirya müftüsü Kamçatka’dan hepsi buradaydı. Bu caminin açılışı aynı zamanda coğrafyadaki bütün Diyanet İşleri başkanlarının da buluşmasına bir vesile oldu. 
 
AVRASYA’YA FETÖ ÖZRÜ BORCU!
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve Diyanet Vakfı’nın yurt dışı hizmetleri arttıkça söz konusu yapının, FETÖ’nün Diyanet’i itibarsızlaştırma çalışmaları da o oranda arttı. Bunlar 2010 yılından itibaren başladılar. Üzülerek belirteyim, tabii ki bizim bu coğrafyalara FETÖ’den dolayı bir özür borcumuz var millet olarak. Çünkü bu coğrafyada 100 yıllık fasıladan sonra, fetret döneminden sonra yeşerebilecek İslam kimliğini de başka yönlere kanalize etmiştir. Yeşerecek İslam aklını da heba etmiştir.
 
AİLE-MİLLET-ÜMMET AİDİYETİNİ YOK ETTİ!
 
FETÖ, Avrasya’da kurdukları müesseseler ile çocukların üç aidiyetini yok etmişlerdir. Birinci aidiyet; aile aidiyeti. İkinci aidiyeti; kendi milletlerine olan aidiyet. Üçüncü aidiyet ise İslam ümmetine olan aidiyet. Kendine bağlılığı ve aidiyeti hem aile bağı ve aidiyetinin, hem millet aidiyeti ve bağımlılığının hem de ümmet aidiyeti ve bağlılığının önüne geçirerek söz konusu nesilleri yanlış yerlere kanalize ettiklerini ben söylemiyorum, buradaki bütün entelektüeller, bütün din adamları, bütün Diyanet İşleri başkanları, bundan birkaç hafta önce İstanbul’da toplanan Avrasya İslam Şûrası’nda her biri açıkça bunu ifade etti. Daha önce de birebir bunları bize hep ifade etmişlerdi. Dolayısıyla ayrıca bu tür dünyalarda küresel güçlerin emellerini gerçekleştirmek için çalışma yaparken, kendi ülkelerinden, Türkiye’den bir başka sivil toplum örgütü veya bir kamu kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi, Diyanet Vakfı gibi bir kamu kurumu gelip daha doğru hizmetler etmeye başladığında bu bir öfke ve nefret sebebi olmuş ve bu sebeple de yurt içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yıpratmak ve itibarsızlaştırmak için 2010 yılından itibaren çok yoğun bir mücadeleye girmişlerdir.
 
İMAN ETTİKLERİ KİTAP İÇİN, KAPIDA KUYRUĞA GİRMİŞLERDİ!
Bu İvya köyünde benim çok hatıram var. Sizin, mesela şu anda Diyanet Vakfı’mızın başlattığı meşhur bir “Hediyem Kur’an Olsun” kampanyası var. O Kur’an kampanyasının başlamasının sebebi buradaki bir hatıramdır. Ebubekir Hoca kendisi de oralıdır, yani buranın Diyanet İşleri Başkanı, o köyden. Misafiri olduğumuz evde sabahleyin uzun bir kuyruk oluşmuştu. Dediler ki, sizin bu eve bir Kur’an-ı Kerim getirdiğinizi duymuşlar, hiçbir evde Kur’an yok, iman ettikleri kitabı görmek, öpmek ve başına koymak için insanlar kuyruğa girmişler demişlerdi. Aynı şekilde teravihi beraber kıldığımızda, bizim Anadolu’da teravih namazı kılarken yaptığımız o tehliller, tekbirlere ilave bizim tarihimizi, bizim medeniyetimizi hatırlatacak çok güzel şeyler dinledim. Onun için buraya bir gönülden bağlılığım da var bu sebeple. Türkiye’de biliyorsunuz her sene bütçe yapılır. Her sene bütçe yapılırken de en büyük tartışma, Diyanet’in bütçesi üzerinden yürütülür. Doğrusu Diyanet, kendi milletine yük olmayan bir kurumdur. O sürekli tartışılan bütçenin yüzde 94’ü, personelin kendi maaşıdır. 
Türkiye’de bütün camileri halkımız yapar. 
 
MEDİNE KONYA, MEKKE TAHRAN OLACAKTI!
Bu yönetmen ben henüz Diyanet İşleri başkanı değilken, MecidMecidi ben henüz Diyanet İşleri başkan yardımcısıyken bu filmi Türkiye’yle beraber çekmek istedi. TRT Genel Müdürlüğü’ne geldi, müzakerelerde bulundu. TRT Genel Müdürlüğü kabul etti bunu, beraber yapacaklardı bunu. Medine’yi Konya’da, Mekke’yi Tahran’ın yakınlarında bir yerde kurarak Çağrı’dan sonra İslam dünyasına Hazreti Peygamber’le ilgili en güzel filmi çekme iddiasında idiler. Ama sonunda senaryo yazıldıktan sonra senaryoyu değerlendirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza gönderdiler. Bizim böyle resmi bir görevimiz yok, ama bizden ricada bulundular, ben de o zaman Diyanet İşleri başkan yardımcısıyım. Ve ben bu senaryoyu İngilizcesinden baştan sona kadar okudum, mülahazalarımı ilgili birimlere, yerlere bildirdim. Bunun üzerine yönetmen mülahazalarımızı ciddiye alarak Türkiye’ye geldi. İstanbul’da bir yarım gün beni dinledi.
 
“ORADA ÜÇ ŞEY SÖYLEDİM”
Birincisi dedim ki; biz İslam medeniyetinin çocukları olarak Peygamberimiz’inmücessemleştirilmesini istemeyiz. Çocuk da olsa, bebek de olsa, kundaktaki bebek de olsa biz Peygamberimiz Aleyhisselam’ın mücessem bir şey olarak gösterilmesi fıkhen caiz olsa dahi edeben ve diyaneten uygun bulmayız dedim. İkincisi; bu filmi yapacaksanız belli bir kültür evreninin içinde kalarak, belli kalıpların içerisinden bakarak değil, dünyadaki bütün Müslümanların ortak siyer bilgisini harekete geçirerek yapmalısınız. Üçüncüsü de; bu herhangi bir şahsın hayatı değil, Peygamber hayatıdır. Peygamber hayatına dışarıdan hayali unsurlar konulmamalıdır. Aslına sadakatten asla şaşmamalıyız dedim. Daha sonra film sadece İran’da yapıldı, Türkiye’ye geldi, gösterime girdikten sonra da biz zaten Diyanet olarak 8 maddelik bir açıklama yaptık. Açıklamamızın içerisinde bir hususun da altını çizelim; bir başka kültür evrenini eleştirirken bir başka uca saparak o uçtan hitap etmemeliyiz, orada adaletten ayrılmamalıyız. Yani mezhepçi bir dil kullanarak eleştirmek yerine, İslam’ın temel evrensel değerlerini dikkate alarak değerlendirmemiz gerektiğini zaten ben ifade ettim.
 
MİLLİ PARKIN İÇİNDE GÜZEL BİR CAMİ!
Belarus’ta tam altı asırlık bir Müslüman geçmişi var. Belarus hükümeti, bu şehrin en önemli milli parkının içinde çok güzel bir arazi tahsis ederek burada bir caminin yapılmasına izin vermişti. Biz de o iznin peşine düşerek Allah’a hamdolsun, bugün tarih boyunca buradaki Müslüman nesillere hediye edebileceğimiz bu güzel bir eseri, camiyi Sayın Cumhurbaşkanı’mızın, Sayın Belarus Devlet Başkanı’nın katılımlarıyla açmış olduk.
 
ÜMMETİN 15 TEMMUZ HUTBELERİ, BELGESEL OLSUN!
Ben 15 Temmuz gecesi sabaha kadar ayaktaydım, hatta onu takip eden üç gün boyunca ayaktaydım. Bir taraftan kendi müftülerimizle görüşürken, bir taraftan da dünyanın her tarafından ilim adamları ve diyanet işleri başkanlarıyla doğrudan iletişim içerisinde oldum. Şunu size temin ederek ifade etmek isterim ki; dünyanın her ülkesinin diyanet işleri başkanı beni aradığında, “Bu sadece size değil, bu aynı zamanda bize yöneliktir. Sizin yıkılışınız bizim yıkılışımızdır. Türkiye’nin yıkılışı bizim umutlarımızın son bulmasıdır. Çocuklarımıza gösterecek hiçbir gelecek ümidi bundan sonra kalmaz.” dediler. Dolayısıyla hemen hemen her ülke bunu bize ifade etmiştir. Ve 15 Temmuz’dan sonraki -aslında biraz eleştireyim medya mensubu arkadaşlarımızı- cuma İslam dünyasında bütün minberlerde ne hutbe okundu, bu başlı başına birkaç belgesel konusudur. 
 
O HUTBELERİ GÖZYAŞLARIYLA DİNLEDİM
Gözyaşları içerisinde benim bizzat dinlediğim onlarca hutbe vardır. Dolayısıyla böylece size de bir hatırlatmada bulunmuş olayım belgesel uzmanı arkadaşlara; sadece Gazze’deki hutbeler başlı başına, gözyaşları içerisinde Gazze’de okunan hutbeler başlı başına bir belgesel konusudur.
 
HER GÖREVLİMİZİ TEK TEK SORUŞTURUYORUZ!
15 Temmuz’dan sonra bizim iki önemli kararımız var. Birinci kararımız; bu yapıya kalbini, ruhunu, aklını teslim etmiş herhangi bir arkadaşımıza bir tek camimizin mihrabını verip yola devam etmemiz mümkün değil. Ama ikinci önemli bir kararımız var; o da, herhangi bir arkadaşımızın, bir mihrap görevlisinin, bir minber görevlisinin yanlışlıkla, haksız yere itham edilerek söz konusu ihanet içerisinde olan yapının bir parçası olarak değerlendirmek asla mümkün olmaz. Dolayısıyla biz Diyanet’in bu tür yapılardan kendisini koruma konusunda reflekslerinin güçlü olduğunu biliyoruz. Ama buna rağmen yanlış içerisinde olan arkadaşlarımızın varlığı ortaya çıktı, onlarla yolumuzu ayırdık. Ancak biz her bir elemanımızla ilgili müstakil bir soruşturmayı devam ettiriyoruz. Burada adaletten asla şaşmamalıyız. Bir tek arkadaşımızın dahi haksız yere bu ihanet içindeki yapı ile beraber anılmasına gönlümüz razı olmaz. Soruşturmalarımızın neticesinde herhangi bir arkadaşımızın masumiyeti ortaya çıkınca aynı yol ve yöntemlerle tekrar görevlerinin başlarına döneceklerdir.
 
AVRUPA’DA DİYANET’E  İTİBAR SUİKASTI!
Öncelikle bu yıpratma ve itibarsızlaştırma çabaları hakikaten Diyanet’in tarihinde çok üzücü olmuştur. Üzülerek belirteyim; bu yapı nasıl ki Türkiye’de son 5 yılda her düşünceden siyaseti ve medyayı kendi emellerine alet ederek Diyanet’i itibarsızlaştırmak için kullandıysa, şimdi de Hollanda’da, Almanya’da, Avusturya’da, Belçika’da, Fransa’da, her yerde aynı şekilde kendi ülkesini ve hassaten oralarda millet varlığımıza hizmet eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ve çalışmalarını itibarsızlaştırmak için elinden gelen her türlü kötülüğü yapıyor ve bu kötülüğe alet olacak gazetecileri ve siyasetçileri de bulmakta zorlanmıyor.
 
DİYANET, TOPLUMUN ÖNÜNE GEÇEMEDİ, ÇABA İÇİNDE
Aslında bu tıkanma 2016’da değil. Bu tıkanma 2000’li yıllardan itibaren. Arkadaşlar, Diyanet’in çok acıklı bir tarihi var. Yani Diyanet, Türkiye’de daima din-devlet ve toplum ilişkileri gergin bir ilişki olduğu için ve kesiştikleri noktada da Diyanet olduğu için Diyanet daima kendi asli hizmetini yapma konusunda engellerle karşılaşmıştır. Hatırlarsınız çeşitli zamanlarda Diyanet’in kendi yasalarının verdiği hizmetlerini ifa etmesi irtica olarak değerlendirilmiştir. Ama bunu 2000’li yıllardan itibaren, 2010’lu yıllardan itibaren yenilemek için çok yoğun bir çaba içerisinde olmuştur. Peki, tamamen yenilendi ve toplumun önüne geçti mi? Hayır. Ama şunu temin ederim ki; 100 bini aşkın personeliyle, genç kadrosuyla bunu aşmak için çok yoğun bir çaba içerisindedir.
 
DOĞU GÜNEYDOĞU’DA YOL HARİTAMIZI YENİLEDİK!
Güneydoğu meselesine gelince; o çukur siyasetinin egemen olduğu zamanlarda ben şahsen bizzat Cizre’de, Silvan’da, Silopi’de, Sur’da vatandaşlarımızla, burada çalışan bütün arkadaşlarımızla buluşmalarımız oldu. Bölgede Doğu ve Güneydoğu’da 20 bin arkadaşımız görev yapıyor. Bu 20 bin arkadaşımızın her biriyle hizmet içi eğitimlerde buluştuk ve yol haritamızı yenilediğimizi söyleyebilirim. Bunu yaparken kafası, kalbi, gönlü teröre veya ayrımcılığa, ırkçılığa kaymış olan herhangi bir arkadaşımıza aynı şekilde mihrabı vermemiz mümkün değildi. Nitekim son haftalar içerisinde 250 arkadaşımızın görevine bu çerçevede son verildi. Ancak onlarla ilgili de soruşturmalar devam ediyor. Denetimlerimiz çok sık bir şekilde devam ediyor. Aynı çalışmalar bölgede de söz konusu. 
 
İMAM HATİP VE İLAHİYAT MÜFREDATI ACİLEN YENİLENMELİ!
Biz daha çok kendi yağımızla kavrulacak şekilde arkadaşlarımızı yetiştirmişiz. Aslında az önce çerçevesini çizdiğim evrensel, küresel ölçekte dünyanın her tarafında din hizmetleri yürütebilmek için daha farklı bir yapılanmaya ihtiyacımız var. İmam hatip lisesi müfredatından ilahiyat müfredatına kadar hepsini gözden geçirmemiz gerekiyor. Şu anda Diyanet İşleri Teşkilatı’nın fakülteden sonra üç yıl verdiği dini yüksek ihtisas merkezleri var. Bu ihtisas merkezleri müftü yetiştiren merkezlerimizdir. Kazakistan’dan Kırgızistan’a, Rusya’nın içerisinden Balkanlar’a, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar pek çok insan, pek çok arkadaş gelip bu eğitimi alıyor. Biz bu eğitimleri bölgelerdeki farklılığı dikkate alarak şu anda yenilemekle uğraşıyoruz.
 
DİYANET AKADEMİSİ YOLDA!
Onun için öteden beri mutlaka bir diyanet akademisi kurulmalı ve diyanet akademisinde dünyanın her dilinden, dünyanın her coğrafyasından insanlara İslam dinini doğru anlatabilecek insanları yetiştirebilmeliyiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı inşallah yakında duyacaksınız.
 
İSLAMOFOBİK NEFRETİ FIRSAT BİLDİLER
Çünkü Avrupa’da yaygınlaşan İslamofobik nefreti de bir fırsat olarak değerlendiriyor ve bence 15 Temmuz sürecinden sonraki en büyük ihaneti FETÖ Avrupa üzerinden kendi ülkesine yapmaya başladı; bunun farkında olmalıyız. Üç gün önce Almanya’da şahsım ve Diyanet İşleri Teşkilatı’yla ilgili yazılan yazılar, Diyanet’in tarihinde hiçbir İslamofobik nefret içerisinde olan hiçbir müessesenin, hiçbir kurumun, hiçbir şahsın bugüne kadar yazmadığı, söylemediği şeyler. Onun için bunun biz farkındayız. Hem yurt içinde hem de yurt dışında bunu ortadan kaldırmak için elbette daha yoğun bir çaba içerisinde olmamız gerekiyor.
 
DİN, CAMİNİN DIŞINA ÇIKACAK!
Diyanet İşleri Teşkilatı’nın son 5 yıl içerisinde bütün görev tanımlarını değiştirmekle uğraştığımızı sizler de yakinen takip ediyorsunuzdur. Yani artık din hizmeti, cami içine gelen insanlara namaz kıldırmaktan ibaret bir hizmet olamaz. Dediğiniz gibi, asıl mihrabın ruhunu dışarıya taşıyarak çocuklarımıza, gençlerimize, ailelerimize, engelli vatandaşlarımıza, kadınlarımıza, hapishanedeki vatandaşlarımıza, huzurevindeki yaşlılarımıza, Kredi Yurtlar Kurumu’ndaki gençlerimize, her kesime ve hiçbir ayrım yapmadan topluma yönelik her türlü sosyal hizmeti din hizmetinin bir parçası olarak kabul eden bir anlayışla yoluna devam etmesi gerekiyor. Aynı şekilde din eğitimini sadece Kur’an kurslarına indirgeyip görevini yapması mümkün değil. Onu da toplumun her kesimine yönelik yaygın bir din eğitimine dönüştürerek ancak yoluna devam etmesi gerekiyor. Bu konuda hem Diyanet hem de Vakıf yoğun bir faaliyet içerisinde. Sizin de bu noktada desteklerinize ihtiyacımız var.MilliGazete