Kitap O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk



ID:60318
Yayınlanma:
02 Ağu 20

Kruvaze ceketi ve fötr şapkasıyla hemen fark edilen 22 yaşında bir delikanlı hızlı adımlarla Babıâli yokuşundan aşağı iniyordu. Az sonra aralarında Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Haldun Taner gibi Türk edebiyatının efsane isimlerinin olduğu masada yerini alacaktı. Kulağa Woody Allen’ın ‘Paris’te Gece Yarısı’ filmi gibi gelen bu sahnenin kahramanı, yazar Erdal Öz’ün deyimiyle ‘kültür sanatın cumhurbaşkanı’ Doğan Hızlan’dı... Hızlan, bizi kendi kuşağının ‘Belle Epoque’ çağından bugünün ‘nefes nefese dönemi’ne doğru yolculuğa çıkardı.

Doğan Hızlan, sözlerine “Benim için en unutulmaz olay 1954’te ilk yazımın basılmasıdır” diye başlıyor:

“Fazıl Hüsnü Dağlarca üzerine bir yazı yazdım ve o zamanın çok tanınmış dergisi ‘Forum’a gönderdim. Forum’da yazım çıkınca çok sevindim çünkü bu bana şöyle bir duygu verdi ki; bir şeyi okuyorsun, seviyorsun, beğeniyorsun. Bunu başkalarıyla paylaşıyorsun. Bölüşüyorsun. Bölüşünce oradan da bir destek gelince, bu daha da hoşuna gidiyor. Ben mensubu olduğum 1950 Kuşağı’nın tek eleştirmeniydim. Romancısı var, şairi var, öykücüsü var ama Tanrı beni bunları yazmam için değil onların yazdıklarını yazmam için yaratmış. Kuşağım da beni benimsedi. Öylesine benimsediler ki! Serüveni anlatayım...

BANA GÜZEL BİR JEST YAPTILAR

 

1950 kuşağı öykücülerinin, kitaplarının ilk baskısı 1959’da yapıldı.. Onat Kutlar da İshak kitabıyla Türk Dil Kurumu Ödülü’nü aldı.. On yıl sonra kuşağın kitapları toplu halde basıldı. Bana güzel bir jest yaptılar. Ferit Edgü’nün önerisiyle bütün kitapların başına ‘Solistlerden Bir Koro’ başlıklı yazım basıldı. Unutamadığım bir olaydır. Bu dönemin ilk öykücülerinin kitapları 1959’da çıktı. Hepsi ödüller aldı. En birinci ödülü alan da Onat Kutlar’dı. Öyle bir kuşak dayanışması vardı ki birimiz ödül aldığında herkes bu sevinci paylaşırdı. 1950 kuşağı kimseyle kavga etmedi. Kendi yolunda gitti.”

NECATİGİL’E OKULDA ZİYARET

 

O dönem kimler yoktu ki; Ferit Edgü, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Orhan Duru, Erdal Öz, Kemal Özer, Hilmi Yavuz. Doğan Bey, bizi o yıllara götürüyor: “Behçet Necatigil ile dostluğumuz ben henüz Pertevniyal Lisesi’ndeyken başladı. Bir toplantıda gördüm. Ardından o sırada öğretmen olduğu Kabataş Lisesi’ne ziyarete gittim. Öğretmenler odasına girdiğimde doğrusu utandım. Aramızda büyük bir sevgi oluştu. Divan edebiyatının büyük üstadı Ali Tanyeri, Kamuran Şipal ve Behçet Hoca belli zamanlarda, Yedikule’deki Narlıkapı Lokantası’nda buluşurlardı. Zaman zaman ben de giderdim.

DAĞLARCA YAZISI

Bu arada Oktay Akbal var, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile de yakınlığımız arttı. Cemal Süreya’nın çıkardığı Papirüs dergisi, özel şair dosyaları yayınlardı. Ben de oraya Dağlarca için, ‘Tek Başına Bir Okul Fazıl Hüsnü Dağlarca’ başlıklı yazımı yazdım. Dağlarca, o yazıyı başka dillere çevirtmiş yabancı ödüllerin kataloğuna koymuştu… Hoşuma giden bir başka yazı da Nermin Menemencioğlu ile Fahir İz’in hazırladığı ‘An Anthology of Turkish Verse’ adlı antolojide Melih Cevdet Anday bölümüne benim yazımı koymalarıydı. Penguin Yayınları arasında çıkmıştı.”

O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk

YENİKAPI, ÇINARALTI, BAYLAN; EDEBİYATIN ÜÇ ÜSSÜ

Bu efsane isimlerin İstanbul’da üç ana üssü olurmuş. Hızlan anlatıyor: “Yenikapı’da Kemal Bey’in kahvesi. Orada buluşurduk. Konuşulur, tartışılır, yazılarımızı birbirimize okurduk. Kuşağın başka mensupları da Baylan’da otururdu. Bir de Beyazıt’ta Çınaraltı’nda buluşurduk. Orası Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin önünde olduğu için orayı seçmiştik. Tartışmalarda çözüm için kütüphaneye gider kitaba bakardık. Arkasından da Sahaflar Çarşısı’na giderdik, oradan Kapalıçarşı’ya, oradan Öneş Kitap Dağıtım Yeri’ne gider kitaplarımızı alırdık. Sonra yavaş yavaş Babıali’den iner, Konyalı’dan kurabiyelerimi alır ve dönerdim. Orada ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı yayınları vardı, notalar çıkarırdı.

‘BUGÜN BEETHOVEN OKUDUM’

 

Bir gün ünlü Fransız yazar Andre Gide’in günlüğünde şöyle bir cümle okudum: “Bugün Beethoven okudum.” Kendi kendime dedim ki çalınır, okunur mu? Bir gün Babıali Caddesi’nden yukarı çıkarken Milli Eğitim Bakanlığı’ndan nota albümünü aldım, yukarı çıkarken okumaya başladım, beste sanırım Kantemiroğlu’na aitti. Notaların nasıl okunduğunu o zaman anladım.”�

O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk
 
Efsane buluşma
Soldan sağa: Sabahattin Kudret Aksal, Edip Cansever, Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz

 

O MEKÂNLARI ÖZLÜYOR MU

Peki Doğan Bey bir zamanlar edebiyatın üssü olan o mekânların eksikliğini çekiyor mu? “Mekânlar, insanlarla yaşar” diye cevaplıyor: “Örneğin Markiz’i yeniden yaptılar ama tutmadı çünkü eski gelenler yoktu. Eskiden sabahları Prof. Dr. Ragıp Sarıca gelirdi, ben gelirdim, Haldun Taner gelirdi. Bir de kültürel mesele var tabii. Pastane kültürü yok artık. Herkes kafeteryaya gidiyor, hamburger yiyor. Gülten Akın’ın dediği gibi “Kimsenin vakti yok durup incelikleri anlamaya”. Hayat o kadar hızlı ki.

Bizim kuşağımız açısından dönem ‘Belle Epoque (Güzel Dönem) idi. Şimdiyi ‘Nefes nefese yaşamak’ diye tanımlardım. Keyifler bile ölçülü. Bilgisayarda görüntülü konuşmak, biriyle karşı karşıya olmak gibi değil ama çağ böyle. Değişim bu ve önlenmesi mümkün değil. İnternet var, sosyal medya var, istediğiniz filmi evde izliyorsunuz. Bu hızla insanlar herhangi bir şeyle uzun vakit geçiremiyor. Televizyon olmayınca adam koltuğa geçip dört cilt Anna Karenina okurdu. Şimdi yapamıyor çünkü dizi seyretmeye alışkın...�

O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk
 
Onat Kutlar ve Filiz Kutlar'la

 

DOĞAN HIZLAN OLMAK

Doğan Hızlan, 22 yaşında kruvaze ceketi ve fötr şapkasıyla Babıali’de koşturan bir gençken sayısız kitap sahibi olacağını ve yazarlık yapacağını, adına üç kütüphane açılacağını tahmin eder miydi acaba? “Gençliğimde böyle şeyleri hiç düşünmedim” diye yanıtlıyor:

“Günü iyi yaşıyorsan, o günlerin birikimi de iyi olur. Hayatımda hiç böyle malla, mülkle ilgilenmedim. Sadece okuyayım, yazayım, nota okuyayım istedim. Seyahatleri zaten sevmem. Yazları Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde çalışırdım. Orada ufak bir yerim vardı, iyi elektrik almazdı, masama kendi lambamı almıştık. Beni edebiyat ve müzik dışında hiçbir şey yapmamak ‘Doğan Hızlan’ yaptı. Hayatımda ‘Şuraya gidemedim’ diye hayıflandığım hiç olmadı. Bence insan gittiği yeri kitapla tanırsa lezzetini duyuyor. Mesela Venedik’e gidip Thomas Mann’ın ‘Venedik’te Ölüm’ü okumamak var mı? İstanbul’da yazın Beyoğlu sokaklarında, küf kokan binalar arasında dolaşmayı severim...”

HİÇBİR YENİ ESKİDEN KÖTÜ OLAMAZ

Nostalji hakkındaki düşüncelerini sorunca Doğan Hızlan şu yanıtı veriyor: “Kendi zevklerim açısından bireysel olarak nostalji yaşarım... Eski kalemcilerim vardı, lokantalarım vardı diye düşünürüm ama benim ilkem; hiçbir yeni şey, eskisinden kötü olamaz. Bununla beraber çeşitten yanayım. İnsanlar eskiyi de, yeniyi de görsünler isterim. Kitapçılar da olsun online ısmarlama da...”

KAÇ PLAĞIM VAR BİLMİYOR ALLAH ARTTIRSIN DİYORUM!

Doğan Hızlan’ın bir diğer ilgi alanı da müzik: “Ailemde herkes müzikle uğraşıyor. Ben de halen iyi nota okumasını bilirim, ud çalardım. Radyo Evi’nde üstadlarla buluştum.. Beyoğlu’na çıktığımızda Lale Plak vardı, kapandı, Rozentaller vardı kapandı. Bir de Faruk Erengül’den long play’ler alırdım. Orada çok güzel icralar olurdu. Mozartlarımı, çello konçertoları ve edebiyatını oradan tamamladım. Türk icracılarının da; udilerin, piyanistlerin plaklarını da arardım. Yurtdışında kitap fuarlarına gittiğimde hep bakınırdım. Şimdi ‘long play’ler yine popüler oldu. Bende o kadar çok ‘long play plak’ var ki... Sayısını bilmiyorum. Kaç plak, kaç kitap, kaç kalemim olduğunu bilmiyor, Allah artırsın diyorum!

1982’DEN UNUTULMAZ BİR GECENİN HATIRALARI

Doğan Hızlan’ın hafızasında kalan en özel gecelerden biri 1982’den: “İstanbul’daki bütün konserlere giderdim. Şans Sineması’nda en unutulmaz gecem de Rıfat Ilgaz gecesiydi. Onu ben takdim ettim. İlhan Selçuk, Atilla Dorsay, Leyla Erbil gibi isimlerle açık oturum yönettim. Öyle bir gece yaşamadım. Halk merdivenlerde oturuyor, dışarıda bekliyordu… Gecenin sonunda Rıfat Ilgaz’la birlikte sahneye çıktım geceyi bitirdik.”

YALINLIK POPÜLERLİK BİRBİRİNE KARIŞTI

Halkın kültür ve sanata o dönemki ilgisi Hızlan’a göre halen devam ediyor mu acaba? Yanıtlıyor: “Her şeyi dönemine göre değerlendirmek lazım. O günlerde kitap fuarı yok, televizyon yok, internet yok. Herkes birbirini bu etkinliklerde görüyor. Şimdi internette tüm yazarları görebiliyorsun, kitap fuarlarında arkadaş oluyorsun. Biz eskiden plak arardık, şimdi insanlar girip istediği parçayı dinleyebiliyor. Bence yaygınlaşan şey biraz sıradan olmaya başlıyor. İstenilen müzik dinlenebiliyor ama o müziğe hak ettiği ilgiyi verip bilgiyi edinebiliyor musunuz? Bundan şüpheliyim. Sanırım yalınlık, bayağılık, popülerlik birbirine karıştı.�

O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk
 
Hukuk fakültesi öğrencisi

 

YAZILARIMI BULAMAYINCA KİTAP YAPTIM

Doğan Hızlan’ın 30’a yakın kitabı var. Antalya, TÜYAP ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde adını taşıyan üç kütüphanesi var. Peki kendi ilk kitabını ne zaman ve nasıl yazmış? Anlatıyor: “Ben bütün 1950 kuşağının yazarlarını yazdım ama kitap yapmayı düşünmüyordum. Önümde yazı yazıp kitap yapmayan Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Muhip Dıranas örnekleri vardı. Fakat bir gün aradığım bir yazımı bulamadım. Eski dostum Sina Akşin ile Milli Kütüphane’ye gittim. O zaman şimdiki imkânlar da yok; zar zor yazımın kopyasını buldum. Fotokopisini çektirdim. Bunun üzerine ilk kitabımı çıkardım: ‘Yazılı İlişkiler’. Sevgili arkadaşım Selim İleri topladı. Onun ardından da rahmetli arkadaşım Nail Güreli’nin yayınevinden ‘Günlerde Kalan’ çıktı.”�

O eski ‘güzel dönem’den nefes nefese çağına yolculuk
 
Lise yıllarında Konur Ertop'la

 

KENDİ GENÇLİĞİNE NE SÖYLERDİ?
HER DEM YENİDEN DOĞARIZ

“Sevdiğiniz işleri yapın. Kendinizi o mesleğe adarsanız, başarılı olursunuz. İnsan en iyi sevdiği şeyi yapar. Kendimi geçmişime bakıp yargılamamaya çalışırım. Bunu yaparsanız gelecek için yaratıcılığınızı kaybedersiniz. Yunus’u anımsarım: ‘Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası!’ Gençliğimde yaptığım delilikler de vardır; Nietzche’ye sığınırım; ‘Bu dünyayı deliler yaşattı’ der. İnsanların delilikleri de olsun. Şair ne diyor; ‘Usludan yeğdir delimiz’.”

Doğan Hızlan’ın bu hayattaki delilikleri neler olmuş? Şöyle sıralıyor: “Bir sefer bir nota için, büyük bir lodosta Kadıköy’e gittim ve meşhur kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon’un fotoğraf stüdyosundan bir nota alıp döndüm. Kaçırdığım bir film için İzmit’e gittim. Akşam filmi seyredip yataklı trenle İstanbul’a döndüm. Üçüncü tutkum için; yağmurlu gece, gazetede unuttuğum kalemi almak için gece yarısı robdöşambr ile gazeteye gittim. Yayıncılık sırasında yaptıklarım da var:

Yeni Edebiyat dergisinde yayınlanmak üzere Tahir Alangu, Ömer Seyfettin dosyası hazırlayacak. Bekliyoruz, gelmedi.

Gece saat 2’de verilmek üzere telgraf çektim. Eşi ve kızları da tatildeymiş, kaynanası postacıyı görünce bayılmış. Alangu yazı istiyorlar demiş. 40 yıldır yazı yazıyorsun kim bu adam diye eleştirmiş.

Bir de bir Nobel kitabı çevirisini yapacak arkadaşın Ankara’ya gittiğini öğrendim. Uçaktan indirdim, çeviriyi bitirttim sonra da Ankara’ya gönderdim. 

Zeynep BİLGEHAN

zbilgehan@hurriyet.com.tr