Düşünce ve Alıntı Yazılar Sahabeyi Nasıl Sevmeliyiz?



ID:922
Yayınlanma:
06 Nis 16

   Öncelikle ‘sevgi’ kelimesi üzerine birkaç kelam ederek başlamak istiyorum.

Sevginin mutlak kaynağı Allah’tır. Kainatta her ne varsa bu sevgi ile var olur, bir arada yaşar ve bir birine kenetlenirler. Siz bu sevgiyi yok saydığınızda, aradan çıkardığınızda geriye sadece ve sadece karanlık kalır; zifiri bir karanlık.

Allah mutlak güzel ve kemaldir. O’ndan sadır olan sevgi de güzeldir ve sizi kemale doğru götürür. Bu sevgi ancak ‘meşruiyet’ karşısında neşvünema bulur. Yani meşruiyetten uzak, sorunlu, zararlı, insan fıtratı ve yaratılış yasalarına aykırı durumlar sevgi ile izah edilemez.

Bir insan düşünün birinin malını severek çalamaz. Onu severek öldüremez. Severek zulmedemez bir başkasına, onun hakkını yiyemez. Severek insanları sömüremez, gıybetini yapamaz, izzet ve şerefine leke süremez; içkiyi severek içemez, kumarı, rüşveti, fuhuşu vs. günahları severek işleyemez.

Bu girişgahtan sonra yazının ana temasına dahil olacak olursak, Allah ve Resulü meşruiyetin kaynağı, kemalin tecelligahı ve sevgilerin en güzeline layıktır. Allah ve Resulunu sevmek bütün inananlara vaciptir. Çünkü Allah’tan neşet eden sevgi, Resulu ile birlikte tüm insanlığa ulaşmış, kuşatmış ve ilahi sevginin mazharı olmuştur. Dolayısı ile Allah ve Resulunu sevmek her türlü sevginin temeli ve kaynağıdır.

Allah’ı ve Resulunu seven, onlara muhabbet besleyen ve onların izinden giden her bir kimseyi sevmek de, aynen onları sevmek, muhabbet beslemek gibidir.

Buradan hareketle Ehlibeyt’e olan sevgi ve muhabbetimizin kaynağı da Allah ve Resuludur:

  • (Ey Ehl-i Beyt! Allah, sizden ancak kiri, pisliği gidermek ve sizi tertemiz (mutahhar) yapmak ister. Ahzap-33.)
  •  (De ki sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınlarıma sevgidir. Şura-23.)

Şura-23’de geçen “meveddet” kavramı üzerinde kısaca durulması gereken bir kavramdır. Geniş izahı için ayrı bir bap gerektirir ki, konuya ilgi duyanlar araştırabilirler. Fakat şu bilinmelidir ki, ayette “muhabbet” kavramı kullanılmamış oluşuna ve bu kavramın “fi” edatı ile sadece Ehlibeyt’e has kılınmış olduğunu, içerisinde itaati ve bağlılığı da barındırdığını söylememiz gerekir.

Ehlisünnet’in muteber kabul edilen muhaddislerinde ve mezhep imamlarından Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hakim-i Nişaburi ve ibn-i Ebi Hatem, ibn-i Abbas’tan bir rivayet naklediyor ki, mezkur ayet nazil olduğunda Peygambere (s.a.a) sevgisi bizlere vacip olan akrabanız kimlerdir?” diye sorulunca Resulullah (s.a.a) şöyle cevap verdi: “Ali, Fatıma ve evlatlarıdır. (Ehlibeyt’tir.)”

Selman yürürken Hz. Ali’nin ayak izlerine basar, adeta “bir tek yürüyen kimse”nin misali olurdu. Ammar, Sıffın’da: Ali’nin safında olmak Bedir’de “Resulullah’ın sancağı altında toplanmak” gibidir, buyuruyor, Ebu Zer: “Hakkı” Ali’nin yanında olmak olarak görüyordu. Miktad ise üçüncü halife seçiminde şuraya itiraz ediyor, Ali’nin olduğu yerde “şurayı caiz bilmiyordu”.

Büyük arif İbn-i Arabi de şöyle diyor: 

“EhliBeyt’i sevmeyi vacip biliyorum, hakikatten uzak kimselere rağmen.

Bana Allah indinde yakınlık verdi.

Resul hidayeti için ücret istemedi.

Ve tebliği için yakınlarını sevmekten başka.”

Ehlisünnet’in mezhep imamlarından biri olan Muhammed b. idris-i Şafii (r.a) Ehlibeyt hakkında şu şiiri dile getirmiştir:

“Ey Resulullah’ın Ehlibeyt’i! sizin sevginiz,

Allah’ın nazil ettiği Kur’an’da farz kılınmıştır.

Size azamet olarak şu yeter ki

Size salavat göndermeyenin namazı kabul değil.”

Ehlibeyt hakkında Peygamberimizden nice hadisler, sahabelerden, büyük arif ve âlimlerden övücü sözler nakledilmiştir.

Elbette ki Ehlibeyt’in dindeki konumu sadece sevgi çerçevesinde ele alınamaz. Ehlibeyt’in dinde belirleyici etken, kaynak oluşu, Kur’an ile birlikte mü’minlere referans gösterilmesi, Peygamberden sonra inananların maddi ve manevi problemlerinin hallinde merci (İmam) oluşları “İlahi misyonları” ile ilgilidir.

Dolayısı ile Ehlibeyt’i sevmemizin kaynağı ve meşruiyeti ilahidir ve İlahi olandan beslenir. Ehlibeyt’in Allah’a ve Resulune olan sevgisi, bağlılığı ve itaati bizim de onları sevmemizi gerektirmiş, sevgi ve itaatleri de bize vacip kılınmıştır.

Bizler sahabeyi severken de sahabeyi de bu bakış açısından istisna tutamayız. Sahabeyi severken onların Allah ve Resulune olan sevgi, bağlılık ve itaatlerine bakarak değerlendir, takdir eder, severiz. Onları Allah ve Resulunu sevdikleri oranda severiz. Bizler sahabeyi severken, kendisine sevgisi farz kılınmış olan kimseleri ne kadar sevmişler ve onlar ile nasıl ilişkiler geliştirmişler ona bakarak severiz. Bu tavrımızın kınanacak bir durumu olamaz. Bilakis bunun tam aksi kınanmalıdır. Zira sevginin kaynağının Allah ve Resulu olduğu gerçeğini bir kez daha dikkatle göz önünde bulundurmalı, buraya dayanmayan, nefsani, ırkı, mezhebi, meşrebi ve şahsi duygulardan arınmalıyız.

Sahabenin kimlere denildiği, derecelendirmesi konusu ise ayrı bir bahistir ki oraya girmeden şöyle bir soru yöneltelim kendimize: Allah yolunda Peygamberimizin davetine icabet eden, kendisine itaat eden ve canı pahasına onun ile birlikte savaşıp canlarını siper eden sahabeleri sevmemek mümkün müdür?!

Elbette mümkün değildir. Çünkü onlar Allah ve Resulunu sevmiş, itaat etmiş ve bu uğurda gereğini yerine getirmişlerdir. Fakat sahabenin bu durumunun sadece Peygamberin yaşadığı dönemi kapsadığını iddia etmek akla ve mantığa uygun değildir. Peygamber döneminde Allah ve Resulunu seven bir sahabe Peygamberin vefatı ile birlikte de aynı minval üzerine olmalı ve yukarıda da zikrettiğimiz Hadis-i Şerif mucibince sevgisi, itaati vacip kılınan kimseleri de sevip onlara itaat etmelidir. Şunu hiç çekinmeden zikretmeliyiz ki, Allah Resulunun vefatı sonrası, sahabelerin Peygamberimize olan sevgilerinin devamı olacak,  ona olan sevgi ve itaatlerini tasdik edici çok kritik bir testti Ehlibeyt sevgisi.

Bu durumu böyle anlayan Ammar b. Yasir, Ebu Zer-i Gaffari, Miktad b. Esved, Selman-ı Farisi, Abdullah b. Mes’ud, Hucr b. Adiy vs. gibi Allah ve Resulunu gönülden sevmiş, itaat etmiş ve bağlanmış kimseler, Peygamberin vefatından sonra da aynı minval üzere hareket ettiler. Bu sahabeler, Peygamberin vefatından sonra da sevgileri (itaatleri) vacip kılınmış kimseleri (Ehlibeyt’i) sevmiş ve onlara itaaten ayrılmayarak, bu uğurda canlarını tıpkı Allah ve Resulune sundukları gibi sunmaktan çekinmemişlerdi.

Kur’an-ı Kerim’de:

  • “Andolsun ki, o ağacın altında sana tâbî oldukları zaman Allah, mü’minlerden razı oldu. Ve onların kalplerinde olanı biliyordu. Böylece onların üzerine sekînet indirdi. Ve onlara yakın bir fetih nasip etti.” (Fetih-18.)

Bu ayet, “Rıdvan Biatı” olarak bilinen hadise üzerine inmiştir. Allah o sahabelerin amelinden razı olmuş, onları övmüş ve devamında zafer vaat etmiştir. Fakat bu onların o beyatlarına sadık kalmalarını ve sonrası için de aynı minvalde sebat etmelerini gerektirir şüphesiz. Yine Fetih Suresi geçen ayet bunu sarih bir şekilde ortaya koymaktadır:

  • “Bedevî Araplar’dan (savaştan) geride kalanlara de ki: “Şiddetli (kuvvetli) çarpışan bir kavime karşı (savaşmaya) çağrılacaksınız. Ya onları öldürürsünüz ya da onlar teslim olurlar. Bundan sonra eğer (Allah’a) itaat ederseniz, Allah size ahsen ecir verir. Ve eğer daha önce döndüğünüz gibi dönerseniz, size elîm bir azapla azap eder.” (Fetih-16.)

Bu ayetten da anlaşılacağı üzere Allah onlara biatlarından dönmemek şartını sunarak ecir vereceğini beyan etmiştir. Burada hitap ettiği kimsenin bedevi ve ya bir başka kimse, grup olmasının bir önemi yoktur. Ayette hitap bir zümreyedir fakat hükmü ve kapsamı geneldir.

Buhari’de (Zalim İmamlar Babı), Peygamberimizden nakledilen bir hadiste: Allah Resulu Uhud Şehidlerinin kabirlerinin başına gelip onlar için ağlıyor, övücü sözler söylüyor ve dualar ediyordu. Bunu gören sahabenin ileri gelenlerinde birisi sordu: Ey Allah’ın Resulu! Biz de seninle birlikte savaştık ve sana itaat ettik, dedi. Bunun üzerine Allah Rasulu o sahabeye dönerek: “Durun bakalım benden sonra daha ne fitneler çıkaracaksınız.” Buyurdu.

Buradan hareketle her bir sahabe ve sonrasında ki mü’minler de Allah ve Resulune ettikleri biatın, iman iddiasının üzerinde olmalıdır. O zaman o yapmış oldukları güzel ameller anlam bulur ve değer kazanır.

İnsanların doğumlarında ölümlerine kadar olan imtihan sürecini hiçbir suretle askıya alamaz, kısıtlayamaz, belli bir döneme has kılamayız. Sahabeyi, sadece o ağacın altında olmakla kurtulduklarını söylemek, sadece Peygamberin yaşadığı dönemde Allah ve Resulunu sevmek ve itaat etmekle mükellef tutmak ve Peygamber sonrasını imtihanın dışında tutmak akla, mantığa ve hikmete aykırı olduğunu söylemeliyiz.

Yukarıda isimlerini saydığımız sahabeleri ve onlar gibi Allah ve Resulunu seven ve itaat eden sahabeleri çok seviyoruz. Onlar Allah ve Resulunü sevdiği ve itaat ettiği için biz de onları seviyor, değer veriyor ve yolumuzun öncüleri olarak görüyoruz. Onların yerleri çok özel ve kıymetlidir. Onlar hayırda başı çekmiş kılavuz şahsiyetleridir. Eğer bazı sahabeler hakkında eleştiri getiriyorsak bunun kaynağı Allah ve Resulune olan sevgimizdir. Bazı sahabelerin Allah ve Resulune olması gereken sevgi ve itaati, Peygamberin vefatından sonra gereği gibi yerine getirmediğini, Allah ve Resulunun açık ve sarih olarak sevgisini ve itaatini vacip kıldığı Ehlibeyt’e olan davranış ve tutumlarında problem, sapma gördüğümüz için, dolayısı ile Allah ve Resulü için eleştiriyoruz. Burada ki çıkış noktamız sevgide olduğu gibi sevgisizlikte de Allah ve Resuludur.

Bir mü’minin yaşamda ki tüm tavırlarının kaynağı Allah için olmalıdır. Sevgisinin de nefretinin de, dostluğunun da düşmanlığının da. Bunu böyle anlamalı ve hayatımıza yansıtmaya çalışmalıyız.

Yazımı bu konu ile alakalı bir anekdot ile bitirmek istiyorum:

Bundan takriben dört yıl önce bir grup Ehlisünnet kardeşlerimiz ile birlikte İran seyahati gerçekleştirdik. Orada İran’ın tarihi yerlerini gezmenin yanında ilim adamlarıyla, âlimlerle de görüşmeler yaptık. İçimizde medrese tahsili almış, Arapça bilgisi olan kardeşlerimiz vardı.

İran’da ki Şii âlimlerle yaptığımız görüşmede, Ehlisünnet kardeşlerimiz sahabe konusunu sormuş, sahabeye nasıl baktıklarını öğrenmek istemişlerdi. Onlar da sahabenin hepsini aynı görmediklerini, kategorik olarak değerlendirdiklerini söyleyip, genel olarak onları rahatsız etmeyecek bir üslup takındılar ve sahabeler hakkında olumsuz sözler beyan etmediler.

Gezi sonrası bir değerlendirme toplantısı yapmışlar, beni de çağırmışlardı. Genel olarak geziden çok memnun olduklarını beyan ettiler. Fakat bir iki konuda kafalarına soru işareti kaldığını söylediler. Sahabe hakkında sordukları soruya net cevap alamadıklarını, bu konuda kendilerine takiyye yaptıklarını iddia ettiler ve bu konuda benim ne söyleyeceğimi sordular.

Öncelikle sizin orada misafir olduğunuzu göz önüne alarak, sizinle bir tartışma ortamı yaratmak, sizi üzmek ve germekten imtina ettiklerini, “İran’da Şii Propagandasına maruz kaldık” demenizden çekindikleri için konuyu derinlemesine ele almadıklarını söyledim.

Ve devamında onlara, sahabeyi neden sevdiklerini sordum. Allah’a iman ettikleri ve Resulunun davetine icabet ettikleri için mi? Diye sordum. Evet, biz bunun için sahabeyi seviyoruz, dediler.

Onlara: Siz hangi gerekçe ile sahabeyi seviyor iseniz biz de aynı gerekçe ile seviyor ve aynı gerekçe ile eleştiriyoruz. Siz sahabeyi Allah ve Resulu için seviyorsunuz ama aynı gerekçe ile eleştirmiyorsunuz. Siz bizim gibi sevmiyorsunuz. Biz, bazı sahabelerin Allah ve Resulune olan sevgi ve itaatlerinin gereğini yerine getirmediğini, Peygamberin vefatından sonra Allah ve Resulunun sevgi ve itaatini vacip kıldığı Ehlibeyt’ine gereği gibi sevgi ve itaat içinde olmadıkları için eleştiriyoruz.

Sahabeye olan sevgimizin ve eleştirimizin kaynağı Allah ve Resuludur. Bu konuda sizlerin de bizim de çıkış noktamız aynı, fakat varış noktamız farklıdır. Siz Allah için seviyor ama onları Allah için eleştirmiyorsunuz. Biz, sizler ile Peygamberin vefatı sonrası olayları ve yaşananları değerlendirme konusunda, sahabeye bakış açınızdan kaynaklı ayrılıyoruz, diyerek konuyu bitirdim.

Bilinçsiz bir sahabe sevgisine sahip olan o arkadaşlara aslında şunu söylemek istiyordum: “Biz sahabeleri sizden farklı seviyoruz; sahabeyi akıl ile hikmet ile Allah’a ve Resulune dayanan bir meşruiyeti ile seviyor ve aynı dayanaklar ile eleştiriyoruz. Allah’a ve Resulune, Peygamberden sonra, sevgisini ve itaatini vacip kıldığı Ehlibeyt’e olan sevgi ve itaatlerine bakarak değerlendiriyoruz.”

Bu konunun İslami düşünce ve tefekkürümüzde önemli bir yeri olduğunu kabul etmeliyiz. Bu konu sağlıklı bir bakış açısına kavuşmadan ve gerçeklerle uyuşacak izahları yapılmadan birçok sorunumuzu çözemeyeceğimizi düşünüyorum.

Selam ve dua ile..

sadikcelik74@gmail.com