Yazarlar KISACA CAMİİ - MESCİD-MANASTIR-KİLİSE -HAVRA



ID:59420
Yayınlanma:
14 Tem 20

 “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”(Hac/40)

"Ant olsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler." (Hadid: 25)

“Allah’a secde edilen yerlerde, Allah’ın adının anılmasını engelleyen ve oraları harabeye çevirmeye çalışan kişinin yaptığından daha büyük yanlışı kim yapabilir? Onlar, korkuya kapılmadan oralara giremezler. Onların hakkı, bu dünyada aşağılanma, Ahirette ise büyük bir azaptır.” (Bakara 2/114)

Üstadım kabul ettiğim Dr.Ali Şeriati(ra) geçenlerde Feyzbooktan yayımladığım “Camide olup ayakkabımı düşünmektense Yolda yürüyüp Allah’ı düşünmeyi tercih ederim.” Bu söz tek başına bir kitap konusu olabilir, Sözüne binaen bazı arkadaşların bu söylem üzerine sanki biz camilere Müslümanların gitmesini istemediğimiz gibi bir yanlış anlamanın önüne geçmek için aşağıdaki açıklamayı yapmaya gayret ettik.

Başka bir açıdan bakarsak “Büyük paralar harcayıp ihtişamlı camii yaparlar, sonra da içinde oturup fakirlere dua ederler." (Dr. Ali Şeriati)

Camii ve mescitlerin tarihteki misyonuna baktığımız zaman Toplumun Ekonomik, sosyal, siyasi hukuki savaş ve barış İtikat ahlak ve inançlarının özgürce konuşulduğu tiranlığın telin edildiği, Toplumsal meselelerin çözüm merkezi, firavunların burnunun yere sürtüldüğü zorbalığa karşı Mazlumların, Kimsesizlerin yolda kalmışların güvenle kalabildiği sığınak olduğu bir dönemi tarihten okumak mümkün iken;

Geldiğimiz noktada Camilere kullanma talimatını duvarlara asan, Sabah sadece ibadet vakitlerinde açılabilen Halı ve mefruşatına tenezzül edilebilen, Bir Kilit ile açılışı hoca efendinin insafına bırakılan, Camide dünya konuşulmaz deyip günün belli vakitlerinde sadece namaz denen ritüelle hizmet eden toplumun sosyal meselelerinin yasak olduğu hırsızlığın kurumsal anlamda kol gezdiği bir toplumda camii cemaati tabii ki bu ritüelli kazasız zararsız atlatmanın biricik yolu ayakkabısıyla beraber bu ritüeli de kazasız bitirmenin endişesi bir vakıa olarak toplumun genel psikolojisine gayri ihtiyari oturmuş haldedir,

Cami Musluklarının çalındığı ayakkabı dolaplarına kilit takıp bu kilitle namaz kılmak konsantrasyon için yapay bir çözüm olsa da şimdilik bu uygulamanın olduğu camilerde ayakkabı derdi olmaz ama fikri caddedeki kapkaçıyla meşgul olan ve çıkışta daha iyi birilerini nasıl kandırabilirim haleti ruhiyesi ile bu ritüelle vesvese ve şeytani hilelerle devam eden Müslüman;  Adaleti nasıl kazıklarım, Bankadaki param bu ay faiziyle kaç para olur, Bu namazdan kaç huriyle ötede çiftleşeceğim hesabı yapan, Müftünün geneleve kayım olarak atandığı, Kişilik testlerinden geçmeyen sadece eline tutuşturulan kağıdı kem küm okuyabilen, Birkaç dua birkaç salavatı iyi bir sesle seslendirenler başka bir şey bilmeseler de olur deyip dayılarla ataması yapılan, Bankamatik imam efendiler, gibi binlerce hayal Müslümanın toplumda realitesi olmuşsa ruhlara hulul eden şeytani benlikle idrakini düzgün kullanma yeteneği buharlaşmış ve beyni felç olmuştur.

Namazı orucu haccı daha rahat ölüp ötedeki Gilmanların cinsel hayali ile idame edenler şüphesiz Allah’ın Rahman ve rahim sıfatlarının tezahürü olarak tastamam karşılığını alacaklar, ancak dünya ve ahiretin nimetlerinin devamı ve makbuliyeti Tevekkül şükür ve ihlâsla mümkündür. Aksi halde kiminin orucundan açlık, kiminin namazından yorgunluk kiminin haccından sadece bir etiket sudur eder. Çünkü akıllar nerde seyahat ederse ruhlar da o mekânların sakini olacaktır.

Ama ruhu Ben sen yokuz sadece “O”vardır hayalleri ile caddede ayak bastığı taşın içindeki atomların Menzil ve kıyametini düşünen gördüğü her şeyde Allah’ın azametini ve hikmetlerini zihninde sorgulayan, Toplumsal çelişkilerle zihnini meşgul eden, caddedeki adam mı yoksa camideki Pazarcı/Mezarcı adam mı Allah’ın adamıdır?

Hz. Ali(as)  Ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak yerinde su bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır su isterler.

Kilisedekiler:

-10 mil uzakta su var.

Hz. Ali(as)

- Oraya gitmeye gerek yok şurayı kazın.

İşaret edilen yer kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar, uğraşırlar değil taşı kaldırmayı bırakın oynatamazlar bile.

Hazret-i Ali r.a. gelir. Mübarek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bire tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su fışkırır. Sevinç ve sular içilir, kaplar dolar.

Kilisenin Papazı diğer kilisedekiler uzaktan onları seyretmektedirler, durumu görünce,  Sevinç içinde Hz. Ali'nin huzuruna gelir ve sorarlar:

-Peygambermisiniz?.Yoksa...

-Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve halifesiyim!

Papaz hemen kelime-i şehadet getirerek Müslüman olup şöyle der:

-Ey Mü'minlerin emiri! Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir kuyu vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu taşı sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.

Hazreti Ali(as) buyurdu ki:

-Allahü teâlâya hamd olsun!

Ve Râhib orduya katılıp, şehit olmak saadetine kavuşur.

Peygamber ve Dört halifenin hiçbirinin uygulamalarında Kilise ve Havralara el koyup müsadere ettiklerini göremeyiz. İslam’ın mesajı Allah’ın birliğine ve peygamberler aracılığıyla gönderdiği ilkeler dâhilinde kulluk etme şuur ve bilincine topluma işleyerek teşrii anlamda bu hâkimiyete boyun eğip, İman edenler Müslümanlarca din kardeşi, Putperestler hariç ama kadim dinlerine bağlı kalıp sadece boyun eğenler ise her türlü ibadethanelerine ilişmemek üzere İnsanlıkta eşit kabul edilmiş, mal ve canları İslam’ın emanında olmuştur.

2.Halife Ömer’in hikayesi meşhurdur, Kudus’ü feth edince rahip halifeyi Kilisesinde namaz kılmaya davet eder, halife reddeder ve olmaz der, ancak rahip ya Ömer oysa sizde yeryüzünün her tarafı mescid iken neden bu kilisede namaz kılmayı kabul etmiyorsunuz, Halife şu muhteşem cevabı verir, “Benden sonra Ömer burada namaz kılmıştır deyip Kilisenizi elinizden alırlar.”

Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul'un tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş olan ve bugünlerde Ayasofya Müze mi? Cami mi? olsun hengâmesinde Danıştay’dan çıkan bir kararla Cami’ye dönüştürülmesi kararı çıkınca Sanki İstanbul yeniden feth edildi gibi büyük coşkular yaşayan coğrafyamızda her kafadan bir ses yükselirken kimi Kabe ve Mescid-ül aksa ile kıyaslamayı ihmal etmedi, kimi kılıç hakkından dem vurmaya başladı, kimi de siyasi bir zafer olarak lanse ederek nemalanmaya başladı.

Ancak Ayasofya’nın konumu Kabe ve Mescid-ül Aksa’dan tamamen farklıydı, çünkü Kâbe’yi tevhit dininin mümessili ve mimarı  İbrahim,ve Mescid-ül Aksanın mimarı yine tevhit peygamberi Hz. Süleyman(as)  tarafından inşa edildi ve kendilerinden sonra gelen Medeniyet ve bu medeniyetlere rehberlik yapan peygamber ve İman sahiplerine miras olarak bıraktılar.

Ancak, Ayasofya peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) den 50 yıl önce İseviler tarafından ibadet mekânı olarak inşa edildi, yani Hz. Muhammed dönemindeki Mescid-ül Dırar hükmünde değil, Ayasofya temeli takva üzerine inşa edilmiş bir ibadethanedir. Osmanlı Mimarisi referanslarını bu muhteşem yapıdan aldı.

Hz. Muhammed(sav) uygulamalarında ve İslam’ın kadim hukukunda hiç kimse İbadethaneleri ganimet olarak kabul edip müsadere etmemiştir, varsa delili olan bi zahmet izah etsin.

Yüz milyonlarca Tl ye yapılan ve aynı anda 63 bin kişinin ibadet ettiği Çamlıca camisine vakit namazlılarında acaba imamlar 63 müşteri getirebildiler mi?

Kaldı ki Hıristiyan ve Yahudiler sadece kilise ve sinagoglarda ibadet ederken Müslümanlar için yeryüzü hepsi mescit iken ve ülkemizde Mescidler hariç 84.684 adet cami varken neden illa Ayasofya, yeryüzü size dar mı geldi ki İlla Ayasofya diyorsunuz? Anlaşılan padişahlar dünyanın rehavetini yaşadılar, ahiretti de okunan Fatihalarla garanti altına almak için 5 adet padişah Ayasofya avlusunda cennetin keyfini çıkarıyorlar. Rahmet mi? Zahmet mi? O’nu da Allah bilir.

Yüz bine yakın bu camilerin tek misyonu bireysel ritüellere indirgenmiş ibadet ve dua olarak kalacak mı? Adalet, hürriyet, eşitlik, insan hakları, aş ve iş, siyasetin madrabazlıkları ve yalanları, İnsanca yaşamanın ilkeleri, savaş ve barış, hak ve batıl, tevhid ve tağut kısaca beni Âdem ve çocukları bu mekânlarda gündem olduğu gün bu mekânlar hakkında ümitvar olabiliriz.

Bu mabetler sadece ahiretin duraklarının ve bu duraklardaki hesapların matematiğinden ziyade dünyanın matematiğinin konuşulduğu mekânlar olduğu an yine ümit var olabiliriz.

Camilerin sosyal rolünü idrak edemeyenler sadece zikir ve ilahi yakarışların mekânları olarak bellerler, oysa Allah nerde olursanız olun sizi görür ve işitir gerçeğinden bi haber gafillerdir, Diğer dinlerde bu mantık geçerli olabilir ama İslam tarihini inceleyenler cami ve mescitlerin sosyal ve siyasal rolünü inkâr edemezler,

Mesela Ayasofya denilen mekânın bir kısmında zaten namaz kılınıyor,

Mesela Hıristiyanların da dua ve ibadetlerine de bir bölüm tahsis edilebilir i?

Mesela kalan kısmı müze olarak mevcut haliyle korunursa gelecek nesillere bu muhteşem mimari tanıtılarak elde edilecek gelirle fakirlerin yanan ciğerlerine su serpilirse belki Allah’a daha yakın olamaz mıyız.?Vesselam